Sermayenin genelleşmiş kötülüğünü fark etmek fark yaratır mı? Gerçekten fark edenlerden miyiz? Uluslararası sermayenin işbirlikçileri eşliğinde, Suriye’deki “kötülükleri” pervasızlaştığında, biz dediydik, böyle olacağı belliydi demek ne anlama gelir? Kaldı ki kim söyledi haklı çıktığınızı, sular dönüştürücü gücüyle akmaya devam ederken? Diyelim ki siz haklısınız, ama haklı olmanın ne anlamı var, mesele haklı olmak mı? Hangi mücadeleyi pratikleştirmektesiniz? Küresel ve yerel kötülüğe karşı tarz-ı siyasetiniz ne? Ezberleri bozmanın ve “konfor” alanlarından çıkmanın zamanı gelmedi mi? Fark etmek farklı davranmayı, önceden görmek gördüğüne uygun tavır almayı gerektirmez mi? Sosyalist hareket mevcut tarz-ı siyasetiyle nereye varabilir? Şimdi tarz-ı siyasetimizi masaya yatırma zaman… Şimdi sermayenin kötülüğünün karşısına, sosyalist siyaseti dikme zamanı…
Sermaye kötülüğünün sıradanlığı, sahiden “sıradan” mı?
“Kötülüğün sıradanlığı” kavramı, Hannah Arendt’in Hitler’in Nazi subaylarından Eichmann’ın yargılanma süreci üzerine kaleme aldığı “Kötülüğün sıradanlığı- Adolf Eichmann Kudüs’de” eseriyle siyasi yaşama mal olmuş bir söz.
Arendt “Birer katile dönüşen bu adamların aklında kalan sadece tarihi, muazzam, eşsiz (“ancak iki bin yılda bir verilen ulvi bir görev”) ve dolayısıyla da muhtemelen dayanması zor bir işe girişmiş olduklarıydı….. Katiller, “İnsanlara ne korkunç şeyler yaptım!” demek yerine, “Görevlerimi yerine getirirken ne korkunç şeyler görmek zorunda kaldım, bu görevin omuzlarıma yüklediği yük nasıl da ağır!” diyebiliyorlardı”1 ifadeleriyle anlattığı kötülüğün sıradanlığıydı. “Sıradanlık” kendi halinde bir insan görünüşünde olanın katil olması durumudur. Soykırımcının kendini, işini yapan ulvi bir görev adamı olarak görme halidir sıradanlık. Kötücül olma ile “canavar” görünüş arasında özdeşlik kurulamamasıdır. ”İyi aile babası” dediğimiz birinin soykırımcı görev adamı olması halidir ve bu halin yaygınlığıdır sıradanlık.
Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramına günümüzde yeni anlamlar yüklenebilir. Birincisi, devlet ve sermaye kamusallığı anlamıyla kamusal saldırganlığın, şiddetin ve hukuki kılıf tanımayan barbarlığın küresel ölçekte genel “normal” haline almış olması da kötülüğün “sıradanlığını” göstermektedir. İkincisi, toplumsal anlamıyla kamusal alanda kişilerin sorun çözme yöntemi olarak birinci derecede şiddeti tercih etme halinin genelleşmiş olması da “sıradanlığın” bir başka boyutunu görünür kılmaktadır.
“Genelleşmiş kötülük” hali, saldırganlık, insan doğasından kaynaklanmaz, öğrenilmiş bir davranış biçimidir. Öğretilmiş saldırganlık ise sermaye karakterine içkindir.
Kapitalist sistemde kötülük genelleşir ve genelleştiği ölçüde “normalleşerek” “sıradanlaşır.” Bu sömürü ve tahakküm sisteminin beka ve sürdürülebilirlik ihtiyacı gereği böyle olur. Tahakküm, rekabet ve anarşi düzeni kapitalizmde örgütlenmiş şiddet yüceltilir. Eğitimde düşman imgesi, milliyetçilik, kahramanlık, şehitlik gibi değerler üzerinden şiddet kutsallaştırılır. Popüler kültür araçları şiddetin propagandasını yapar.
Küresel sermaye düzeni aynı zamanda savaş düzenidir. Savaş düzeninin en elverişli hem rıza hem de zor aracı ise militarizmdir. Militarizm kavramının sözcük anlamı orduculuk, askerciliktir. Ama militarizm hiyerarşi, disiplin, itaat, tek tipleştirme, biat, şehitlik ve gaziliği kutsama, ölme ve öldürmeyi yüceltme, şiddeti temel çözüm yönetimi olarak benimseme gibi askeri değerlerin toplumsal kabulüdür. Toplumun bu değerler temelinde dönüştürülmesi ve biçimlendirilmesi halidir. Militarizm, askeri değerlerin yüceltildiği bir ideolojidir, yapısallıktır ve uygulamalar bütünüdür.
Siyasal ve tarihsel olarak sınırlarına dayanmış durumdaki kapitalizm gelecek güvencesini militarist hegemonyayı pekiştirmekte buluyor. Çünkü, emperyalist kapitalizmin 21. yüzyıl başlarındaki çoklu krizi süreklilik halinde derinleşerek kronikleşmiştir. Kapitalizm bunalım düzenidir, ama günümüzdeki krizi özgün kılan salt birikim krizinin çok ötesinde olması, iktisadi alana sığmayan kapitalist toplumun tüm boyut, düzey, kurumsal yapı ve ilişkilerinde görülen çok katmanlı, sermaye uygarlığının tüm temel dayanaklarını sarsan bir tarihsel kriz olmasıdır. Bu nedenle sermaye, barış molalarının terkiyle paylaşım savaşlarının sürekliliğine muhtaçtır. Görülen odur ki, kapitalizm 21. yüzyılın koşullarına adapte edilmiş totaliter ve /veya faşist iktidarlara muhtaçtır. İşte böylesi bir tarihsel süreçte militarizm her dönemde olduğundan daha başat biçimde sermayenin en kullanışlı aparatı olarak hayatımızın merkezine oturtulmaktadır.
Militarist ideolojik hegemonya ile kötülüğün sıradanlaştırıldığı, savaşların sürekliliği içinde genelleştirildiği, çoklu şiddet araçlarıyla tahakküm ilişkisinin yaygınlaştırıldığı günümüzde, mevcut siyaset tarzıyla sermaye “kötülüğüne” karşı durabilmek mümkün değil. Genelleşmiş organize kötülüğe karşı duracak yaratıcı, dayanışmacı bir tarz-ı siyaset gerekiyor. Sosyalist hareket, içinde geçmişin mirasını da barındıran mevcut tarz-ı siyasetini sorgulayarak aşmak zorundadır.
Tarz-ı siyaset olarak kurtarıcılıktan kurtulmak
20. yüzyıl yaşanmış sosyalizm deneyleri esas olarak ikameci ve indirgemeci özellikleri haiz idi. Türkiye sosyalist hareketi de benzer özelliklere sahipti. Öncü parti anlayışı, partiyi sınıfın ve kitlelerin yerine ikame eden bir kavrayışla ele alındı. Kitleleri mücadelenin öznesi yapma yerine, kitleler adına öncü güç -kurtarıcı özne- olarak parti ikame edildi. Rüzgarın soldan estiği 1970’li yıllarda “kurtarıcı“ rol belli ölçülerde kitleyi arkasında toplamayı sağladı. Bunda bu topraklardaki geleneksel anlayışların güçlü olmasının da payı büyük. Geleneksel siyasal kültürle yetişmiş insanlar sorunlarını kendi irade ve mücadeleleriyle çözme bilincinden yoksundurlar. Bu anlayıştaki kitleye “biz sizi kurtaracağız” dediğinizde arkanıza dizilmezler, ama gerçekten faşistlere karşı nöbet tutup mahalleyi koruduğunuzda bir kısmı arkanızdan gelir. Ama bunun geleceği yoktur. Nitekim 12 Eylül 1980 darbesiyle “kurtarıcı” güç cezaevlerine doldurulduğunda yüzbinlerle ifade edilen kitlesellik birden yok oldu. Çünkü cesaret, kararlılık ve bilinçle mücadele edenler bertaraf edildi. Kitle kendi cesaret, irade, bilinç ve kararlılığıyla değil, kendi dışındaki cesaret ve iradenin peşinden gittiği için mücadeleyi sürdüremedi. Eğer 70’li yıllarda söz, yetki, kararın “kurtarıcılarda değil” kitlelerde olduğu örgütlenmeler geliştirilebilseydi her şey çok farklı olabilirdi. Bu gün bunlardan ders çıkarılmalı ve kitle adına gözü pek ve cesaretle mücadele değil, kitlenin cesaretli ve cüretli kolektif irade-politik özne haline gelebilmesi için çaba gösterilmelidir. Öncü güç sınıfın öncülerinden oluşabilmeli. İşçi sınıfı başta olmak üzere ezilenlerin politik özne olduğu örgütlülük yaşama geçirilmelidir. İşin özü, sosyalist hareket öncelikle kurtarıcılıktan kurtulmalıdır.
Aksi durumda kendini kurtarıcı, halkı kurtarılması gerekenler olarak görme hali, toplumsallaşmanın değil, “değerli” yalnızlıkların yolunu döşemeye devam edecektir. Hasbelkader elde edilen başarılar da sosyalizmin başarısı olamayacak ve özgür bir dünyaya açılan kapı işlevi göremeyecektir.
Taşıma ”dışarıdan” bilinç siyaseti
İşçi sınıfına dışarıdan bilinç götürme anlayışının yanlış kavranması da geleceği olmayan bir başka siyaset tarzını doğurmuştur. Bu siyaset tarzı, önce sosyalist örgütü inşa edip sonra sosyalist örgüt tarafından işçi sınıfı ve ittifaklarını örgütlemek gerektiği perspektifini üretmiştir. Ve sosyalist hareket geçmişte önce kendini sınıf dışında inşa edip, sonra sınıfı da siyasallaştırma tarzıyla hareket etti. Dolayısıyla işçi sınıfının siyasal bilincinin oluşumu/kazanılması kendini inşa ettiği kabul edilen sosyalist harekete ve hareketin organik aydınlarına “ihale” edildi. Komünist teorinin/ işçi sınıfının siyasal mücadelesinin teorisinin, aydınlar tarafından oluşturulabileceği mutlaklaştırıldı. Bunda doğruluk payı olmakla beraber, mutlaklaştırılması doğru değildi. Nitekim günümüzde sınıf bileşimi değişmiştir. İşçi sınıfının bir yanda kendi içinde eğitim düzeyi yükselirken, diğer yanda eğitimli küçük burjuva kesimler hızla proleterleşmektedirler. İşçi sınıfının siyasal bilincinin dışarıdan kazanılacağı böyle anlaşıldığı için, işçi sınıfının siyasallaşmasının asıl bağlamı büyük ölçüde ihmal edildi. Bu bağlam şudur: Politik sınıf bilinci işçiye ancak dışarıdan verilebilir, yani ekonomik mücadelenin dışından, işçilerle işverenler arasındaki ilişki alanının dışından verilebilir. Bu bilginin elde edilebileceği tek alan, bütün toplumsal sınıfların ve katmanların devlet ve hükümetle olan ilişkilerinin alanıdır, bütün sınıflar arasındaki karşılıklı ilişkilerin alanıdır.”2
Lenin’in ifade ettiği üzere, siyasal bilinç ancak iktisadi alanın, işçilerle işverenler arasındaki alanın dışından kazanılabilir. Burada “iç” olan sendikal alan ve sendikal örgüttür. Dışarısı ise aydınlar ve/veya sosyalist entelektüeller değil, bütün sınıfların kendi aralarındaki ve devletle ilişkisi alanıdır. Yani siyasal mücadele alanıdır.
İşçiler, sadece kendi iç alanlarında kalarak ve sadece işçiler içinde mücadeleyle siyasal bilinç düzeyine ulaşamazlar. Ancak, toplumun tüm sınıflarının durumları, sorunları ve talepleri konusunda sadece teorik değil, bizzat pratik ve kendi siyasal mücadele deneyimleriyle bilgilendikleri ve bu ilişkiler alanında var oldukları ölçüde siyasal bilinçle donanabilirler. Bunun içindir ki, bilincin dışarıdan kazanılması meselesinin özü, teorinin aydınlar tarafından oluşturulması ve işçi sınıfına götürülmesi meselesi değildir. İşin özü, işçi sınıfının sınıf bilincini, iktisadi mücadele yani işçilerle işverenler arasındaki ilişki alanının dışında, bütün sınıf ve katmanların devletle ve hükümetle ilişkisi alanında vereceği politik mücadeleyle kazanacağıdır.
Bu bağlamda geçmişte hatalı perspektifle üretilen siyaset tarzı terk edilmelidir. Sosyalist hareketin inşası ile işçi sınıfı hareketinin siyasallaşması eş zamanlı ve işçi sınıfı zemininde gerçekleşirken, işçi sınıfı partisi de işçi sınıfının içinden çıkan öncüler örgütü olarak vücut bulmalıdır.
Seyirlik ve gösteri siyaseti
Küresel ’köyümüzde’“Modern üretim koşullarının hâkim olduğu toplumların tüm yaşamı devasa bir gösteri birikimi olarak görünür. Dolaysızca yaşanmış olan her şey yerini bir temsile bırakarak uzaklaşmıştır… Dünyasal imajlardaki uzmanlaşma, aldatıcı şeyin hakikatle yüz yüze gelmekten kaçındığı özerkleşmiş imaj âleminde kendini tamamlanmış bulur. Genel anlamda gösteri, yaşamın somut tersyüz edilişi olarak, canlı olmayanın özerk devinimidir”3
Evet, içinde bulunduğumuz gösteri toplumunda toplumsal ilişkiler üretim üzerinden değil, görünüşler üzerinden kurulmaktadır. Sahici temas ve eyleme yerini görünüşler ve imgelerle temasa bırakmış durumdadır. Toplumsal ilişkiler seyirlik objeler üzerinden sürdürülür oldu. Böylesi gösteri ilişkileri sadece günlük yaşamımızı değil, toplumsal mücadele yaşamımızı da belirler hale geldi. Protesto mitingine gitme, yerini dijital imza kampanyalarına imza vermeye, yürüyüşlerde slogan atmak yerini, sloganı tweet ve re-tweet etmeye, reel katılım ve omuzdaşlık yerini facebook paylaşımlarını etiketlemeye bırakmış ve beğeni emojisi dayanışma imgesine dönüşmüş durumda. Sanal dünya etkinlikleri küçümsenemez. Ama eyleme halini sanal dünya platformlarına sıkıştırmak da asla ve asla kabul edilemez.
Eylem hali sanal dünya imgelerine terk edilirken, gerçek dünyadaki eyleme hali de görünürlüğe indirgenmiş bulunuyor. Basın açıklamalarında 5-6 kişilik toplulukların her birinin elinde boylarının iki katı yelken bayraklar, yürüyüşlerde rüzgarla mücadele eden ve topluluğun kapladığı metre kareden büyük pankartlar, örgütlerin görünür olma yarışının simgeleri haline gelmiş durumda. Görsel yarışı, içeriği ikincilleştirirken, dayanışmayı zayıflatmakta ve rekabet öne çıkmakta. Ortak bir basın açıklaması için günlerce içerikten çok, örgüt pankart ve bayrağı getirip getirmeme tartışılabilmekte. Dolayısıyla verili durumda karşı devrim cephesini hedef alan sahici mücadele ve kitle çizgisi silikleşirken, var olduğunu gösterme kaygısı galebe çalmış bulunuyor.
Bir yönüyle kurtarıcılık ve görünürlük siyasetinin de tezahürü olan bir başka seyirlik tarz-ı siyaset pratiği ise, kitleleri seyirci edilgenliğine indirgeyen siyaset tarzıdır. Bu tarz ile siyaset, kitlelere sunulan bir seyir objesine dönüştürülmekte. Panel ve konferans türü etkinlikler ünlüler geçidine dönüşürken, panellerin gücü kitle katılımı ve iradesini yansıtmakla değil, kitlenin en çok alkışlayacağı “tanınmış” aktörü sahneye çıkarmakla ölçülür oldu. Bu tarzda aydın/entelektüel figürler işçi sınıfının-kitlenin-halkın içinden çıkan birikimli öncüler değil, küçük burjuva kökenli “ünlüler” olmakta. Bunların çoğunu da, sınıfın organik aydınları değil, ”bağımsız” akademisyen olarak pozisyon tutanlar oluşturmakta. Dün aydınlar-akademisyenler siyasal örgütlere bakarken, bugün siyasal örgütler akademisyenlere bakar oldu. Bu siyaset tarzında kitleler, mücadelenin öznesi, kolektif kararların ve iradenin sahibi değil, edilgen ve onaylayıcı izleyici durumunda kalmaktadır. Neyin söylendiğinden bağımsız olarak “ünlüler” siyaseti burjuva siyaset tarzıdır. Bunun sosyalist siyaset adına yapılması yaman bir çelişkidir. Zira burjuva politikacıları kitleyi siyasetin öznesi yapmamayı önemserlerken, sosyalistler ise siyasetin öznesinin işçi sınıfı ve ezilen kitleler olmasını önemsemek durumundadır.
Seyirlik siyasetin bir başka biçimi olarak, sembollerle sınırlı siyaset tarzı karşımıza çıkmakta. Bugün sokak siyaseti etkisini yitirmiş ise, bunda dijital mecranın sembolik siyasetinin dayanılmaz hafifliğinin de etkisi vardır. Zalimle “göğüs göğüse” mücadeleyle zulme karşı çıkmak ikincilleşirken, karşı çıkma hali, sanal performans gösterilerine dönüşmüş ve “mış” gibi yapmak öne çıkmış durumda.
“Yasak savma” ya da “görev” siyaseti
Yukarıda ifade edilen negatif tarzı siyasetle iç içe geçmiş bir başka tarz da görev siyasetidir. Türkiye sosyalist hareketi sonuç alıcılığı ve etki gücü olan eylemlilikler ve örgütlülükten uzaklaşmış bulunuyor. Hep aynı “kadrolu” eylemciler belirli mekanlara sıkıştırılmış 50-100 kişilik basın açıklaması siyaseti yapmaktadır. Adına emek ve demokrasi güçleri denen yapılar ya da onlarca parti ve siyasi örgütün yer aldığı “devrimci platform” denen yapılar, 50 kişi ile görev ritüeli olarak sıkıştırılmış alanlara çıkıyorlar. Bu görev siyaseti istisna değil genel hal almış bulunuyor. Bunun yerine kitlelerle doğrudan temas asıl hale gelmek durumundadır. Bu gün onlarca örgüt 100 kişilik basın açıklaması yerine bir mahalleye gidip mahallede basın açıklaması konusunu temas ettiği kişilere anlatsa onların görüşlerini dinlese ve bunu ısrarlı biçimde sürdürse hem kitleselleşmenin, hem de kitlelerin politik özne olarak siyaset alanına çıkmalarının yolu açılır. 12 Eylül öncesi siyaset tarzı kitleyi kurtarılacaklar olarak görme hatası dışında doğruydu. Fabrikada, mahallede, okulda siyaset yapılmaktaydı. Tekrar “yasak savma siyasetinden”, kitlenin politik özneye dönüşmesi siyasetine kitle içinde çalışma siyasetine dönmek gerek.
Politik özne siyasetine dönüş zorunluluğu
Sosyalist hareket bugün, tarihsel ve siyasal sorumluluğunun bilinciyle davranmak zorundadır. Bunun için enternasyonal görevlerini yerine getirmek, sermayenin küresel kötülükleriyle baş edebilmek, faşizmi yenip barış ve demokrasiyi inşa edebilmek; giderek sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız ve devletsiz özgür üreticiler toplum mücadelesi adına mevcutların ortak mücadele ittifakını kurabilmek yetmez. Siyaset tarzını değiştirmek gerekir. Sosyalist hareket ancak kurtarıcılık siyasetinden, kitleyle bütünleşme ve kitlenin politik özne olması siyasetine; kitleyi siyasetin izleyici nesnesi konumuna indirgeyen seyirlik gösteri siyasetinden, kitlenin söz, yetki, karar sahibi olduğu siyasete; kitleden kopuk yasak savma siyasetinden, kitleyle hemhal olma siyasetine dönmekle; siyasal olanı toplumsallaştırmak ve toplumsal olanı siyasete içerecek siyaset tarzını radikal bir dönüşümle pratikleştirme üzerinden örülecek ortak mücadele ittifakıyla hedefe kararlı adımlarla yürüyebilir.
