3 Ocak 2026, uluslararası hukukun “ihlâl–meşruiyet” ikiliği içinde tartışılabileceği son eşiğin de aşıldığı; hukukun siyasal karar süreçlerinden tamamen düşürüldüğü bir moment olarak okunmalıdır. ABD’nin Venezuela’ya yönelik doğrudan askerî saldırısı ve bu saldırının hemen ardından Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile eşinin kaçırılarak yargılanmak üzere ABD’ye götürülmesi, artık “uluslararası hukukun ihlali” kavramıyla açıklanamayacak bir eşik aşımını temsil etmektedir. Bu eylem, normların çiğnenmesi değil; normların bütünüyle terk edilmesidir.
Bu tarihle birlikte egemenlik, kuvvet kullanma yasağı, iç işlerine karışmama ilkesi ve devlet başkanlarının dokunulmazlığı gibi modern uluslararası hukukun kurucu sütunları, tek bir askerî hamleyle anlamsızlaştırılmıştır. Dahası, bu eylem herhangi bir hukuki gerekçelendirme ihtiyacı dahi duyulmadan gerçekleştirilmiştir. Hukuk ne ihlal edilmiş ne de istismar edilmiştir; karar anında tamamen yok sayılmıştır.
Uluslararası hukukun ihlali değil tasfiyesi
Venezuela’ya yönelik ABD merkezli askerî, ekonomik ve siyasal müdahaleler, ana akım tartışmalarda sıklıkla “uluslararası hukukun ihlali” olarak tanımlanmaktadır. Bu tanım ilk bakışta makul görünse de bugün yaşanan tarihsel kırılmayı kavramak bakımından son derece yetersizdir. Zira Venezuela örneğinde karşı karşıya olduğumuz şey, belirli normların ihlal edilmesi değil; uluslararası hukukun bağlayıcı bir düzen olma iddiasının fiilen ortadan kaldırılmasıdır.
Başka bir ifadeyle, mesele hukukun kötüye kullanılması, seçici uygulanması ya da araçsallaştırılması değildir. Mesele, zaten tarihsel olarak eşitsiz, sömürgeci ve hiyerarşik temeller üzerinde yükselmiş olan uluslararası hukukun, günümüz emperyalist güçleri açısından artık gereksiz bir yük hâline gelmesi ve bu nedenle sistematik biçimde tasfiye edilmesidir. Venezuela, bu tasfiye sürecinin istisnası değil; en erken, en çıplak ve en öğretici örneklerinden biridir.
Bugün ABD’nin Venezuela’ya yönelik politikaları incelendiğinde, hukukun sınırlandırıcı bir çerçeve olarak işlev görmediği açıkça görülmektedir. Egemen eşitlik ilkesi, kuvvet kullanma yasağı, iç işlerine karışmama normu ya da uluslararası yargı mekanizmaları, karar alma süreçlerinde herhangi bir bağlayıcılığa sahip değildir. Dahası, bu normların ihlal edildiği yönünde bir savunma geliştirme ihtiyacı dahi hissedilmemektedir. Bu durum, klasik anlamda bir “hukuk ihlali”nden çok daha ileri bir noktaya işaret eder: hukukun siyasal karar süreçlerinden tamamen düşmesi.
Bu bağlamda Venezuela, yalnızca “otoriter bir rejim” ya da “popülist sapma” olarak ele alınamaz. Bu tür okumalar, sorunu yerelleştirerek küresel yapıyı görünmez kılar. Oysa Venezuela, hukuk–güç–emperyalizm ilişkisinin günümüzde aldığı biçimi kristalize eden paradigmatik bir vakadır. Burada tartışılan şey, bir hükümetin demokratik niteliği değil; küresel kapitalist sistemin kriz koşullarında nasıl bir zor rejimine evrildiğidir.
3 Ocak 2026’da yaşananlar, bu sürecin mantıksal sonucudur. Hukukun artık sınır koymadığı bir dünyada, zorun biçimi radikalleşmiş; yaptırımların, diplomatik tecridin ve örtük operasyonların yerini açık askerî saldırı ve kaçırma almıştır.
Venezuela’ya yönelik müdahale pratiği, yalnız Latin Amerika’ya özgü bir istikrarsızlık hikâyesi değildir. Gazze’de hukukun sürekli askıya alınması, Ukrayna’da savaşın kalıcılaştırılması, İran’a yönelik önleyici saldırı tehditleri ve Tayvan’da hukuki muğlaklığın bilinçli biçimde sürdürülmesiyle birlikte okunduğunda, ortaya küresel bir tablo çıkar. Bu tablo, uluslararası hukukun artık çatışmaları önlemeye dönük bir normlar sistemi olmaktan bütünüyle çıktığını; büyük güç rekabetinin ardından yapılan etkisiz bir ahlaki yorum alanına indirgendiğini göstermektedir.
Hugo Grotius ve uluslararası hukukun kurucu kolonyal çelişkisi
Uluslararası hukukun bugünkü çöküşünü kavrayabilmek için, onu yalnızca çağdaş güç ilişkileri üzerinden değil, kuruluş anındaki tarihsel ve ideolojik koşulları üzerinden de düşünmek gerekir. Zira bugün tanık olduğumuz tasfiye süreci, bir sapma ya da istisna değil; başlangıçtan itibaren içinde taşınan çelişkilerin olgunlaşmasıdır. Bu nedenle modern uluslararası hukukun kurucu figürü olarak kabul edilen Hugo Grotius’a dönmek, yalnız tarihsel bir referans değil, teorik bir zorunluluktur.
Grotius, 17. yüzyıl Avrupa’sında mutlak egemenliğin ve dinsel savaşların yıkıcılığına karşı, savaşın dahi hukukla sınırlandırılabileceği iddiasını ortaya koydu. Savaş ve Barış Hukuku (De Jure Belli ac Pacis), bu anlamda, çıplak şiddetin yerine rasyonel normlar koyma çabasının simgesidir. Grotius’un temel hedefi, egemenlerin keyfî zor kullanımını sınırlamak ve devletler arası ilişkileri belirli kurallara bağlamaktı. Bu yönüyle Grotius, modern uluslararası hukukun “ilerici” momentini temsil eder.
Ne var ki bu ilerici moment, daha en başından coğrafi, kültürel ve siyasal olarak son derece dar bir evreni kapsıyordu. Grotius’un hukuku, evrensellik iddiasına rağmen, fiilen Avrupalı Hristiyan devletler topluluğu için tasarlanmıştı. Avrupa dışı dünya, bu hukukun eşit öznesi olarak değil; hukukun uygulanacağı, düzenleneceği ve gerektiğinde zorla açılacağı bir alan olarak kurgulanmıştı.
Bu çelişki en açık biçimde Grotius’un deniz hukuku anlayışında görülür. “Denizlerin serbestliği” (mare liberum) ilkesi, yüzeyde tüm uluslara açık bir evrensel serbestlik fikrini savunuyor gibi görünse de fiilen Hollanda ticaret sermayesinin sömürgeci yayılmasını meşrulaştıran bir normatif araç işlevi görmüştür. Yani hukuk, daha kuruluş anında, ticaretin, sermayenin ve emperyal genişlemenin önünü açan bir düzenleme olarak çalışmıştır.
Buradan çıkan sonuç açıktır:
Uluslararası hukuk, başından itibaren çıplak zorun karşıtı saf bir normlar sistemi değil; belirli bir tarihsel güç dengesinin ve sınıfsal çıkarın ifadesi olarak şekillenmiştir. Grotius’un hukuku, mutlak monarşilerin keyfî şiddetine karşı bir sınır koyarken, aynı anda Avrupa-merkezli dünya düzenini doğallaştıran ve evrenselleştiren bir ideolojik çerçeve üretmiştir.
Bu nedenle uluslararası hukukun “evrenselliği”, hiçbir zaman tüm dünyayı kapsayan eşitlikçi bir ilke olmamıştır. Aksine bu evrensellik, Avrupa deneyiminin dünya ölçeğine genelleştirilmesi anlamına gelmiştir. Hukukun öznesi olan devletler ile hukukun nesnesi hâline getirilen toplumlar arasındaki ayrım, daha kuruluş anında çizilmiştir.
Bugün Venezuela gibi ülkelerin uluslararası hukuk karşısında korunaksız kalması, bu nedenle bir “sapma” değil; hukukun tarihsel mantığıyla uyumlu bir sonuçtur. Uluslararası hukuk, Küresel Güney’i korumak üzere tasarlanmadığı gibi, onun siyasal ve ekonomik özerkliğini garanti altına almak gibi bir işleve de hiçbir zaman sahip olmamıştır.
Ancak burada kritik bir ayrım yapmak gerekir. Uluslararası hukuk, uzun tarihsel dönemler boyunca, emperyal düzenin içinde belirli sınırlamalar ve geçici denge alanları yaratabilmiştir. Özellikle iki dünya savaşı sonrasında oluşan güç dengeleri, hukukun bağlayıcılığını kısmen artırmış; egemenlik, iç işlerine karışmama ve kuvvet kullanma yasağı gibi ilkeler belirli ölçülerde işlevsel olabilmiştir. Ne var ki bu işlevsellik, hukukun içsel gücünden değil; emperyalist güçler arasındaki geçici dengeden kaynaklanmıştır.
Bugün yaşanan şey, tam da bu dengenin çözülmesidir. Grotiusçu hukuk tahayyülü, sermayenin ve büyük güçlerin güncel ihtiyaçları açısından artık işlevsiz hâle gelmiştir. Hukuk, emperyal genişlemeyi düzenleyen bir çerçeve olmaktan çıkmış; emperyal zorun önünde gereksiz bir sınırlama olarak görülmeye başlanmıştır.
Dolayısıyla Venezuela bağlamında yaşananlar, Grotiusçu uluslararası hukukun “ihanete uğraması” değil; tarihsel misyonunun sona ermesidir. Hukuk, artık ne sınırlayıcı ne düzenleyici ne de meşrulaştırıcı bir rol oynamaktadır. Yerini doğrudan tehdit, yaptırım ve zor almıştır.
Bu nedenle bugünkü tartışma, “uluslararası hukuk nasıl kurtarılır?” sorusuyla sınırlanamaz. Asıl soru şudur: Hangi tarihsel koşullarda ve hangi sınıfsal çıkarlar doğrultusunda kurulmuş bir hukuktan söz ediyoruz ve bu hukuk neden bugün gözden çıkarılmaktadır?
Normun çöküşü ve uluslararası hukukun işlevsizleşmesi
Uluslararası hukukun bugün içine girdiği kriz, yalnızca güncel güç dengeleriyle açıklanabilecek bir durum değildir. Bu kriz, hukukun kendi iç yapısında taşıdığı çelişkilerin tarihsel olarak olgunlaşmasının sonucudur. Eleştirel uluslararası hukuk geleneği, tam da bu noktada devreye girer: Hukuku “olması gereken” ideal normlar bütünü olarak değil, iktidar ilişkileri içinde işleyen tarihsel bir pratik olarak ele alır.
Bu geleneğin en etkili isimlerinden biri olan Martti Koskenniemi, uluslararası hukuku meşhur formülasyonuyla “mazeret (apology) ile ütopya arasında salınan” bir söylem alanı olarak tanımlar. Hukuk, ya mevcut güç ilişkilerini meşrulaştıran bir dile dönüşür ya da siyasetten kopuk, etkisiz bir ahlak söylemine sığınır. Her iki durumda da hukukun bağlayıcı gücü zayıflar.
Ancak Venezuela, Gazze ve Ukrayna gibi güncel vakalar, bu salınımın artık yeterli bir açıklama sunmadığını göstermektedir. Bugün gelinen noktada hukuk, ne gücü meşrulaştıran etkin bir araç ne de ahlaki bir referans noktasıdır. Hukuk, siyasal karar alma süreçlerinden bütünüyle düşmüş, fiilî güç ilişkilerinin ardından yapılan etkisiz bir yorum alanına indirgenmiştir.
Bu noktada önemli olan şudur: Uluslararası hukuk artık ihlal edilmiyor; önemsizleşiyor. Büyük güçler, hukuku çiğnediklerini savunma ihtiyacı dahi hissetmemektedir. Egemen eşitlik, kuvvet kullanma yasağı ya da iç işlerine karışmama gibi ilkeler, retorik düzeyde anılsa bile, karar alma süreçlerinde belirleyici değildir. Bu durum, hukukun klasik anlamda “araçsallaştırılması”ndan daha ileri bir aşamaya işaret eder: hukukun karar süreçlerinden tamamen dışlanması. 3 Ocak 2026, bu işlevsizleşmenin en açık ilanıdır.
Bu dönüşümü anlamak için David Kennedy’nin çalışmaları kritik bir eşik sunar. Kennedy, özellikle 1990’lardan itibaren uluslararası hukukun, “insan hakları”, “insani müdahale” ve “cezasızlıkla mücadele” gibi söylemler aracılığıyla bir yönetim tekniği hâline geldiğini vurgulamıştır. Hukuk, doğrudan norm koymak yerine, müdahalelerin nasıl yapılacağını düzenleyen teknik bir çerçeve sunuyordu. Ne var ki bugün bu işlev de aşınmıştır. Venezuela örneğinde hukukun teknik yönetim kapasitesi dahi devre dışıdır. Yaptırımlar, tehditler, hukuki çerçeveye ihtiyaç duyulmadan hayata geçirilmektedir. Hukuk, müdahalenin teknik dili olmaktan çıkmış; tam anlamıyla işlevsizleşmiştir.
Bu noktada eleştirel geleneğin önemli bir içgörüsü daha görünür hâle gelir: Uluslararası hukukun bağlayıcılığı, hiçbir zaman kendi normatif gücünden kaynaklanmamıştır. Hukukun işlevselliği, daima belirli tarihsel güç dengelerine bağlı olmuştur. Soğuk Savaş sonrası dönemde görece “işler gibi” görünen hukuk düzeni, büyük ölçüde ABD hegemonyasının istikrarına dayanıyordu. Bugün bu hegemonik istikrar çözüldükçe, hukuk da onunla birlikte çözülmektedir.
Venezuela bu çözülmenin kristalize olduğu bir vakadır. Birleşmiş Milletler kararlarının ya da çok taraflı diplomatik süreçlerin caydırıcı bir etkisi kalmamıştır. Hukuk, artık zorun önünde bir sınır değil; zorun ardından gelen sessiz bir nottur.
Bu durum, uluslararası hukukun ideolojik karakterini daha da görünür kılar. Hukuk, belirli tarihsel koşullarda, emperyal düzenin daha “düzenli” işlemesini sağlayan bir araçtı. Ancak bugün sermaye ve büyük güçler açısından bu düzenlilik ihtiyacı ortadan kalkmıştır. Kaotik, parçalı ve keyfî bir zor rejimi, mevcut kriz koşullarında daha işlevsel görünmektedir.
Dolayısıyla eleştirel uluslararası hukuk perspektifinden bakıldığında, bugün yaşananlar bir “hukuk krizi” değil; hukukun tarihsel işlevinin sona ermesidir.
Hukuk, emperyal düzenin bir parçası olarak belirli bir dönemde işlev görmüş; bugün ise bu düzenin dönüşümüyle birlikte gözden çıkarılmıştır. Uluslararası hukuk, özellikle Küresel Güney için, gerçekten koruyucu bir çerçeve oldu mu; yoksa başından beri bir disiplin ve müdahale dili miydi?
Zaten hukuk muydu?: Twail, Küresel Güney ve disiplin olarak uluslararası hukuk
Eleştirel uluslararası hukuk tartışması, hukukun ideolojik ve siyasal karakterini görünür kılmak bakımından önemli bir eşik sunar. Ancak bu tartışma, çoğu zaman Avrupa-merkezli bir deneyimle sınırlı kalır. Hukukun bağlayıcılığının aşınması, “normların erimesi” ya da “çok taraflılığın krizi” gibi kavramlar, Küresel Güney açısından bambaşka bir anlam taşır. Çünkü Güney için temel soru çoğu zaman şu olmuştur: Uluslararası hukuk ne zaman gerçekten bağlayıcıydı ki şimdi çöksün?
Bu soruyu merkezine alan yaklaşım, Uluslararası Hukuka Üçüncü Dünya Yaklaşımları’dır (Third World Approaches to International Law/TWAIL). TWAIL literatürü, uluslararası hukuku, evrensel bir normlar sistemi olarak değil; sömürgecilik, emperyalizm ve kapitalist genişleme süreçleriyle birlikte şekillenmiş bir disiplin mekanizması olarak ele alır. Bu yaklaşım açısından uluslararası hukuk, başından itibaren eşitlikçi bir düzen vaat etmekten ziyade, eşitsizliği yönetmenin normatif aracıdır.
TWAIL’in kurucu isimlerinden Antony Anghie, egemenlik kavramının Avrupa dışı dünyayı “medenileştirme” misyonu çerçevesinde üretildiğini gösterir. Anghie’ye göre uluslararası hukuk, egemenliği evrensel bir statü olarak değil; koşullu ve dereceli bir ayrıcalık olarak tanımlamıştır. Avrupa merkezleri tam egemen kabul edilirken, sömürgeleştirilmiş toplumlar ya “henüz egemen değil” ya da “sorunlu egemen” olarak kodlanmıştır. Venezuela’nın egemenliği de bugün bu koşullu statünün en çıplak biçimde askıya alınmasıdır. Devlet başkanının kaçırılması, bu koşulluluğun nihai ifadesidir.
Bu tarihsel arka plan, Venezuela gibi ülkelerin neden uluslararası hukuk karşısında sürekli savunmasız bırakıldığını açıklamak açısından kritik önemdedir. Venezuela’nın egemenliği, hukuken tanınmış olsa bile, fiilen askıya alınabilir, pazarlık konusu edilebilir ve geçersiz kılınabilir bir statü olarak ele alınmaktadır. Bu, hukukun ihlali değil; hukukun Güney için nasıl işlediğinin tipik bir örneğidir.
TWAIL perspektifinden bakıldığında, uluslararası hukuk hiçbir zaman Küresel Güney’i koruyan nötr bir çerçeve olmamıştır. Aksine hukuk:
• Müdahaleyi meşrulaştırmış,
• Rejim değişikliğini normatif bir hedef hâline getirmiş,
• Ekonomik bağımlılığı “kalkınma” diliyle doğal göstermiştir.
Soğuk Savaş boyunca ve sonrasında, Latin Amerika’dan Orta Doğu’ya uzanan coğrafyada yaşanan darbeler, yaptırımlar ve askerî müdahaleler, hukukun bu disiplin işlevinin sürekliliğini göstermektedir. Venezuela bu hattın dışına düşen bir istisna değil; bu hattın güncel bir halkasıdır.
Ancak bugün yaşanan dönüşüm, TWAIL literatürünün de işaret ettiği klasik disiplin mekanizmalarının ötesine geçmektedir. Eskiden uluslararası hukuk, Küresel Güney’i normlar aracılığıyla disipline eden bir araçtı. Bugün ise bu normlara dahi ihtiyaç duyulmamaktadır. Disiplin, doğrudan yaptırım, kuşatma ve tehdit yoluyla sağlanmaktadır.
Bu durum, TWAIL açısından iki önemli sonucu beraberinde getirir. Birincisi, uluslararası hukukun “reform edilebilir” bir araç olduğu yönündeki beklentiler daha da zayıflamaktadır. Hukuk, Güney için hiçbir zaman tam anlamıyla koruyucu olmamış; bugün ise bu sınırlı koruma kapasitesini de bütünüyle yitirmiştir. İkincisi, hukukun yokluğu, Güney açısından daha güvenli bir dünya anlamına gelmemektedir. Aksine, hukukun tasfiyesi, emperyal zorun daha doğrudan ve daha çıplak biçimde devreye girmesi anlamına gelmektedir.
Dolayısıyla TWAIL perspektifinden bakıldığında, bugün yaşananlar bir “hukuk krizi” değil; hukukun tarihsel olarak Güney’e karşı oynadığı rolün nihai aşamasıdır. Hukuk, artık disiplin etmek için bile gerekli görülmemekte; yerini doğrudan zora bırakmaktadır. Eğer uluslararası hukuk, Küresel Güney için hiçbir zaman gerçek bir koruma alanı olmadıysa ve bugün tamamen tasfiye ediliyorsa, o hâlde emperyal müdahaleyi anlamak için hukukun ötesine, kapitalist dünya sisteminin maddi işleyişine bakmak gerekir.
Yaptırımların siyasal ekonomisi: Örtük savaştan açık zora
Venezuela’ya yönelik yaptırımlar, çoğu zaman diplomatik baskı ya da “hukuki yaptırım” diliyle tanımlansa da fiilî sonuçları itibarıyla savaş ilanı olmaksızın yürütülen bir kuşatma rejimi yaratmıştır. Bu yaptırımlar, uluslararası hukukun sınırları içinde kalan teknik önlemler değil; toplumsal yeniden üretimi doğrudan hedef alan, sivil nüfusu merkezine koyan bir ekonomik zor biçimi olarak işlemiştir.
Finansal sistemden dışlanma, petrol gelirlerine el konulması, devlet varlıklarının dondurulması, uluslararası ticaret kanallarının kesilmesi ve döviz akışının bloke edilmesi; Venezuela ekonomisini “düzeltmeyi” değil, işlevsiz hâle getirmeyi amaçlamıştır. Sağlık sisteminin çökmesi, ilaç ve tıbbi malzeme teminindeki kriz, gıda arzında yaşanan süreklileşmiş aksaklıklar ve enerji altyapısının sürdürülemez hâle gelmesi, yaptırımların “istenmeyen yan etkileri” değildir. Bunlar, siyasal iradeyi kırmayı ve toplumsal çözülmeyi derinleştirmeyi hedefleyen bilinçli olarak öngörülmüş sonuçlardır.
Bu yönüyle yaptırımlar, klasik anlamda bir dış politika aracı değil; savaşın başka araçlarla sürdürülmesidir. Ancak burada önemli olan nokta, bu savaşın hukuki bir statüsünün olmamasıdır. Ortada ne ilan edilmiş bir savaş vardır ne de uluslararası hukukun savaş hukukuna ilişkin sınırlayıcı normları işletilmektedir. Yaptırımlar, tam da bu belirsizlik alanında işlev görür: Ne barış ne de savaş olarak tanımlanan, ama her iki durumun da yıkıcı sonuçlarını üreten bir müdahale biçimi.
Bu durum, yaptırımların siyasal ekonomisini anlamak açısından kritiktir. Yaptırımlar, hukuki bir ceza mekanizması olarak değil; emperyalist yeniden paylaşım sürecinin ekonomik ayağı olarak devreye girer. Sermaye açısından amaç, yalnızca belirli bir hükümeti “cezalandırmak” değil; stratejik sektörler üzerinde denetim kurmak, enerji kaynaklarını yeniden erişilebilir kılmak ve bölgesel güç dengelerini kendi lehine yeniden düzenlemektir. Hukuk, bu amaçlara hizmet ettiği ölçüde devrededir; engel hâline geldiğinde ise kolaylıkla askıya alınır.
Venezuela örneğinde yaptırımların bir başka işlevi daha vardır: İç siyasal krizi derinleştirerek, rejim değişikliğini doğrudan askerî işgale gerek kalmaksızın mümkün kılmak. Ekonomik yıkım, toplumsal hoşnutsuzluğu artıran; hoşnutsuzluk ise dış müdahalenin meşruiyet zeminini genişleten bir araç olarak kullanılmıştır. Bu, yaptırımların “barışçıl” değil; son derece stratejik ve hesaplı bir zor biçimi olduğunu gösterir.
Ne var ki bu örtük savaş biçimi, zamanla kendi sınırlarına ulaşmıştır. Yaptırımlar, toplumu yıpratmış; fakat siyasal iktidarı beklenen hızda çökertecek sonucu üretmemiştir. Tam da bu noktada, 3 Ocak 2026, niteliksel bir kırılma olarak devreye girmiştir. Bu tarih, yaptırımların merkezî müdahale aracı olmaktan çıktığı ve yerini açık askerî zora bıraktığı andır.
3 Ocak 2026’da gerçekleşen doğrudan askerî saldırı ve devlet başkanının kaçırılması, yaptırımların artık yeterli görülmediğinin ilanıdır. Bu geçiş, yalnızca müdahale biçiminin sertleşmesi değildir; hukukun tamamen devre dışı bırakılmasıdır. Yaptırımlar, her ne kadar hukuki bir zemine sahip olmasalar da en azından hukuki bir dilin arkasına saklanabiliyordu. Açık askerî zor ise bu dile dahi ihtiyaç duymamaktadır.
Bu aşamada hukuk, müdahalenin teknik dili olmaktan çıkmıştır. Ne Birleşmiş Milletler kararlarına ne uluslararası mahkemelere ne de “insani” gerekçelere başvurulmuştur. Zor, artık kendi başına yeterlidir. Yaptırımların yarattığı yıkım, açık şiddetin önünü açan bir hazırlık evresi işlevi görmüş; açık zor ise bu sürecin mantıksal tamamlanışı olmuştur.
Dolayısıyla 3 Ocak 2026, yaptırımların başarısızlığı değil; yaptırımların siyasal işlevini tamamlamasıdır. Ekonomik kuşatma, toplumu yıpratmış; açık askerî zor ise bu yıpranmışlık üzerinde son hamle olarak devreye sokulmuştur. Bu, emperyal müdahalenin rastlantısal bir sertleşmesi değil; kriz koşullarında zorun merkezîleştirilmesidir.
Bu noktada yaptırımlar ile açık askerî zor arasında kurulan süreklilik görünür hâle gelir. Yaptırımlar, hukukun askıya alındığı bir ekonomik savaş biçimiydi; açık askerî zor ise hukukun tamamen terk edildiği yeni evredir. Her iki durumda da mesele, normların ihlali değil; normların gereksizleşmesidir.
Venezuela örneği, bu nedenle yalnızca geçmişte yaşanmış bir yaptırım hikâyesi değil; geleceğin müdahale biçimlerinin de habercisidir. Ekonomik zor ile askerî zor arasındaki bu geçişkenlik, emperyalist sistemin kriz koşullarında nasıl daha çıplak, daha doğrudan ve daha hukuksuz biçimler aldığına dair öğretici bir tablo sunmaktadır. Gazze’de abluka, İran’da finansal boğma, Rusya–Ukrayna savaşında ekonomik kuşatma ve Çin’e karşı ticaret–teknoloji savaşları, aynı mantığın farklı coğrafyalardaki tezahürleridir. Ekonomik zor, artık uluslararası sistemin istisnai bir aracı değil; merkezî işleyiş biçimidir.
Marksist emperyalizm kuramı perspektifinden kriz, yeniden paylaşım ve hukuktan zora geçiş
Uluslararası hukukun tasfiyesi, rastlantısal bir siyasal tercihin ya da belirli liderlerin keyfî davranışlarının sonucu değildir. Aksine bu tasfiye, kapitalist dünya sisteminin yapısal kriz dinamiklerinin doğrudan ürünüdür. Bu noktada Marksist emperyalizm kuramı hem hukukun neden geri çekildiğini hem de zorun neden bu kadar merkezî hâle geldiğini açıklamak bakımından vazgeçilmez bir teorik çerçeve sunar.
Klasik formülasyonuyla emperyalizm, Vladimir İlyiç Lenin’in ifadesiyle, kapitalizmin tekelci aşamasıdır. Bu aşamada sermaye birikimi, ulusal sınırların çok ötesine taşar; pazarlar, hammaddeler, enerji kaynakları ve finansal akışlar dünya ölçeğinde yeniden paylaşılmak zorundadır. Bu yeniden paylaşım süreci, hukuki uzlaşılarla değil; zor, baskı ve savaş yoluyla gerçekleşir. Lenin’in temel vurgusu burada nettir: Emperyalizm, kapitalizmin “yanlış politikası” değil; kendi iç mantığının zorunlu sonucudur.
Venezuela vakası, bu yeniden paylaşım mantığının güncel bir örneğidir. Petrol rezervleri, enerji jeopolitiği ve bölgesel konumu itibarıyla Venezuela, küresel sermaye açısından stratejik bir düğüm noktasıdır. Bu nedenle Venezuela’ya yönelik müdahale, ne yalnızca “otoriter bir yönetim”e tepki ne de “demokrasi ihracı” çabasıdır. Asıl mesele, enerji kaynakları ve bölgesel güç dengeleri üzerinde denetim kurmaktır. Hukuk, bu denetim ihtiyacının önünde bir engel hâline geldiğinde, hızla kenara itilmektedir.
Marksist kuram açısından burada kritik bir eşik daha vardır: Kapitalist sistem, kriz dönemlerinde hukuka her zamankinden daha az ihtiyaç duyar. Görece istikrarlı genişleme dönemlerinde hukuk, sermaye için öngörülebilirlik ve güvence sağlar. Ancak kriz derinleştiğinde, kâr oranları düştüğünde, rekabet sertleştiğinde, hegemonya sarsıldığında- hukuk, esnekliği sınırlayan bir yük hâline gelir. Bugün uluslararası hukukun tasfiyesi, tam da böyle bir tarihsel momentte gerçekleşmektedir.
Bu noktada Rosa Luxemburg’un katkıları özellikle aydınlatıcıdır. Luxemburg, kapitalizmin kendi sınırları içinde sürdürülemez olduğunu; kriz anlarında kapitalizm-dışı alanlara doğru daha saldırgan ve yıkıcı biçimde genişlediğini vurgular. Bu genişleme, yalnız ekonomik değil; siyasal ve askerî zor yoluyla gerçekleşir. Hukuk, bu genişleme sürecinde ya sermayeye hizmet ettiği ölçüde var olur ya da tamamen dışlanır.
Bugün yaşananlar, tam da bu dinamiğin küresel ölçekte hızlanmasıdır. ABD–Çin rekabeti, Rusya’nın bölgesel hamleleri, enerji ve hammadde savaşları; hepsi aynı yeniden paylaşım sürecinin farklı cepheleridir. Venezuela, Gazze, Ukrayna ve İran gibi vakalar, bu rekabetin “zayıf halkalar” üzerinde nasıl yoğunlaştığını gösterir. Hukuk, bu halkalarda hiçbir zaman belirleyici olmamıştır; bugün ise tamamen devre dışıdır.
Marksist perspektiften bakıldığında, uluslararası hukukun tasfiyesi bir çöküş değil; işlev değişimidir. Hukuk, bir dönem emperyal düzenin daha “düzenli” işlemesine hizmet ediyordu. Bugün ise kaotik, parçalı ve keyfî zor rejimleri, sermayenin kriz koşullarında daha işlevsel görünmektedir. Bu nedenle hukukun geri çekilmesi, sistemin zayıflığı değil; acımasız rasyonalitesidir.
Bu tespit, Venezuela’yı savunma meselesini de farklı bir yere oturtur. Venezuela’yı savunmak, bir devleti ya da bir hükümeti savunmak değildir. Venezuela’yı savunmak, yeniden paylaşım savaşlarının “doğal” kabul edilmesine karşı çıkmaktır. Bu karşı çıkış, hukuki argümanlarla sınırlı kaldığında hızla etkisizleşir; çünkü sorun hukukun uygulanmaması değil, hukukun sistem tarafından artık gereksiz görülmesidir.
Dolayısıyla Marksist emperyalizm kuramı, bizi şu noktaya getirir: Uluslararası hukukun geri dönüşü, kapitalist dünya sistemi içinde mümkün değildir. Hukukun tasfiyesi, kapitalizmin tarihsel krizine verdiği rasyonel bir yanıttır.
Bu koşullarda hukuku savunmak, ancak emperyalizmi aşmayı hedefleyen bir siyasal perspektifle anlamlı hâle gelebilir.
Behemoth: Hukuksuz dünya düzeni ve neo-faşizm
Uluslararası hukukun tasfiyesi, yalnızca devletler arası ilişkiler alanında yaşanan teknik bir dönüşüm değildir. Bu tasfiye, aynı zamanda devlet biçiminin ve iktidar pratiklerinin dönüşümüyle doğrudan bağlantılıdır. Hukukun uluslararası düzeyde geri çekilmesiyle, ulus-devletlerin iç yapılarında yaşanan otoriterleşme arasında rastlantısal değil, yapısal bir bağ bulunmaktadır.
Bu bağın kavramsallaştırılması açısından en işlevsel çerçevelerden biri, Alman hukukçu ve siyaset kuramcısı Franz Neumann’ın geliştirdiği Behemoth kavramıdır. Neumann, Nazi Almanyası’nı analiz ederken, modern devletin hukuki-rasyonel çerçevesinin çözülüşünü ve bunun yerini alan keyfî, parçalı ve çıplak zor rejimini betimlemek için bu kavramı kullanır. Behemoth, hukukun sınırlandırmadığı, normların bağlayıcı olmadığı ve iktidarın farklı güç odakları arasında keyfî biçimde paylaşıldığı bir yönetim biçimini ifade eder.
Bugün uluslararası düzeyde tanık olduğumuz tablo, Neumann’ın tarif ettiği Behemoth’un küreselleşmiş bir versiyonuna işaret etmektedir. “Kurallara dayalı düzen” söylemi hâlâ retorik düzeyde dolaşımda olsa da fiilî iktidar pratikleri hukukla sınırlandırılmamaktadır. Uluslararası hukuk, karar alma süreçlerinin dışına itilmiş; yerini açık tehdit, yaptırım ve askerî zor almıştır.
Bu dönüşümün en önemli özelliklerinden biri, hukuksuzluğun artık istisna olmaktan çıkıp norm hâline gelmesidir. Carl Schmitt’in meşhur ifadesiyle “istisna hâli”ne karar veren egemenlik, bugün süreklileşmiş bir yönetim tekniğine dönüşmüştür. Gazze’de kalıcı abluka, Ukrayna’da süresiz savaş ekonomisi, İran’a yönelik bitmeyen askerî tehdit ve Venezuela’ya karşı açık rejim değiştirme çağrıları, istisnanın olağan yönetim biçimi hâline geldiğini göstermektedir.
Bu noktada uluslararası ile ulusal olan arasındaki ilişki belirginleşir. Hukukun uluslararası düzeyde tasfiyesi, içeride de hukukun siyasal iktidarı sınırlama kapasitesini aşındırır. Güvenlikçi söylemler, olağanüstü yetkiler, düşmanlaştırma ve kriminalizasyon pratikleri, yalnızca “dış tehditlere” karşı değil; toplumsal muhalefeti bastırmak için de kullanılır. Emperyal zor ile iç otoriterleşme, aynı siyasal mantığın farklı düzlemlerdeki tezahürleridir.
Bu bağlamda “neo-faşizm” tartışmaları, yalnızca belirli liderlerin ya da aşırı sağ hareketlerin yükselişiyle sınırlı değildir. Asıl mesele, kapitalist devletin kriz koşullarında aldığı hukuksuz, güvenlikçi ve düşmanlaştırıcı biçimlerdir. Liberal-demokratik form hem içeride hem dışarıda işlevini yitirmekte; yerini daha çıplak, daha cezalandırıcı ve daha keyfî iktidar pratiklerine bırakmaktadır.
Venezuela örneği bu açıdan çifte bir işlev görür. Bir yandan uluslararası düzeyde hukukun nasıl askıya alındığını ve zorun nasıl norm hâline geldiğini gösterir. Öte yandan, içerideki siyasal krizlerin ve otoriterleşme eğilimlerinin, dış müdahale ve ekonomik kuşatma tarafından nasıl derinleştirildiğini ortaya koyar. Bu, tek yönlü bir ilişki değildir: Emperyal müdahale iç otoriterliği besler; iç otoriterlik de emperyal müdahaleye meşruiyet zemini sunar.
Behemoth düzeninde hukuk ne uluslararası alanda ne de ulusal düzeyde güvenilir bir sınır işlevi görür. Hukuk ya tamamen askıya alınır ya da yalnızca güçlü olanın elinde bir tehdit diline indirgenir. Bu nedenle bugün karşı karşıya olduğumuz şey, “hukukun zayıflaması” değil; hukukun yerini alan yeni bir iktidar rasyonalitesidir. Bu rasyonalitenin merkezinde, belirsizlik, korku ve sürekli düşman üretimi yer alır.
Bu tablo, Venezuela’yı savunma meselesini bir kez daha daha geniş bir bağlama yerleştirir. Venezuela’ya yönelik emperyal müdahaleye karşı çıkmak, yalnızca bir ülkenin egemenliğini savunmak değildir.
Aynı zamanda, hukuksuzluğun küresel bir yönetim biçimi hâline gelmesine karşı çıkmaktır. Behemoth düzeni, yalnız Venezuela’yı değil; tüm dünyayı daha güvencesiz, daha kırılgan ve daha şiddetli bir geleceğe doğru sürüklemektedir.
Bu nedenle tartışmayı yalnızca devlet biçimi ve hukuk düzeyinde bırakmak yeterli değildir. Hukuksuzluk rejiminin nasıl küresel ölçekte genelleştiğini, farklı coğrafyalarda nasıl benzer mantıklarla işlediğini de göstermek gerekir.
Hukuksuzluğun küresel tiyatrosu: Gazze, Ukrayna, İran ve Tayvan
Venezuela vakası, uluslararası hukukun tasfiyesini en çıplak biçimde gösteren örneklerden biridir; ancak bu tasfiye, tekil ya da bölgesel bir olgu değildir. Gazze’den Ukrayna’ya, İran’dan Tayvan’a uzanan farklı coğrafyalarda yaşananlar, aynı tarihsel momentin farklı yüzlerini oluşturur. Bu vakalar, yüzeyde birbirinden kopuk gibi görünse de derinlikte ortak bir mantık etrafında birleşir: uluslararası hukukun bağlayıcı bir normlar sistemi olmaktan çıkması ve büyük güçlerin zor siyasetinin önünde fiilen dağılması.
Bu karşılaştırmalı bakış, Venezuela’yı “istisnai” olmaktan çıkarır ve onu yeni normalliğin erken bir habercisi olarak konumlandırır.
- Gazze: Kalıcı istisna rejimi
Gazze, uluslararası hukukun yalnızca ihlal edilmediği, kalıcı biçimde askıya alındığı bir mekân hâline gelmiştir. Uzun yıllardır süren abluka, kolektif cezalandırma, sivil altyapının sistematik biçimde hedef alınması ve kitlesel sivil ölümler, uluslararası insancıl hukukun temel ilkeleriyle açıkça çelişmektedir. Buna rağmen bu ihlaller, sürekli biçimde “meşru müdafaa” söylemiyle normalleştirilmektedir.
Burada dikkat çekici olan, hukukun yokluğunun artık şaşırtıcı bulunmamasıdır. Birleşmiş Milletler kararları, uluslararası mahkeme görüşleri ya da insan hakları raporları, fiilî güç dengeleri karşısında siyasal bir sonuç üretmemektedir. Hukuk ne caydırıcıdır ne de sınır koyucudur. Gazze, hukukun geçici olarak askıya alındığı bir olağanüstü hâl alanı değil; hukuksuzluğun kalıcı bir yönetim biçimi hâline geldiği bir coğrafyadır.
Bu yönüyle Gazze, Venezuela ile aynı tarihsel çizgide yer alır: Hukukun artık ihlal edilmesine bile gerek duyulmayan bir zor rejimi.
- Ukrayna: Egemenlik ilkesinin seçici savunusu
Ukrayna’ndaki savaş, çoğu zaman uluslararası hukukun “açık ihlali” olarak tanımlanır. Bu tanım biçimsel olarak doğrudur; ancak eksiktir. Çünkü Ukrayna vakası, yalnızca bir işgali değil; egemenlik ilkesinin seçici ve araçsal kullanımını da gözler önüne serer.
Bir yandan Ukrayna’nın egemenliği mutlak bir norm olarak savunulurken, diğer yandan benzer egemenlik ihlalleri -örneğin Filistin’de ya da Irak’ta- aynı normatif kararlılıkla ele alınmamaktadır. Bu seçicilik, hukukun evrensel bağlayıcılığını fiilen ortadan kaldırır. Egemenlik, artık genel bir ilke değil; jeopolitik konuma göre işletilen bir argümandır.
Dahası Ukrayna savaşıyla birlikte, savaşın kendisi normalleştirilmiş, kalıcı bir durum olarak kabul edilmiştir. Silahlanma, askerî harcamalar ve güvenlikçi söylemler, hukukun sınırlandırıcı rolünü tamamen gölgede bırakmıştır. Hukuk, savaşı önleyen bir normlar bütünü olmaktan çıkmış; savaştan sonra yapılan ahlaki bir yorum alanına indirgenmiştir.
Bu tablo, Venezuela bağlamında ileri sürülen “hukukun tasfiyesi” tezini doğrular: Hukuk, zorun sınırını çizememekte; zor, hukukun yerini almaktadır.
- İran: Tehdit söylemi ve önleyici savaş
İran’a yönelik askerî tehditler, yaptırımlar ve örtük saldırılar, uluslararası hukukun nasıl tamamen ikincilleştiğini gösteren bir başka örnektir. İran söz konusu olduğunda, henüz gerçekleşmemiş bir saldırının dahi “meşru” kabul edilebilmesi, hukukun ne denli işlevsizleştiğini ortaya koyar.
“Önleyici savaş” doktrini, hukuki bir kategori olmaktan çoktan çıkmış; çıplak güç siyasetinin teorik kılıfı hâline gelmiştir. Uluslararası denetim mekanizmaları, nükleer anlaşmalar ya da diplomatik süreçler, askerî tehdit karşısında kolayca askıya alınabilmektedir. Hukuk, burada ne sınır koymakta ne de caydırıcı bir rol oynamaktadır.
İran örneği, Venezuela ile doğrudan paralellik taşır: Her iki vakada da uluslararası hukuk, karar anında tamamen görmezden gelinen bir fazlalık hâline gelmiştir. Hukuk, müdahalenin gerekçesi değil; ancak sonradan yapılan bir açıklamanın süsü olabilmektedir.
- Tayvan: Yeni hukuksuzluk eşiği
Tayvan meselesi, henüz tam anlamıyla fiilî bir savaş alanı olmamakla birlikte, uluslararası hukukun gelecekte nasıl işlevsizleşeceğinin bir provası niteliğindedir. Tayvan’ın hukuki statüsünün bilinçli biçimde muğlak bırakılması, hukukun bağlayıcı bir norm değil; gerektiğinde terk edilecek bir söylem olarak konumlandırıldığını gösterir.
Bu muğlaklık, olası bir çatışma durumunda hukukun değil, askerî ve stratejik çıkarların belirleyici olacağını baştan kabul eder. Hukuk, burada çatışmayı önleyen bir çerçeve değil; çatışma sonrası tartışılacak bir ayrıntı olarak kenara itilmiştir.
Tayvan, bu yönüyle Venezuela’dan farklı bir evrede durur: Henüz açık müdahale gerçekleşmemiştir. Ancak aynı mantık işlemektedir. Hukuk, bağlayıcı bir düzen olarak değil; askıda tutulan bir opsiyon olarak varlığını sürdürmektedir.
Gazze, Ukrayna, İran ve Tayvan örnekleri, Venezuela ile birlikte okunduğunda ortak bir yapısal eğilim açığa çıkar:
• Uluslararası hukuk, çatışmaları önleyen bir normlar sistemi olmaktan çıkmıştır.
• Büyük güçler, hukuku ihlal etmediklerini savunma ihtiyacı dahi duymamaktadır.
• “İstisna”, geçici bir durum değil; kalıcı bir yönetim tekniği hâline gelmiştir.
• Hukuk ya tamamen susmakta ya da sonuç üretmeyen bir ahlaki dil olarak varlığını sürdürmektedir.
Bu bağlamda Venezuela, Gazze ya da Ukrayna, hukukun çöküşünün ayrı ayrı örnekleri değil; aynı tarihsel sürecin farklı coğrafyalardaki tezahürleridir. Uluslararası sistem artık “kurallara dayalı” bir düzen değil; çıplak güce dayalı, parçalı ve keyfî bir zor rejimi tarafından şekillendirilmektedir.
Bu karşılaştırmalı tablo, bizi kaçınılmaz olarak son tartışma alanına götürür: Bu hukuksuzluk rejimi karşısında ne yapılabilir? Hukuka dönüş mümkün müdür, yoksa daha köklü bir siyasal kopuş mu gereklidir?
Uluslararası hukukun ardından: Emperyalizm, sınıf mücadelesi ve enternasyonalizm
Bugün yaşadığımız şey, uluslararası hukukun geçici bir krizi, yanlış uygulanması ya da kötüye kullanılması değildir. Yaşanan şey, uluslararası hukukun kapitalist dünya sistemi tarafından bilinçli ve sistematik biçimde tasfiye edilmesidir. Bu tasfiye ne ani ne de beklenmediktir; tersine, hukukun tarihsel olarak taşıdığı sömürgeci ve sınıfsal çelişkilerin kriz koşullarında açığa çıkmasıdır.
Venezuela, bu sürecin sembolik bir kurbanı değil; yeni emperyal normalliğin erken teşhis alanıdır. Gazze’de kalıcı istisna, Ukrayna’da seçici egemenlik, İran’da önleyici zor ve Tayvan’da hukuki askı, aynı tarihsel momentin farklı cepheleridir. Hukuk, bu cephelerin hiçbirinde belirleyici değildir. Zor, yaptırım ve tehdit, hukukun yerini almıştır.
Bu noktada liberal normativizmin önerdiği çözümler; hukuku güçlendirmek, çok taraflılığı onarmak, kurallara dayalı düzeni yeniden tesis etmek vs. siyasal olarak iflas etmiştir. Çünkü sorun, hukukun yeterince güçlü olmaması değil; kapitalist-emperyalist sistemin artık hukuka ihtiyaç duymamasıdır. Hukuk, sermaye için bir güvence olmaktan çıkmış; kriz koşullarında esnekliği sınırlayan bir engel hâline gelmiştir.
Marksist perspektiften bakıldığında bu durum şaşırtıcı değildir. Hukuk, hiçbir zaman sınıflarüstü ya da tarafsız bir alan olmamıştır. Hukuk, üretim ilişkilerinin ve sınıf iktidarının üzerinde yükselen bir üstyapı biçimidir. Kriz derinleştikçe, sermaye hukuku askıya alır; çünkü zor, bu koşullarda daha hızlı ve daha etkilidir. Emperyalizm, hukukun sapması değil; hukukun atılmasıdır.
Bu nedenle Venezuela’yı savunmak, bir rejimi, bir lideri ya da bir devlet aygıtını savunmak değildir. Venezuela’yı savunmak, yeniden paylaşım savaşlarının “doğal”, “kaçınılmaz” ve “meşru” kabul edilmesine karşı çıkmaktır. Bu karşı çıkış, hukuki dile sıkıştığında hızla etkisizleşir; çünkü sorun hukukun ihlali değil, hukukun ortadan kaldırılmasıdır.
Buradan çıkan siyasal sonuç açıktır:
Uluslararası hukuka nostaljik bir dönüş çağrısı, bugün için ilerici değil; yanıltıcıdır. Hukuk, emperyalizmi sınırlayacak bir araç olarak geri dönmeyecektir. Emperyalizm hukuku değil, hukukun yokluğunu tercih etmektedir. Bu koşullarda hukuku savunmak, ancak onu aşmayı hedefleyen bir siyasal ufukla anlam kazanabilir.
Bu ufuk, kaçınılmaz olarak enternasyonalist, anti-kapitalist ve sınıf temelli olmak zorundadır. Emperyal zorun karşısına çıkarılabilecek tek gerçek güç, devletler arası denge oyunları ya da büyük güçlerden birine yaslanmak değil; halkların ve emekçi sınıfların uluslararası dayanışmasıdır. Venezuela’nın, Filistin’in, Ukrayna’nın ya da İran’ın kaderi, birbirinden kopuk ulusal hikâyeler değildir; aynı küresel sömürü ve tahakküm düzeninin farklı tezahürleridir.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey:
• Daha “adil” bir emperyal düzen değil,
• Daha “insani” bir müdahale dili değil,
• Daha “iyi işleyen” bir hukuk sistemi değil;
emperyalizmin kendisiyle tarihsel bir kopuştur.
Faşizme, savaşa ve hukuksuzluğa karşı gerçek alternatif, liberal restorasyon projelerinde değil; sosyalist ve enternasyonalist bir dünya ufkunda yatmaktadır. Hukukun ardından gelen bu barbarlık çağında, insanlığı savunmanın başka bir yolu yoktur.
KAYNAKÇA
ANGHIE, Antony (2005), Imperialism, Sovereignty and the Making of International Law, Cambridge University Press.
COX, Robert W & SİNCLAİR, Timothy (2016), Dünya Düzenine Yaklaşımlar, (çev: Emrah Çınar & Semih Çelik), Uluslararası İlişkiler Kütüphanesi.
GROTIUS, Hugo (2011), Savaş ve Barış Hukuku, (çev: Seha L. Meray), Say Yayınları.
KENNEDY, David (2006), Of War and Law, Princeton University Press.
KOSKENNIEMI, Martti (2009), From Apology to Utopia: The Structure of International Legal Argument, Cambridge University Press.
LENIN, Vladimir İlyiç (1992), Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, (çev: Cemal Süreya), Sol Yayınları.
LUXEMBURG, Rosa (2004), Sermaye Birikimi, (çev: Tayfun Ertan), Belge Yayınları.
NEUMANN, Franz L. (2009), Behemoth: The Structure and Practice of National Socialism, 1933-1944, Bloomsbury Academic,
