Son açıklanan veriler Türkiye ekonomisinin 2025 yılında yüzde 3.6 büyüdüğünü gösteriyor. Ancak büyümenin kaynaklarına, bölüşüm göstergelerine ve cari dengedeki gelişmelere baktığımızda, ekonomideki kırılganlıklar ortaya çıkıyor. Dahası, ABD ve İsrail’in İran’a saldırıları sonrasında Ortadoğu’da büyüyen savaş, enerji fiyatları, ticaret hacmi ve turizm gelirleri gibi çeşitli kanallardan yeni şoklar yaratabilir.
Bu yazıda, geçtiğimiz hafta açıklanan büyüme, bölüşüm ve cari denge verilerini ele alarak savaşla birlikte artan jeopolitik risklerin para politikası üzerindeki olası etkilerine değineceğim. Kısacası, savaşın gölgesinde Türkiye ekonomisinin gidişatı, bu yazının konusunu oluşturuyor.
İç talep temelli büyümenin sınırları
2025 yılındaki büyümenin bileşimine bakıldığında ilk dikkat çeken nokta, ekonominin esas olarak iç talep sayesinde büyüyor olması. Harcama kalemlerine göre yapılan hesaplamalarda hane halkı tüketiminin büyümeye yaklaşık 3.7 puan katkı yaptığı görülüyor. Yatırımların katkısı ise yaklaşık 1.4 puan düzeyinde kalıyor. TL faizlerinin yüksek seyrettiği bir dönemde yatırımların sürmesi, bu yatırımı yapanların döviz biçiminde kredi kaynaklarına erişimi olan büyük sermaye kesimlerinden geldiği izlenimini uyandırıyor.
Buna karşılık net ihracat büyümeyi negatif etkiliyor ve büyümeyi yaklaşık 1.3 puan aşağı çekiyor. Bu tablo Türkiye ekonomisinin klasik bir sorununu yeniden ortaya koyuyor: İthalata bağımlı üretim yapısı nedeniyle ekonomi büyüdükçe ithalat artıyor ve dış denge hızla bozuluyor.
Sektörel büyüme verileri de bu yapıyı doğruluyor. İnşaat sektörü yüzde 10’un üzerinde büyüyerek açık ara en hızlı büyüyen sektör konumunda. Hizmetler sektörü daha sınırlı bir büyüme sergilerken sanayi büyümesi yüzde 3 civarında kalıyor. Tarım ise ciddi bir daralma yaşıyor.
Tarımın yüzde 9’a yakın daralması özellikle dikkat çekici. Çünkü gıda fiyatlarının kontrol altına alınamadığı bir dönemde bu gelişme gıda arzının daha da azalması anlamına geliyor. Bir başka ifadeyle, ekonomi yönetiminin faiz artışlarını enflasyonla mücadeledeki ‘rasyonel yol’ olarak benimsemesinin ne kadar yetersiz bir yaklaşım olduğu ortaya çıkıyor. Tarım çok daha yapısal bir değişimle ve piyasa mekanizmasının insafına bırakılmadan yapılacak bir planlama ile düzenlenmedikçe, gıda fiyatları enflasyonu yukarı çekmeye devam edecektir.
Bu tablo üretken sektörlere dayalı bir büyümeden çok iç talep ve inşaat merkezli bir büyüme modelini işaret ediyor. Türkiye ekonomisinin 2000’li yıllardan beri oluşan büyüme dinamikleri düşünüldüğünde, bu çok da şaşırtıcı değil.
Bölüşüm dinamikleri
Büyümenin nasıl paylaşıldığı sorusu da en az büyümenin kendisi kadar önemli. Son açıklanan milli gelir verileri ücretlerin ekonomiden aldığı payın yeniden gerilediğini gösteriyor.
Uzun dönemli verilere bakıldığında ücret payının 2000’li yılların başında yüzde 30 civarında olduğu, daha sonra dalgalı bir seyir izlediği görülüyor. En dikkat çekici kırılma ise son yıllarda yaşandı. Ücretlerin milli gelir içindeki payı 2022’de yüzde 24.8’e kadar düşmüştü. Bu, son yılların en düşük seviyelerinden biriydi. 2023 seçimlerine giderken görülen toparlanma 2024 yılında yüzde 34.7’ye kadar yükseldi. Ancak son veri ücret payının yeniden yüzde 33.7’ye gerilediğini gösteriyor.
Başka bir ifadeyle son yıllarda büyümenin bölüşüm sonuçları oldukça eşitsiz. Emek gelirleri ekonomideki toplam değer artışından sınırlı pay alırken şirket kârları çok daha güçlü bir artış gösteriyor.
Dış denge ve kırılganlık
Türkiye ekonomisinin bir diğer temel kırılganlığı dış denge. Cari açık verileri son iki yılda ilginç bir eğilim gösteriyor.
2023 yılında cari açık milli gelirin yüzde 5’ine yaklaşan oldukça yüksek bir seviyedeydi. Zaten iktidarı ekonomi yönetiminde değişiklik yapmaya zorlayan gelişme temel olarak bu dışsal kısıttı. Daha sonra ekonomi politikalarındaki değişim ve iç talepteki yavaşlama ile birlikte cari açık hızla geriledi. 2024 boyunca cari açık yüzde 1’in altına kadar düşen bir patika izledi.
Ancak 2025 verileri cari açığın yeniden yükselmeye başladığını gösteriyor. Yılın son çeyreğinde açık tekrar yüzde 1.6 seviyesine çıkmış durumda. Bu tablo Türkiye ekonomisinin klasik büyüme kısıtını yeniden hatırlatıyor. Ekonomi büyüdüğünde dış açık artıyor, ekonomi yavaşladığında ise dış denge düzeliyor. Bu nedenle büyüme ile dış denge arasında yapısal bir gerilim bulunuyor.
Ortadoğu’nun ekonomik önemi
Bu kırılganlıkların üzerine bir de jeopolitik riskler ekleniyor. Türkiye’nin Ortadoğu ile ticaret hacmine bakıldığında bölgenin ekonomik açıdan ne kadar önemli olduğu açıkça görülüyor. Irak yaklaşık 14 milyar dolarlık ticaret hacmi ile Türkiye’nin bölgedeki en büyük ticaret ortaklarından biri. Birleşik Arap Emirlikleri ile ticaret hacmi yaklaşık 19 milyar dolar seviyesinde. Suudi Arabistan ve Mısır ile ticaret de 7-8 milyar dolar civarında. Başka bir ifadeyle Ortadoğu yalnızca siyasi olarak değil ekonomik olarak da Türkiye için kritik bir bölge.
Bu nedenle Ortadoğu’daki savaş, ticaret kanalından Türkiye ekonomisini etkileyebilir. Ekonominin ikinci etkileneceği kanal, turizm sektörü. Turizm önemli, çünkü 50 milyar doları aşan bir hacme sahip. Savaş konjonktürü ile gerileyen turizm gelirleri, cari denge ve döviz üzerinde baskı oluşturabilir. Ancak bu iki kanalın yanında, enerji fiyatlarından gelen etki, kısa dönemde en önemlisi olabilir.
Enerji fiyatları ve yeni şok riski
Bu noktada petrol ve enerji fiyatlarının olası yükselişi kritik bir risk haline geliyor.
Ortadoğu’da savaşın genişlemesi ve uzun sürmesi durumunda petrol fiyatlarında yeni bir sıçrama yaşanması oldukça olası. Türkiye gibi enerjide ithalata bağımlı bir ekonomi için bu gelişme çok boyutlu bir şok yaratabilir.
Enerji fiyatlarının yükselmesi ilk olarak üretim maliyetlerini artırır. Sanayi üretiminden ulaştırmaya kadar pek çok sektörde maliyetler yükselir. Bu maliyet artışı kısa süre içinde fiyatlara yansır. Buna, fiyat belirleme gücü olan firmaların kârlarını artıracak şekilde gerçekleştirecekleri fiyatlama davranışlarını eklediğimizde, enerji fiyatındaki şok, firma kârlılıklarını artıran ve enflasyonu yukarı iten bir dinamik haline gelebilir.
Ancak enerji fiyat şokunun etkisi yalnızca enflasyonla sınırlı değildir. Aynı zamanda ekonomik büyümeyi de aşağı çekebilir. Çünkü yüksek enerji maliyetleri hem üretimi pahalılaştırır hem de hane halkı gelirlerinin satın alma gücünü azaltır. Yani, enerji fiyatlarındaki şok tıpkı 2022’deki savaş konjonktüründe olduğu gibi firma kârlılıklarının arttığı ve reel ücretlerin gerilediği bir süreç doğurabilir.
Bu iki etkinin aynı anda ortaya çıkması ekonomide stagflasyonist bir risk yaratır. Yani enflasyon yükselirken büyüme hız kesebilir.
Para politikasının sıkışması
Tüm bu sıraladıklarım, Türkiye’nin izlediği istikrar programı açısından ciddi sorunlar doğuruyor. Geçtiğimiz hafta faiz koridorunda görülen faiz artışı bu bağlamda okunmalı. Merkez Bankası politika faizini ve üst bantları yükselterek finansal istikrarı korumaya çalışıyor. Bu tür faiz artışları bir yandan enflasyonu kontrol altına almayı hedefler. Ancak diğer yandan kredi maliyetlerini yükselterek ekonomik faaliyeti yavaşlatabilir.
Eğer enerji fiyatlarında ciddi bir yükseliş yaşanırsa para politikası daha zor bir dengeyle karşı karşıya kalabilir. Enflasyon yükselirken büyümenin yavaşladığı bir ortamda faiz indirimlerinin duraksaması riski ortaya çıkabilir. Ek olarak, TL’nin değersizleşmesini sınırlamaya yönelik olarak rezervlerin kullanılması, hemen olmasa da, savaşın sürmesi durumunda yeni riskler yaratabilir.
Kırılgan bir denge
Bütün bu veriler birlikte okunduğunda Türkiye ekonomisinin kırılgan bir denge üzerinde büyüdüğü görülüyor. Ekonomi tamamen durgunluğa girmiş değil; büyüme iç talep ve inşaat ağırlıklı bir yapıya dayanıyor. Dış denge kırılgan kalmaya devam ediyor. Bölüşüm dinamikleri ise emek aleyhine işliyor.
Ortadoğu’daki savaşın çeşitli kanallardan yaratabileceği yeni şoklar, bu dengeleri daha da zorlayabilir. Böyle bir senaryoda Türkiye ekonomisi aynı anda hem yüksek enflasyon hem de düşük büyüme ile karşı karşıya kalabilir. Bu, iktidarın hiç de istemeyeceği bir sonuç elbette. Hem de seçimler 2027’de gerçekleşecekse.
Bu nedenle önümüzdeki dönemin temel ekonomi-politik sorusu, savaşın gölgesinde hem enflasyonu kontrol altına alan hem de büyümeyi sürdüren bir dengenin nasıl kurulacağı olacak.
