Orta Doğu siyasetinde bazı aktörler vardır ki, kriz zamanlarında vazgeçilmez ilan edilir; fakat kriz geçip dengeler yeniden kurulduğunda bir anda yalnız bırakılır. Kürtler, özellikle son on yılda bu döngüyü en açık biçimde yaşayan halklardan biri oldu. Özellikle Suriye sahasında yaşananlar, bölgesel ve küresel güçlerin Kürtlere bakışındaki pragmatizmi bütün çıplaklığıyla ortaya koydu.
Suriye’deki “stratejik müttefiklik” gerçeği
Suriye iç savaşının en kritik dönemlerinde Kürt güçleri, uluslararası koalisyonun sahadaki en etkili müttefiklerinden biri olarak görüldü. Özellikle IŞİD karşı yürütülen mücadelede Kürt güçleri sahada belirleyici rol oynadı. Bu süreçte ABD öncülüğündeki koalisyonun en yakın yerel ortağı ise Suriye Demokratik Güçleri (SDG) oldu.
Bu ittifak sahada önemli sonuçlar doğurdu. 2019’da IŞİD’in son büyük kalesi olan Baghuz’un düşmesi, bu iş birliğinin en somut başarısıydı. Ancak bu askeri başarı, Kürtlerin uzun vadeli siyasi statüsünü garanti altına almadı.
Aksine, sahadaki gerçeklik bir kez daha şu soruyu gündeme getirdi: Büyük güçler için Kürtler gerçekten stratejik ortak mıydı, yoksa yalnızca belirli bir dönemin “kullanışlı aparatı” mı?
Büyük güçlerin değişen öncelikleri
Uluslararası siyasette kalıcı dostluklardan ziyade kalıcı çıkarların belirleyici olduğu sık sık söylenir. Kürtler açısından bu söz, Suriye sahasında acı bir deneyime dönüştü.
2019’da Trump yönetiminin Suriye’nin kuzeyinden asker çekme kararı, dengeleri bir anda değiştirdi. Bu kararın ardından Türkiye’nin başlattığı Barış Pınarı Harekâtı bölgedeki güç dengelerini dramatik biçimde etkiledi.
Bir anda ortaya çıkan tablo, Kürtlerin ne kadar kırılgan bir güvenlik mimarisine sahip olduğunu gösterdi. Eğer uluslararası tepkiler ve diplomatik baskılar devreye girmeseydi, kuzeydoğu Suriye’deki Kürt bölgelerinin çok daha ağır bir askeri ve insani krizle karşı karşıya kalması ihtimali oldukça güçlüydü.
Bu durum yalnızca askeri bir risk değildi; aynı zamanda siyasi meşruiyet meselesiydi. Kürtlerin bölgede kurmaya çalıştığı idari yapı, uluslararası tanınırlıktan yoksun olduğu için büyük ölçüde güç dengelerine bağlı bir statüye dayanıyordu.
İran’daki son gelişmeler ve yeni jeopolitik risk
Bölgesel dengeleri etkileyen bir diğer önemli ülke ise İran. Son dönemde İran’ın askeri ve güvenlik altyapısını hedef alan gelişmeler, bölgedeki güç dengelerini yeniden tartışmaya açmış durumda.
Özellikle ABD ve İsrail tarafından gerçekleştirildiği belirtilen ortak operasyonlar ve hava saldırıları, İran’ın bazı askeri noktalarını hedef aldı. Bu saldırılarda İran’ın üst düzey askeri kadrolarından bazı isimlerin hayatını kaybettiği yönünde bilgiler uluslararası kamuoyuna yansıdı. İran’ın askeri yapısında merkezi bir rol oynayan Devrim Muhafızları içinde de ciddi kayıplar yaşandığı ifade ediliyor.
Bu gelişmeler, İran’ın güvenlik mimarisinde yeni bir kırılganlık yaratırken, bölge genelinde olası senaryoları da yeniden gündeme getiriyor. Orta Doğu’daki birçok kriz gibi bu gelişmeler de yalnızca iki ülke arasındaki bir askeri gerilim olarak kalmayabilir; farklı aktörleri ve etnik toplulukları da dolaylı biçimde etkileyebilir.
Bu süreçte İran’ın batısındaki Kürt bölgeleri de dikkatle izlenen alanlar arasında. İran Kürdistanı olarak bilinen bölgelerde farklı Kürt siyasi ve silahlı yapıların uzun süredir varlık gösterdiği biliniyor. Bölgedeki bazı Kürt savaşçı gruplarının gelişmeleri yakından takip ettiği ve olası bir güç boşluğu ihtimaline karşı tetikte olduğu ifade ediliyor.
Ancak bu noktada kritik soru şudur: Kürtler bu tür jeopolitik kırılma anlarında nasıl bir strateji izlemelidir?
Tarihsel deneyim gösteriyor ki, bölgesel krizler çoğu zaman kısa vadede fırsat gibi görünse de uzun vadede büyük riskler de barındırır. İran’da olası bir iç istikrarsızlık ya da askeri zayıflama senaryosu, Kürtler için hem yeni siyasi imkanlar hem de ciddi güvenlik tehditleri doğurabilir.
Bu nedenle Kürt siyasetinin bu tür gelişmelere yaklaşırken aceleci değil, son derece dikkatli ve stratejik davranması gerekir. Bölgesel güçlerin rekabeti içinde erken pozisyon almak yerine, dengeleri dikkatle izleyen ve kendi toplumsal çıkarlarını önceleyen bir yaklaşım çok daha sürdürülebilir olabilir.
“Dış güçlerin aparatı” söylemi ve politik gerçeklik
Bölgedeki bir diğer tartışma ise Kürt hareketlerinin sık sık “ABD veya İsrail’in aparatı” olmakla suçlanmasıdır. Özellikle Türkiye’deki siyasi söylemde zaman zaman Kürt hareketleri ABD ve İsrail ile ilişkilendirilerek meşruiyetsiz gösterilmeye çalışılıyor.
Oysa Orta Doğu’nun jeopolitik gerçekliği çok daha karmaşıktır. Bölgedeki hemen hemen bütün aktörler devletler dahil uluslararası güçlerle farklı düzeylerde ilişkiler kurmaktadır. Bu ilişkiler çoğu zaman ideolojik değil, stratejik ve konjonktüreldir.
Kürtlerin IŞİD’e karşı mücadelede uluslararası koalisyonla iş birliği yapması da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bu iş birliği, Kürtlerin ideolojik olarak başka devletlerin “uzantısı” olduğu anlamına gelmez; daha çok ortak bir tehdide karşı ortaya çıkan taktiksel bir ittifakı ifade eder.
Aynı şekilde Kürtlerin herhangi bir küresel gücün politik projesine indirgenmesi de gerçekçi değildir. Kürt hareketleri farklı ülkelerde farklı siyasi çizgilere sahip çok sayıda yapıdan oluşur ve her biri kendi yerel koşullarına göre politika üretir.
Coğrafyanın belirlediği kader
Kürtlerin karşı karşıya olduğu en temel gerçeklik ise coğrafyadır. Kürt nüfusu dört büyük devletin sınırları içinde yaşıyor: Türkiye, İran, Irak ve Suriye.
Bu coğrafi durum Kürt siyasetini kaçınılmaz olarak çok katmanlı bir denklemin içine yerleştiriyor. Bir ülkedeki gelişme diğer ülkedeki dengeleri doğrudan etkileyebiliyor. Bu nedenle Kürt siyaseti yalnızca askeri güç veya uluslararası ittifaklar üzerinden değil, aynı zamanda bölgesel dengeleri gözeten daha geniş bir stratejik perspektif üzerinden yürütülmek zorunda.
Politik aklın gerekliliği
Bu noktada Kürt siyasetinin önünde önemli bir stratejik tercih bulunuyor. Bölgesel güç mücadelelerinde hızlı kazanımlar elde etmek için büyük aktörlerle kısa vadeli ittifaklara girmek cazip görünebilir. Ancak bu tür ittifakların sürdürülebilirliği çoğu zaman sınırlıdır.
Dolayısıyla Kürt hareketlerinin kendilerini yalnızca askeri veya taktiksel bir müttefik konumuna sıkıştırmaması gerekiyor. Bunun yerine uzun vadeli siyasi meşruiyet, diplomatik ağlar ve kurumsal kapasite inşa etmek çok daha kritik.
Başka bir ifadeyle mesele yalnızca sahada güç kazanmak değil, aynı zamanda o gücü uluslararası hukuk ve diplomasi içinde kalıcı bir statüye dönüştürebilmektir.
Sabır, strateji ve meşruiyet
Orta Doğu’da güç dengeleri sürekli değişiyor. Dün vazgeçilmez görünen müttefikler bugün gözden çıkarılabiliyor. Kürtlerin son yıllarda yaşadığı deneyimler bu gerçeği net biçimde ortaya koydu.
Bu nedenle Kürt siyasetinin önündeki en önemli görev, kısa vadeli askeri ittifaklardan ziyade uzun vadeli siyasi stratejiler geliştirmektir. Meşruiyetini yalnızca sahadaki güçten değil, diplomatik ilişkilerden, uluslararası hukuktan ve bölgesel uzlaşılardan alan bir politika, Kürtlerin geleceğini çok daha sağlam temellere oturtabilir.
Aksi halde tarih, aynı döngüyü tekrar tekrar üretmeye devam edecektir: kriz zamanlarında alkışlanan, kriz sona erdiğinde ise unutulan bir “müttefik”.
