Close Menu
Siyasi HaberSiyasi Haber

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    Rojava hakikatinin ışığında 6 – AKP-MHP İktidar Bloku’ndan kurtulmadan bölge ve ülkede barış mümkün değildir

    16 Mart 2026

    Alevi Kültür Dernekleri kongresini tamamladı: Genel Başkan yeniden Seher Şengünlü Yılmaz

    16 Mart 2026

    Salih Müslim’in cenaze töreninden kareler: Kobani’de son veda

    16 Mart 2026
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Bluesky
    Siyasi HaberSiyasi Haber
    • Güncel
      • Ekonomi
      • Politika
      • Dış Haberler
        • Dünya
      • Emek
      • Kadın
      • LGBTİ+
      • Gençlik
      • Ekoloji ve Kent
      • Haklar ve özgürlükler
        • Halklar ve İnançlar
        • Göçmen
        • Çocuk
        • Engelli Hakları
      • Yaşam
        • Eğitim
        • Sağlık
        • Kültür Sanat
        • Bilim Teknoloji
    • Yazılar

      Rojava hakikatinin ışığında 6 – AKP-MHP İktidar Bloku’ndan kurtulmadan bölge ve ülkede barış mümkün değildir

      16 Mart 2026

      Kötülüğün sol hali

      16 Mart 2026

      Türkiye’de borç ekonomisi ve kredi kartı kapitalizmi

      15 Mart 2026

      Oğuzhan Müftüoğlu’na kamuoyu önünde sitem

      14 Mart 2026

      Rojava hakikatinin ışığında 5 – İktidar Bloku hak vermeye nasıl mecbur bırakılır?

      13 Mart 2026
    • Seçtiklerimiz

      Ezber hayatı karşılar mı?

      12 Mart 2026

      Savaş Türkiye ekonomisini nasıl etkileyecek?

      8 Mart 2026

      Tekno-faşizm, ırkçılık ve “IQ genetiği”

      6 Mart 2026

      Varlık adı önceler

      5 Mart 2026

      ABD-İsrail’in İran saldırısı uluslararası sistemin krizini ortaya çıkardı

      4 Mart 2026
    • Röportaj/Söyleşiler

      HRANA: İran’daki protestolarda binlerce kişi öldürüldü, yüzlerce çocuk gözaltına alındı

      25 Şubat 2026

      Hatimoğulları: “Halk erken seçim isterse, biz hazırız; mobilizasyon kapasitesi en yüksek partiyiz”

      19 Şubat 2026

      Maden işkolunda bir kadın sendikacı

      15 Şubat 2026

      Epstein dosyası yeniden açılırken, Burak Oğraş’ın babası konuştu: “Oğlum otelde gördükleri yüzünden öldürüldü”

      10 Şubat 2026

      Musa Piroğlu: Halep’te yaşananlar, barış beklentilerinin ciddi biçimde zedelendiğini göstermiştir

      14 Ocak 2026
    • Dosyalar
      • “Süreç” ve Sol
      • 30 Mart Kızıldere Direnişi
      • 8 Mart Dünya Kadınlar Günü 2022
      • AKP-MHP iktidar blokunun Kürt politikası
      • Cumhurbaşkanlığı Seçimleri
      • Ekim Devrimi 103 yaşında!
      • Endüstri 4.0 üzerine yazılar
      • HDK-HDP Tartışmaları
      • Kaypakkaya’nın tarihsel mirası
      • Ölümünün 69. yılında Josef Stalin
      • Mustafa Kahya’nın anısına
    • Çeviriler
    • Arşiv
    Siyasi HaberSiyasi Haber
    Anasayfa » Rojava hakikatinin ışığında 6 – AKP-MHP İktidar Bloku’ndan kurtulmadan bölge ve ülkede barış mümkün değildir

    Rojava hakikatinin ışığında 6 – AKP-MHP İktidar Bloku’ndan kurtulmadan bölge ve ülkede barış mümkün değildir

    ERDAL KARA yazdı: Hiç zaman geçirmeksizin AKP-MHP Bloku’nu iktidar katından indirme arzusuna sahip bütün güçleri bir anti-faşist blokta birleştirerek mücadeleye sevk etmeksizin ne Türkiye demokratikleştirilebilir ne de Ortadoğu’daki herhangi bir mevzi orta vadede kalıcı kılınabilir. AKP-MHP Bloku iktidar katından indirilmeden ne bölgede ne de Türkiye’de barış mümkün değildir.
    Erdal Kara16 Mart 2026
    Facebook Twitter Pinterest LinkedIn WhatsApp Reddit Tumblr Email
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email

    Hukuki kurumsallaşma sürecini neredeyse tamamlamış olsa da toplumu korporatist bir kalıba dökerek süreci hitama erdirip açık İslami faşist bir diktatörlük tesis etmek isteyen AKP-MHP İktidar Bloku’nun bugünün aktüalitesinde sistematik olarak baskı altına alarak tasfiye etmek istediği güçler kimler ise, onları birleşik bir mücadele hattında birleştirerek iktidarın temellerini sarsarsanız İktidar Bloku’nun dizleri titreyecektir. Bu yapılmadan hiçbir demokratik ilerleme sağlanamayacağı gibi, bölgede ve ülkede “barış”a yaklaşmanın yolu da buradan geçiyor. Mesele bu sadelikte, bu basitlikte.

    Toplumu korporatist bir kalıba dökmeyi engelleyen iki temel toplumsal dinamiği kısaca irdeleyelim.

    Öncelikle Türkiye’nin politik bilinci en yüksek kesimini oluşturan Kürtler. Aynı zamanda toplumsal muhalefetin en örgütlü kesimi onlar. Bütün baskılara rağmen örgütsel yapılanmalarını ortadan kaldırmak mümkün olmuyor. Diğer engel, Türkiye’de bir döneme damga kurmuş aydınlanma geleneğinin bakiyesi olan insan potansiyeli. Seküler hayat tarzından taviz verme niyetinde olmayan on milyonlarca çeşitli milliyetten yurttaş.

    Türkiye’de Kürt Hareketi, Kürt ulusal bilincini güçlendirerek kuvveden fiile çıkarmakla kalmadı aynı zamanda farklı bir form altında inşa da etti[1]. Böylelikle Kürtler 1980’lerin sonundan itibaren Türkiye’nin en belirleyici toplumsal dinamiği/dinamiklerden biri haline geldiler.

    Seküler yurttaş militarizmin sivil ayağı haline getirilmek istendi

    “Seküler hayat tarzından taviz verme niyetinde olmayan on milyonlarca çeşitli milliyetten yurttaş”ın bir toplumsal dinamik olarak cisimleşmesi, AKP’nin iktidara gelmesinin ardından Genelkurmay’ın yönlendiriciliğiyle gerçekleştirildi. 2002-2010 yılları arasını kapsayan bu süreçte militarizm AKP’yi iktidar katından indirebilmek için bu toplumsal dinamiği sahaya sürdü. Bu dönemde söz konusu dinamiğin politik yönelimi, çatırdayan askeri vesayet rejiminin yeniden ihya edilmesi yönündeydi. Tarihin tekerleğinin geriye döndürülme çabasıydı bu. Bu çaba, söz konusu konjonktürde ancak askeri darbe yoluyla realize edilebilirdi. Bu başarılabilseydi eğer, söz konusu dinamik darbenin sivil toplumsal dayanağını oluşturacak, darbe iktidar katında oturduğu sürece söz konusu dinamik her geçen gün daha militarist, daha gerici bir nitelik kazanacaktı.

    Gezi İsyanı seküler yurttaşın siyasal niteliğini dönüştürüyor

    2010 Anayasa Referandumu’nun ardından AKP eliyle rejimin otoriterleşme yöneliminin gittikçe artması söz konusu dinamiğin niteliğini de değiştirmeye başladı. Gezi isyanı sıçramalı bir nitelik değişikliğine yol açtı. Tarihin cilvesi işte… Birkaç yıl önce olası bir askeri darbenin sivil toplumsal dayanağı olmaya namzet bir toplumsal dinamik, bu kez çok katmanlı özgürlükçü bir toplumsal dinamik olarak tarih sahnesine çıkıyordu. Rojava Devrimi’ne yönelik saldırı esnasında tanık olduğumuz gibi milliyetçi virüs bu toplumsal dinamiğin saflarında zaman zaman bulanıklıklara yol açıyor olsa da AKP-MHP Bloku iktidarını sürdürdüğü müddetçe bu dinamiğe rengini veren esas nitelik Gezi’den beri özgürlükçülüktür.

    Milyonlarca kadının cendereye sokulma girişimine karşı olası isyanı, Cumhuriyet aydınlanmasının bugünün toplumsal sosyolojisini şekillendiren görüngelerinden belki de en önemlisidir. Gezi İsyanı günlerinde, her fırsat bulduklarında, ciğerlerine dünyanın en temiz havasını soluyormuşçasına, on binlerce insanın “Şerefine Recep!” diye avazı çıktığı kadar bağırması bu tarihsel bakiyenin dışa vurumudur.

    AKP-MHP İktidar Bloku bütün çabasına rağmen Gezi’den bugüne toplumu arzu ettiği kalıbın içine sokma beceresini gösteremedi. Lokal, geçici, arızi, sektörel olsa da bir direnişin yerini bir başkası, bir itirazın yerini bir başkası alıyor, rejim boyun eğmiş toplum tahayyülünü bir türlü gerçekleştiremiyor. Gezi’den bugüne toplumsal yaşam alanlarından fışkıran direniş dinamiklerinin esas zaafı birleşik bir mücadele düzeyine sıçrayamıyor oluşları. 19 Mart yargı darbesinin ardından CHP’nin gösterdiği ve göstermeye devam ettiği direniş tecrübesi, muhtemelen önümüzdeki dönemde birleşik bir mücadelenin şekillenme sürecini de kolaylaştıracak.

    Rejim potansiyel muhalefet dinamiklerini bastırarak, olmuyorsa denetim altına alarak sivil toplumu korporatist biçim altında örgütleme amacına ulaşamadı. Rejimin hukuki yapısıyla çelişen mevcut sivil toplum gerçekliği İslami Faşist rejimin tersinmez biçimde yerleşerek kalıcılaşmasının esas engeli olmaya devam ediyor.

    Türkiye’yi geleceğe taşıyacak esas kuvvet

    Türkiye’yi geleceğe taşıyacak esas kuvvet bu iki toplumsal dinamiktir. Bu iki toplumsal dinamik, işçi sınıfının, köylülüğün, kadınların, gençlerin en drijan unsurlarını bünyesinde barındırıyor. Bu ne kadarsa o kadar, işçi hareketinin, köylü hareketinin, ekoloji hareketinin, kadın hareketinin, gençlik hareketinin, LBGTİ+ hareketinin öncülerinin de bu iki dinamiğin içerisinde yer aldığını gösterir. Bu iki dinamik ortak bir mücadele hattında buluşturulabilirse toplumsal muhalefetin bir dizi kronik sorunu çözüm yoluna girer/girebilir. İşçi hareketi başta olmak üzere bütün toplumsal mücadelelerin yeniden yapılanma süreci hız kazanır.

    Bu iki kuvvetin ortak bir mücadele hattında buluşturularak birleşik bir halk hareketi düzeyine sıçraması, HDP belgelerinde isabetli olarak, “üçüncü kutup”, “ezilenlerin tarihsel bloku” olarak kavramsallaştırılıyor.

    Söz konusu iki kuvvetin kaynaşarak ortak bir hareket düzeyine sıçrama olasılığı müesses nizamın kabusudur.

    Zonguldak Botan El Ele!

    1990 Zonguldak Madenci Yürüyüşünde 100 bin maden işçisi hep bir ağızdan  “Zonguldak Botan El Ele!” sloganını atarak Kürt hareketi ile dayanışmalarını ilan ettiğinde ANAP Hükümeti telaşa kapılmış, işçilerin karşısına jandarma çıkarılmış, çıkan çatışmada 200 işçi gözaltına alınmış, battaniye, ilaç ve yiyeceklerin işçilere ulaştırılmasına engel olunarak işçiler soğukta aç ve susuz bırakılmıştı.

    Gezi iki toplumsal dinamiği buluşturdu

    HDP kurumsal olarak ikircimli tutum takınsa da iki toplumsal dinamik Gezi’de yan yana gelme olanağına sahip oldu. Kürtlerin Gezi’ye katılmadığı yolundaki tezviratın gerçeği yansıtmadığını Ankara’daki eylemlere katılanlara yönelik yapılan bir kamuoyu araştırması sonuçları vasıtasıyla biliyoruz. Ankara’da eylemlere katılan HDP’lilerin oranı, HDP’nin seçimlerde Ankara’da almış olduğu oy oranına çok yakın. İstanbul’da da muhtemelen aynı durum geçerliydi.

    İki toplumsal dinamiğin Gezi direnişinde birbiriyle bakışımlı hale geldiğini gösteren en çarpıcı örnek, azgın polis şiddetiyle yüz yüze gelen Gezi direnişçilerinin azımsanmayacak bir kısmının “bize İstanbul’da bunu yapıyorlarsa, kim bilir Doğu’da Kürtlere neler yapıyorlardır” ifadesinde kendisini dışa vuruyor olmasıdır.

    7 Haziran Seçim sonuçları bir bakıma Gezi Direnişi’nin bakiyesiydi.

    Gezi direnişi ve 7 Haziran Seçim sonuçları üzerinde belirleyici olan esas olgu iki olayın da barış süreci içinde gerçekleşmiş olmasıdır. Bu raslantısal değildi. Barış süreci, Kürt hareketini kriminalize ederek tecrit etme siyasetinin etkisini sınırlandırdı. Silahların susması sözün daha işlevli olmasını olanaklı kıldı. Böylelikle toplumsal itiraz kendisini dışa vurma imkanını yaratacak kanallar buldu.

    HDK ve HDP, bütün toplumsal mücadele dinamiklerinin ortak mücadele örgütü olarak tasarlandı. “Türkiyelileşme Siyaseti” ekseninde Türk ve Kürt halkının mücadele ortaklığı kurulacak, bu temel direk diğer toplumsal mücadele dinamiklerinin de yapıştırıcı tutkalı olacaktı. HDK ve HDP barış sürecinin örgütsel formlarıydı aynı zamanda. Başarının sürekliliği barış sürecinin sürdürülebilirliğine kopmazca bağlıydı. Silahlar tekrar konuşmaya başladığında ne “Türkiyelileşme siyaseti” sürdürülebilirdi ne de bu formların başarısı sürekli kılınabilirdi.

    Türkiye’nin devrimci demokratik muhalefeti, egemen burjuva politik kamplarıyla boy ölçüşebilecek birleşik bir devrimci demokratik halk muhalefeti seviyesine sıçramadığı ölçüde ne Türkiye’nin demokratikleşmesi mümkün olabilir ne de Ortadoğu coğrafyasındaki demokratik ve devrimci mevziler güven altında tutulabilir.

    7 Haziran Seçim sonuçlarıyla, Türkiye’nin demokratik, ilerici, devrimci, Kürt yurtsever güçleri, birleşik bir devrimci demokratik halk muhalefeti seviyesine sıçrama olanağını elde etti. Lakin bu fırsatın kullanılabildiğini söylemek olanaklı değil. Benzer bir hatayı tekrarlamamak için bu meselenin ele alınmasında yarar var.

    7 Haziran Seçimleri: Sıçramalı siyasal etki

    DEHAP 2002 Seçimlerinde %6.21 oy aldı. 2007 Seçimlerine “Bin Umut Adayları” adı altında bağımsız adaylarla girilerek %3,81 oranında oy alındı. 2011 Seçimlerine “Emek Barış ve Demokrasi Bloku” adı altında yine bağımsız adaylarla girilerek %5,67 oy alındı. Kürt hareketi bu seçimlere sosyalist hareketin bazı sektörleri ile ittifak içinde girmiş olsa da alınan oyların ezici bir çoğunluğu Kürt seçmenin oylarıydı.

    7 Haziran seçimlerine kadar söz konusu iki dinamiğin ilişkisi, sosyalist hareketin bir kısım sektörleri ile Kürt Hareketi’nin ittifak düzeyiyle sınırlı kaldı, Türkiye’nin yerleşik siyasal dengelerini sarsmadı ve siyaseten etkili bir sonuç üretemedi.

    2013 Newroz Diyarbakır Mitingi’nde Öcalan’ın okunan açıklaması ile çözüm süreci başladı. Silahların susarak barış umudunun filizlenmesiyle birlikte ortaya çıkan kısmi demokratik ortam Türkiye’nin siyasal atmosferini çok kısa bir süre içerisinde değiştirdi. 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Selahattin Demirtaş’ın almış olduğu oy (%9,76) bunu gösteriyordu.

    7 Haziran 2015 Seçimlerinde HDP %13.1 oy aldı. 1946 yılından beri, iki ana partinin mücadelesi ekseninde şekillenmekte olan burjuva siyaset arenasındaki dengeleri altüst etme potansiyeli taşıyan, devrimci demokratik bir siyasal aktörün siyaset arenasına çıkışı manasına geliyordu bu gelişme.

    Hatırlansın, 12 Eylül cuntacıları Milli Selamet Partisi’nin (MSP) yükselişini askeri darbe yapmalarına neden olan çok önemli bir faktör olarak görmüşlerdi. 12 Eylül’e ramak kala gerçekleştirilen bir MGK toplantısında Milli Selamet Partisi’nin Konya Mitingi’ne dikkat çekiliyor, MSP’nin siyasal istikrarı bozucu rolünün altı önemle çiziliyordu. 1960’ların ikinci yarısında TİP’in aldığı yaklaşık %3 oy nedeniyle egemen sınıfların eteklerinin nasıl zil çaldığını biliyoruz. Türkiye egemen sınıfları sürekli siyasal istikrar peşinde koştular. 12 Eylül Cuntacıları da bu kaygıyı dikkate alarak Siyasi Partiler Kanunu’nu yeni baştan düzenlediler. AKP’nin 2002 yılında iktidara gelmesi burjuva kampında ciddi kaygılara yol açsa da bir zaman geçtikten sonra zorunlu olarak AKP içerilerek siyasal hayatın sürdürülmesi zorunluluğu doğdu. Askeri vesayetin kaldırılmasıyla birlikte AKP ile CHP’nin iki ana parti olarak konumlandığı siyasal topografyanın siyasal istikrarı sürdürmenin en makul biçimi olduğu sonucuna ister istemez ulaşıldı. 7 Haziran Seçimlerinde HDP’nin almış olduğu oy ve yaratmış olduğu siyasal etkinlik, burjuvazinin tesis etmeye çalıştığı siyasal istikrarı altüst edecek önemde tarihi bir gelişme idi. Geçmişte, MSP’nin yükselişini siyasal istikrarı bozucu bir faktör olarak gören egemen sınıflar, HDP’nin yükselişini daha tehlikeli bir gelişme olarak görüp dehşete düştüler. Üstelik Kürtlerin belirleyici rol oynaması uykuları kaçıracak bir gelişme idi. Dönemin kamuoyu yoklamaları HDP’nin oy potansiyelini %27’ler civarında gösteriyordu. Gelişmelere müdahale edilmediği takdirde HDP’nin etkinlik alanını genişleteceği, Türkiye siyasetinde kilit bir aktör olacağı apaçık görünüyordu.

    Durumu en hızlı kavrayarak tehlikeyi fark eden Bahçeli oldu. Birkaç hafta içinde AKP ile ittifak yoluna girdi MHP. Faşizmin kurumsallaşma süreci böylece hız kazandı. “Allahın lütfu” olarak görülen 2016 Darbe Girişimi fırsat olarak görülerek KHK’ler eliyle kurumsallaşma sürecine sıçramalı bir ivme kazandırılarak bugüne gelindi.

    Öcalan: “Silahlı mücadele dönemi kapanmıştır.”

    Öcalan, Mart 2013 Diyarbakır Newroz açıklamasında ifade ettiklerinden esas olarak farklı bir şey söylemiyor bugün. Sadece “çıta”yı biraz daha aşağıya düşürmüş görünmektedir.

    Söz konusu açıklamada önemli olan üç husus vardı. 1- Bölgeye yönelik emperyalist müdahalelere yönelik uyarı[2]. 2- Silahlı mücadeleye dair tespit[3]. 3- TC devleti çatısı altında çözüm[4].

    Aynı açıklamada Öcalan aynı zamanda şöyle söylüyordu:

    “Zamanın ruhunu okuyamayanlar, tarihin çöp sepetine giderler. Suyun akışına direnenler, uçuruma sürüklenirler.”

    Bu ifade, silahlı mücadelede ısrar etmenin yanlışlığına dikkat çekmek amacıyla kaleme alınmıştı. Öcalan daha sonra bunu çok daha açık biçimde ifade etti: “Silahlı mücadele dönemi kapanmıştır.”

    Öcalan’ın girişimi başlangıçta PKK tarafından tereddütle karşılandı. PKK “yüz yıl sonra silahlı mücadele sayesinde bölgede Kürtlerin önüne tarihsel bir fırsat çıktığını” düşünüyor ve bu yaklaşıma uygun olarak “devrimci halk savaşı” stratejisini benimsiyordu.

    Bu yaklaşım farklılığı Öcalan ile PKK arasında tartışmalara konu olsa da nihayetinde PKK, Öcalan’ın Kürtler üzerindeki etkisini de dikkate alarak onun yaklaşımına kendisini uyarlamış göründü. 

    Öcalan’ın açıklamasından hemen sonra IŞİD Suriye’nin Kuzeyinde çok geniş bir coğrafyada etkinlik kurdu. 2014 Aralık ayı başında Kobane kuşatıldı. 2015 Ocak ayı sonlarında hava bombardımanın da desteğiyle IŞİD kuşatması kırılırken, ABD’de de Fırat’ın Doğusuna fiili olarak yerleşme olanağını elde etti. Rakka ve Deyrizor’un IŞİD’ten temizlenmesi amacıyla YPG ile ABD arasında kurulan ilişki, askeri eğitim, yardım ve SDG’nin oluşumuyla birlikte daha ileri boyutlara taşındı. SDG’nin ABD desteğinde, Suriye’nin enerji ve su kaynaklarını da içeren yaklaşık üçte birinde egemenlik kurması, YPG ile ABD arasında kalıcı, kolaylıkla vazgeçilemeyecek bir ittifak ilişkisinin oluştuğu kanısının dünya kamuoyunda yerleşmesi sonucunu doğurdu.

    Kobane Direnişi, ardından IŞİD’e karşı mücadelede elde edilen zaferin sağladığı dünya çapındaki prestij ile ABD’yle YPG arasındaki ilişkilerin kapsamlı ve çok boyutlu bir karakter kazanması, Kürt Hareketi’nin, genelde Kürtlerin, özelde YPG’nin uluslararası güçler dengesi içindeki rolünü abartmasına neden oldu.

    Provokasyonlar boşa çıkarılıyor

    Hatırlanacağı gibi 7 Haziran Seçimleri öncesinde barış sürecini sona erdirmek ve PKK’yi silahlı çatışmanın içine çekmek amacıyla bir dizi provokasyon gerçekleştirildi. HDP Mersin ve Adana İl Binalarının bombalanması, Ağrı Dağı’nda askerlerin ölümüne yol açacak biçimde askeri operasyona girişilmesi ve nihayetinde 5 Haziran 2015 tarihinde HDP Diyarbakır Mitingi’nde canlı bomba eylemi bunlardan bazıları idi. Bu provokasyonlara rağmen PKK’yi silahlı çatışma içine çekme girişimi başarılı olamadı. Seçimlerden HDP zaferle çıktı. Parlamento aritmetiği koalisyon hükümetini zorunlu kılıyordu.

    AKP Bahçeli’ye koalisyon önerdi. Bahçeli ise, AKP-HDP ya da AKP-CHP-HDP koalisyon hükümeti ya da bunlar olmazsa en erken tarihte seçim önerdi. Bunun üzerine Erdoğan, Davutoğlu’na koalisyon hükümeti oluşturması için görev verdi. Bir aydan daha uzun bir süre Kılıçdaroğlu CHP’si “istikşafi görüşmeler”le oyalanırken, AKP ile MHP arasında yapılan gizli pazarlıklarla erken seçim kararı alındı.

    “Çöktürme” Planı devreye sokuluyor

    Daha sonra ortaya çıktı ki, barış sürecinin AKP’nin değil HDP’nin işine yaradığını gören AKP Hükümeti 7 Haziran Seçimlerinde aylar önce, Eylül 2014 tarihinde Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’nca hazırlanarak, Genelkurmay Başkanlığı’na sunulan ve “Genelkurmay Strateji Plan Dairesi, Strateji Şube Müdürlüğü”nün “Çöktürme” planı adını verdiği “gizli” ibareli bir eylem planı hazırlamıştı. 30 Ekim 2014 tarihli MGK toplantısında da bu plan karara bağlanmıştı. PKK’yi silahlı çatışma ortamına çekerek savaşı tekrar başlatma amacını taşıyan bu plan, 7 Haziran öncesi gerçekleştirilen bir dizi provokasyonun da nedeniydi. Kürt Hareketi oyuna gelmemiş, plan akim kalmıştı.

    Seçimlerin ardından “istikfaşi görüşmelerle” CHP’yi oyalarken, Bahçeli vasıtasıyla erken seçimi gündeme getirmek bu planı devreye sokmak içindi. Erken seçim kararı verildi ve düğmeye basıldı. 20 Temmuz 2015 tarihinde Urfa’nın Suruç ilçesinde IŞİD’in canlı bomba saldırısı, 24 Temmuz Kandil bombalaması ve 10 Ekim Ankara Gar Katliamı bu planın parçalarıydı.

    22 Temmuz’da Ceylanpınar’da iki polisin kuşkulu şekilde öldürülmesi Kandil’e yönelik 24 Temmuz günü başlatılan hava operasyonlarının gerekçesi yapıldı. AKP barış sürecinin yükünden kurtulmak, savaşı tekrar başlatmak ve Türkiye’yi terörize ederek iktidarını sürdürmek istiyordu.

    “Çöktürme” planında 10 ila 15 bin kişinin imhası, 150 ile 300 bin kişinin yerinden edilebileceği öngörülüyordu. Özyönetim direnişleri esnasında bu aynıyla gerçekleşti.

    Kürt Hareketi’nin savaşa karşı “hayırhah” tutumu

    AKP-MHP bağlaşması temelinde devreye sokulan PKK’yi silahlı çatışma içine çekerek savaşı tekrar başlatma provokasyonuna, Kürt Hareketi uluslararası güç dengelerinin kendi lehinde olduğunu düşüncesiyle hayırhah yaklaştı.

    Öcalan barış sürecini gündeme getirdiğinde Kürt Hareketi’nin, mevcut konjonktürün Kürtlerin lehine olduğu saptamasından yola çıkarak “devrimci halk savaşı” temelinde sonuç alınabileceği düşüncesine yakın olduğunu biliyoruz. 7 Haziran Seçimlerinin ertesinde AKP-MHP bağlaşması savaşı başlatmak için “çöktürme” planını devreye soktuğunda bundan sonuç alınamayacağı, PKK’nin çok güçlü bir direniş sergileyerek elini daha da güçlendireceği düşüncesi Kürt Hareketi’nin esas yönelimi idi. Bu nedenle olacak ki, daha sonra Cemaat’e yıkılmakla birlikte provokasyon olduğundan kuşku duyulamayacak olan Ceylanpınar’da iki polisin öldürülmesi eylemini, PKK, denetimleri altında olmayan milis güçlerinin gerçekleştirdiğini belirterek üstlendi. Söz konusu dönemde PKK, HDP’nin %13.1 oyunun toplumsal gerçekliği yansıtmadığını, devletin savaşı başlatma siyasetine karşı kararlı bir direniş sergilenebildiği takdirde HDP’nin oyunun %20’ler düzeyine çıkabileceğini düşüncesine sahipti. Özcesi, 7 Haziran seçimleri öncesinde becerilen provokasyonları boşa çıkarma siyaseti sürdürülmedi, uluslararası güç dengelerinin Kürtlerin lehine olduğu düşüncesiyle başlatılan savaşa bir anlamda yol verildi.

    Tarihsel fırsatlar karşısında “kurucu özne” olmak

    Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: 7 Haziran seçim sonuçları ile ortaya çıkan tarihsel fırsat değerlendirilemedi. Bu zincirleme bir dizi sonuç doğurdu.

    Barış sürecinin örgütsel formları olarak inşa edilen HDK ve HDP, silahların konuşmaya başlamasıyla birlikte kriminalize edilerek etki alanı gittikçe daraltılıp yalnızlaştırıldı. Bu gelişmeye koşut olarak “Türkiyelileşme” politikası adım adım terk edilirken, HDP’nin politikalarında Kürdistani siyasi hat belirleyicilik kazandı. Böylece HDP toplumsal muhalefetin diğer sektörleri ile olan rabıtasını gün geçtikçe yitirerek Kürdistani gündeminin içine hapsoldu.

    Savaşı tekrar başlatma politikasının amacı da buydu: HDP’nin başlayan savaş nedeniyle gündemi “Kürt meselesi”ne kilitlenecek, toplumsal muhalefetin diğer sektörleri ile HDP’nin politik öncelikleri farklılaşacak, bu durum fırsat olarak değerlendirilip kriminalize edilen HDP yalnızlaştırılıp kaderine mahkum hale getirilecekti.

    Özyönetim direnişleri, Afrin Harekatı, ardından Serekaniye ve Gire Spi Harekatları esnasında böylelikle Kürt Hareketi yalnız bırakılarak gelişmelere Siyasi İktidar Bloku tarafından istenildiği gibi yön verilebildi.

    10 yıl önce gündeme gelen çözüm sürecinde Öcalan silahların bırakılarak siyasal mücadelenin temel alınması gerektiğini ileri sürüyordu, bugün de aynı yaklaşıma sahip bulunuyor ama çok daha elverişsiz koşullar altında.

    Erdoğan Kobane için “düştü, düşecek” dediğinde seküler seçmen IŞİD’e karşı kentlerini ölümüne savunan Kürt savaşçılarına sempati duyuyor, Demirtaş’ın “seni başkan yaptırmayacağız!” şiarı otoriterizme karşı Kürt seçmen ile seküler seçmeni ortak bir mücadelede hattında birleştiriyor, 7 Haziran Seçimlerinde “bir oy HDP’ye bir oy CHP’ye” politikasına sandıkta verilen destek, HDP’nin şahsındabirleşik bir devrimci demokratik halk muhalefeti seçeneğinin yükselişine tanıklık ediyordu. Şimdi çok daha geri noktalara savrulundu. Türkiye’yi değiştirme potansiyeline sahip iki toplumsal muhalefet dinamiği arasındaki mesafe açıldı. CHP yargı darbesiyle baş etmek için mücadele etmeye çalışırken, DEM Parti Türkiye politikasından verdiği demeçler dışında pratik olarak neredeyse bütünüyle kopmuş durumda.

    İki toplumsal muhalefet dinamiği arasındaki ilişkiyi, en azından 7 Haziran Seçimleri öncesindeki düzeye taşıyarak siyasal süreçlere birleşik bir mücadele hattı ekseninde müdahale etme yoluna girmeden Türkiye’nin demokratikleştirilebilmesi olanağı yok. Sadece Türkiye açısından değil Ortadoğu’daki demokratik, ilerici, devrimci mevzilerin en azından orta vadede güvence altında tutulabilmesinin yolu da bu. Hiç zaman geçirmeksizin AKP-MHP Bloku’nu iktidar katından indirme arzusuna sahip bütün güçleri bir anti-faşist blokta birleştirerek mücadeleye sevk etmeksizin ne Türkiye demokratikleştirilebilir ne de Ortadoğu’daki herhangi bir mevzi orta vadede kalıcı kılınabilir.

    7 Haziran Seçimleri ertesinde, savaş siyasetine “hayırhah” destek verilerek kaçırılan “kurucu özne” olma fırsatı bu kez göz ardı edilmemelidir.

    CHP’nin ideolojik tarihsel bagajları ile sınıf uzlaşmasına dayanan politik hattının şekillendirdiği yalpalamaya mahkum siyasal çizgisi, onun, tutarlı bir anti-faşist ittifak unsuru olarak konumlanmasını örseliyor. Kürtlerin hak taleplerini ikircimsiz savunan, emperyalizme karşı mücadeleyi kapitalizme ve kendi hükümetine karşı mücadeleden ayırmayan, cins ayrımcılığının her türüne kararlılıkla karşı çıkan, doğanın tahribatına karşı doğa-insan uyumunu esas alan bütün güçlerin “ezilenlerin tarihsel bloku”nu oluşturma perspektifiyle en geniş anti-faşist cephenin sol kanadını teşkil edebilmeleri ölçüsünde CHP’nin “yalpalamaya mahkum siyasal çizgisi”ni basınç altında tutmak ve CHP’yi daha tutarlı bir anti-faşist çizgiye çekebilmek olanaklı olabilir.

    HDP belgelerinde isabetli biçimde “üçüncü kutup”, “ezilenlerin tarihsel bloku” olarak isimlendirilen birleşik devrimci demokratik bir halk seçeneğinin inşasını gerçekleştirebilmek için halk sınıflarının saflarında var olan saptırıcı ideolojik yönelimlere karşı mücadele önem kazanıyor. Bu yönelimlerden ilki her türlü biçimiyle “sosyal şovenizm”. İkincisi, birleşik devrimci demokratik bir halk seçeneğinin inşası içinde bulunduğumuz konjontürde AKP-MHP Faşist Bloku’nun iktidar katından indirilmesi hedefiyle dolaysız biçimde bağlı olduğu için, olası en geniş anti-faşist cephede CHP’nin varlığına itiraz eden “sekterizm” yönelimi. Üçüncüsü, Halep saldırısı ve ardından yaşanan gelişmeler nedeniyle Kürtler arasında gittikçe güçlenen “ilkel milliyetçilik”.

    Kürt Hareketi ile ittifak siyaseti ve “sosyal şovenizm”

    Türkiye’de devrimci olmanın vazgeçilmez şartlarından biri Kürt Hareketi ile ittifakı savunmaktır. Bunun biçimi konjonktüre bağlı olduğu gibi andaki aktüel biçimin içinde konumlanmak da şart değil. Andaki biçimin en uygun biçim olduğunu düşünsek de farklı biçimlerde Kürt hareketi ile ittifak kurulabilir. Gördüğümüz kadarıyla Kürt hareketi bu konuda esnek bir yaklaşıma sahip.

    Türkiye’nin siyasal kaderi Kürtler olmaksızın devrimci amaçlar doğrultusunda değiştirilemez. Türkiye’nin Batısında Kürt proleterleri azımsanmayacak sayıda ve büyük bir sömürü altındalar. Türkiye’de köylülüğün en yoksul kesimleri Kürt illerinde yaşıyor. Bu hakikatler Türkiye’yi devrimci amaçlar doğrultusunda değiştirmek isteyenlerin, Kürtlerin azımsanmayacak bir kesimini siyasal olarak temsil eden Kürt hareketi ile ittifakı stratejik bir amaç olarak görmesini gerektiriyor. İttifaktan kaçınılıyorsa devrimcilik iddiası inandırıcılığa sahip olmaktan çıkıyor. Kaçınma ideolojik saiklerle gerçekleşiyorsa, hangi kılıfa sokulursa sokulsun o kılıfı sıyırdığımızda altında çıkacak olan “sosyal şovenizm”. Kürt hareketi ile kurulacak ilişkinin risklerinden kaçınma refleksi de işlev gören bir başka mekanizma. Genellikle “sosyal şovenizm” ile iç içe geçerek karşımıza çıkıyor bu tutum.

    Öte yandan ezilen bir halkın hakları “amasız”, “fakatsız” savunulmadan “tutarlı demokrat” olmak da mümkün değil. Kürt Hareketi ile ittifak politikasından kaçınanlar bu nedenle aynı zamanda “tutarlı demokrat” da olamazlar.

    Kürt hareketi ile ittifak politikasını icra eden enternasyonalist sosyalistlere (özellikle HDP ve DEM çatısı altında konumlananlara) gelirsek… Konumlanış doğru olsa da, Kürt Hareketi ile ilişkileri ciddi zaaflar içeriyor. “Büyük gücün” söylediğini tekrarlama eğilimi baskın; İttifak içinde konumlanma biçimleri güçlerine görece zayıf; pragmatizm en belirtik özellik olarak öne çıkıyor.

    Öte yandan, HDP-DEM’in politikalarını dar bir kadro belirliyor. Parti bileşenleri politikaların belirlenmesi sürecinde esas olarak yer almıyor. Bu manzara sağlıklı bir ilişki kurulmasını da zorlaştırıyor.

    Ulusalcı sol anti-emperyalist mi?

    Bahçeli için sürecin gerekçesini tekrar hatırlayalım: “Bölgede başdöndürücü gelişmeler yaşanıyor. Herşey değişecek, inşallah Türkiye değişmez. ABD ve İsrail Kürtleri yanına alarak Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışıyor. Beka sorunu ile yüz yüzeyiz. Kürtler ile barışarak bu oyunu bozmalıyız. Kürtlerle anlaşarak iç cepheyi güçlendirmeliyiz.”

    Bu hikayeye (“Kırmızı Başlıklı Kız” hikayesinin kopyası olduğu Rojava saldırısı ile ortaya çıktı. Hikayedeki Kurt, Bahçeli’den başkası değil.) balıklama atlandı. Nerede ise medyanın bütün köşe yazarları (sosyalist olanlar da içinde olmak üzere), DEM kadrolarının birkaç istisna dışında tümü, ulusalcı solu bir yana bırakırsak nerede ise sosyalistlerin ezici bir çoğunluğu bu hikayede inandırıcılık buldu.

    Bu hikayeyi ulusalcı sol benimsemedi. “Bağımsızlıkçı”, “yurtsever” veya “anti-emperyalist” olduğu için değil. Bu zarfların içinde kendilerini pazarlamaya yeltenseler de, asıl saik ırkçılığa varan Kürt düşmanlığı. Rojava’daki gelişmelerin ertesinde arsızlık o seviyeye vardı ki, ırkçı diskurları “ırkçılık” ile eleştirildiğinde “sıkıldık artık bu ırkçılık suçlaması”ndan denilerek daha üst perdeden ırkçı ajitasyona devam ettiler.

    1-Herhangi bir tarihsel konjoktürde, işbirlikçi burjuvazinin, onun partilerinin yayılmacı dış politikasını destekleyen bir ezen ulus bireyi hiçbir şart altında “bağımsızlıkçı”, “yurtsever”, “anti-emperyalist” olamaz. “Süreç”e ağız dolusu küfreden bu zevat, Rojava saldırısını hançeresini yırtarak desteklemektedir.

    2- Rojava’da Kürt hareketini ezmek, Türkiye burjuvazisi için aslen “türev” bir sorundur. Yayılmacı emeller doğrultusunda Kürt Hareketi’nin işbirlikçi olduğu yaygarası koparılarak “iç cephe” güçlendirilmeye çalışılırken, ABD ve İsrail ile oturulan masada Ortadoğu’da kimin hangi alana çökeceğinin pazarlığı yapılmaktadır. Kendi burjuvazisinin emperyalist güçlerle yaptığı paylaşım pazarlığına gözlerini kapatıp Kürt Hareketi’nin işbirlikçiliğinden dem vuranlar, kendi gözündeki merteği görmeyip Kürt’ün gözündeki çöpe kafayı takmaktadır.

    Ezilen bir halkın haklarını kararlılıkla savunmadan onun başka güçlerle kurduğu ilişkileri eleştirmek mantıksal olarak da tutarlı bir tutum değil. Kürtün hakkını kararlılıkla savun, sonra gör bakalım Kürt Hareketi başka güçlerle ilişki kurmaya yelteniyor mu? Zaten bu yapılagelmiş olsaydı Kürt Sorunu çözülmüş olurdu Türkiye’de. Dolayısıyla bölgede de çözülmesinin yolu açılırdı.

    “Sosyalist kimlik” kişinin kendi geçmiş pratiğinin bakiyesi olan bir rüçhan hakkı değil. Ne herze yenilirse yenilsin baki kalacak bir kimlik değil sosyalistlik.

    “Sosyalist” nasıl azılı bir faşiste dönüşür?

    Mussolini İtalyan Sosyalist Partisi’nin Merkez Yayın Organı Avanti’nin başyazarı idi. Birinci Dünya Savaşı başladığında sosyal-şoven bir tutum takındığı için partiden ihraç edildi. 5 yıl sonra, 1919 yılında Avanti Gazetesi’ni basanlar Mussolini’nin Kara Gömleklileri idi. Ardından 1922 Roma Yürüyüşü… Mussolini’nin sonraki serüveni biliniyor.

    Alman Sosyal Demokrat Partisi 1875 yılında Lassalle’cı Alman İşçi Birliği ile Marksist Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin birleşmesiyle kuruldu. Birinci Dünya Savaşı öngününde parti savaşa karşı tutum konusunda ayrışarak ikiye bölündü. Enternasyonalist kanat 1916 yılının başında Spartakistler Birliği adını aldı. Enternasyonalist kanadın tasfiyesiyle sosyal şovenizm Alman Sosyal Demokrat Partisi’ne tam egemen oldu. 1919 Berlin Spartakist Ayaklanması (Rosa Luxemburg kendiliğinden gelişen Berlin Ayaklanmasını taktiksel olarak doğru bulmuyor, bunu bir tür “darbe” olarak görüyor ve ayaklanma için proletaryanın en geniş kesimlerinin seferber edilmesinin gerekli olduğunu düşünüyordu) gerçekleştiğinde iktidarda Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin Geçici Hükümeti bulunuyordu. Hükümetin başında bulunan Friedrich Ebert ayaklanmayı bastırmakta bir an bile tereddüt etmedi. Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht gözaltına alındı, bayılana kadar kafalarına dipçikle vuruldu, Rosa yakın mesafeden kafasına sıkılan bir kurşunla öldürülerek Landwehr Kanalı’na atılırken, aynı saatlerde Karl, nakledildiği bir arabadan indirilerek arkadan kurşunlanarak öldürüldü. Bu gelişmeler esnasında Alman Sosyal Demokrat Parti üyesi Savunma Bakanı Gustav Noske’ye ulaşılmış, o infazın resmi bir emir alınarak gerçekleştirilmesini talep etmiş, bunun mümkün olmayacağının söylenmesi üzerine “O halde ne yapılması gerektiğini siz biliyor olmalısınız” cevabını vermişti.

    Alman Sosyal Demokrat Partisi 1933 yılında Naziler tarafından yasaklanarak kapatıldı. Kapatıldı ama Nazilerin Hücum Kıtaları’nın (SA) çok büyük bir çoğunluğunu sayıları milyonları bulan Alman Sosyal Demokrat Partisi üyeleri oluşturdu. Milyonlarca eski “komünist” de 7 yıl boyunca Avrupa’nın yakılıp yıkılmasına katkıda bulundu… Her türlü faşist melanetin bir parçası oldu.

    Bunlar tarihsel hakikatler. Tarih, “komünist”lerin daha sonra nasıl azılı birer “faşist”e dönüştüğünün de tarihidir. Rojava Devrimi’ne yönelik saldırının bize gösterdiği aynı zamanda budur. “Sosyal demokrat”, “sol”, “sosyalist” maskesi takmış insan müsveddelerinin nasıl birer faşiste dönüştüklerini izliyoruz, izlemeye de devam edeceğiz.

    “Sınıfa karşı sınıf politikası”

    Almanya içinde ve dışında, Hitler’in konumunu tek parti rejimini kurmak için kullanabileceğine dair başlangıçta çok az korku vardı. İtalya’da Mussolini’nin yükselişi esnasında da aynı yanılgıya sahip olundu. Dizginlenebileceği düşüncesiyle Cumhurbaşkanı Hinderburg Hitler’i ve Kral Vittorio Mussolini’yi başbakan yaptı. Hitler ve Mussolini başbakan oldukları andan itibaren baskı ve şiddet siyaseti ile yetkilerini gittikçe genişleterek faşist rejimleri tesis ettiler.

    Dünya sosyalist hareketi 1. Büyük Savaş arifesinde savaşa karşı tutum konusunda ayrışarak iki ana kampa bölündü. Büyük öbeği sosyal demokratlar oluşturuyordu. Diğer öbek Ekim Devrimi’nin ardından çoğu ülkede komünist parti adıyla örgütlenerek gittikçe güçlendi.

    1910’lu yılların sonlarında faşist hareket ortaya çıktığında sosyal demokratlar ile komünistler arasında çok şiddetli bir ideolojik ve siyasi mücadele cereyan ediyordu. Muhafazakarlar yükselen faşist hareketi “uzlaşarak” dizginleyebileceğini sanırken, komünistlerin önceliği sosyal demokratlara karşı mücadele idi. Komünistler, alt sınıfların talepleri üzerinde yükselmesi, “anti-kapitalist” söylemlere sahip olması nedeniyle faşist hareketi “sosyal demokrasi”nin bir tür milliyetçi versiyonu olarak görüyor, bir vuruşta yıkılacak “demagojik bir hareket” olarak algılıyor, asıl tehlikenin “sosyal faşizm”den (sosyal demokrasiden) geldiğini ileri sürülüyorlardı.

    Mussolini iktidara geldiğinden yaklaşık on yıl sonra, Almanya’da komünistler sokaklarda Nazilerle şiddetli çatışmalara girdiklerinde, Moskova, Alman Komünist Partisi’ni, sosyal demokratların imhasına öncelik vermesi ve sosyal demokratları daha tehlikeli görmesi doğrultusunda uyarıyordu.

    Buna paralel olarak Komünist Enternasyonal, sosyal demokratlar da içinde olmak üzere tüm “ılımlı sol” partileri “sosyal faşistler” olarak tanımlıyor, komünistleri, enerjilerini “ılımlı sol”un yok edilmesi için kullanmaya çağırıyordu. 1932 yılında Alman Sosyal Demokrat Partisi, Nazi Partisi’ne karşı Alman Komünist Partisi’ne siyasal ittifak yapma önerisini getiriyor, öneri komünistler tarafından reddediliyordu. Sosyal demokratların siyasal ittifak yapma önerisinin komünistler tarafından reddedilmesinin üzerinden kısa bir zaman geçtikten sonra Reichstag Yangını çıkıyor (27 Şubat 1933), yangın komünistlerin üzerine yıkıldığı için Komünist Partisi yeraltına inmek zorunda kalıyor, söz konusu yangını bahane eden Hitler muhafazakarların da desteğiyle Hinderburg’u baskı altına alarak “Yetki Yasası”nın[5] (23 Mart 1933) çıkarılmasını talep ediyor, Nazi olmayan parlamento üyelerinin SA ve SS’lerce kuşatılarak tehdit edildiği şartlar altında, sadece sosyal demokratların ret oyu kullandığı oylamada ezici bir oy çokluğuyla “Yetki Yasası” kabul edilerek Hitler’e nerede ise diktatör yetkileri veriliyor, Hitler bu yasayla üç ay içinde bütün partileri kapatıp parlamentoyu işlevsiz hale getirerek diktatörlüğünü ilan ediyordu.

    Asıl tehlikenin sosyal demokrasiden geldiği, mücadelenin sivri ucunun sosyal demokrasiye karşı yürütülmesi gerektiği yolundaki söz konusu siyasal çizgi “sınıfa karşı sınıf politikası” olarak adlandırılmaktadır ve sosyalist hareket bu politikayı bütünüyle 1936 yılında gerçekleştirilen Komünist Enternasyonal Kongresi’nde terk etmiştir.

    Dünyanın başına faşizm belasının sarılıp, milyonlarca insanın hayatını kaybetmesinde sosyalist hareketin benimsediği sekter politik çizginin çok büyük bir payı olduğunun bilincinde olunduğu ölçüde benzer hatalardan kaçınabilmek olanaklıdır.

    Türkiye’de faşist kurumsallaşmanın rekabetçi siyasal mücadele ortamını tümden ortadan kaldırmanın eşiğine geldiği 19 Mart’ta CHP’ye indirdiği darbe ile açığa çıkmış bulunuyor. Bu şartlar altında AKP-MHP Bloku ancak en geniş güçlerin birliği ile iktidar katından düşürülebilir. Bu güçlerden biri de tartışmasız CHP’dir. İktidarın en yakın adayı olarak görünen CHP’nin ideolojik niteliği ve sınıfsal konumu itibariyle, antifaşist mücadelede sağlam bir müttefik olamayacağı düşüncesinden yola çıkarak CHP’yi dışlayıcı tutum takınmak “sekter” bir kavrayıştır. 

    “İlkel milliyetçilik” yükseliyor

    İdeolojik, politik nedenleri de olmakla birlikte, Kürdistan tarihine kuş bakışı bir göz atış, farklı Kürdistani örgütlerin arasında Kürt ulusal bilinci ekseninde bir dayanışma ilişkisinden daha çok rekabet ilişkisinin ağır bastığını bize gösterir. IŞİD’in 2014 Sonbahar Kobane saldırısı/kuşatması bu gerçekliği göreceli olarak değiştirse de, KDP’nin uzun zamandır Türkiye ile kurmuş olduğu ilişkinin mahiyeti gereği TSK’nın Irak Kürdistanı’ndaki medya savunma alanlarına yönelik girişimlerinde kolaylaştırıcı rol oynaması, Kobane ile birlikte kurulmaya başlanan dayanışma ilişkisinin örselenmesi hatta iki örgüt arasındaki zaman zaman silahlı çatışmaya kadar ulaşan “düşmanlık” ilişkilerinin şekillenmesi sonucunu doğurdu. 

    ABD’nin başında olduğu emperyalist kampın Türkiye ile birlikte SDG’nin etkinlik alanının daraltılması görevi önemli ölçüde başarı kazanmış görünüyor. YPG Kobane ve Haseke’ye sıkıştırıldı. 2014 IŞİD kuşatmasından beri Kürtler açısından simgesel bir öneme sahip olan Kobane’nin tekrar katliam tehdidiyle yüz yüze olması Kürtlerin tarihlerinin hiçbir döneminde görülmediği ölçüde Kürt ulusal bilinci ekseninde kenetlenmesi sonucunu doğurdu. 2014 ile karşılaştırıldığında, kendisini de tehdit altında görmekle birlikte esas olarak Kürtlerin katliam tehdidi karşısında yükselen ulusal birlik/dayanışma taleplerini görmezden gelmesi mümkün olmayan KDP daha atılgan ve daha kararlı bir politika izliyor. Kobane ve Haseke’ye yönelik katliam tehdidi ortadan kalkana kadar böyle davranmaya devam edecek görünüyor. 

    Kürtlerin ulusal birlik/dayanışma taleplerinin oluşturduğu basınç Kürdistani örgütleri birbirine yaklaştırıyor, karşılıklı olarak olumlu mesajlar veriliyor. Söz konusu yönelim ne kadar kalıcı olacak? Esas olarak şartlar bunu şekillendirecek olsa da, Kürdistani örgütler arasında telif edilebilmesi olanaksız olan politik ve ideolojik farklılıklar var. Söz konusu farklılıkların nedeni öncelikle sınıfsal. PKK dört parça Kürdistan’da esas olarak yoksul Kürtleri temsil ediyor. KDP’nin aşiretçi çizgisine itiraz temelinde sosyalist bir perspektifle Celal Talabani liderliğinde oluşturulmuş ve reel sosyalizmin çözülüşünün ardından post-modern ideolojik etkiler altında kalsa da sosyalizm düşüncesini henüz bordodan atmamış olan KYB ise PKK’ye daha yakın olmakla birlikte KDP ile PKK arasında yalpalayan bir politik hat izliyor. KDP aşiret örgütlenmesine dayanan pragmatik bir örgütlenme. Politikasını özgücüne dayanma ekseninden çok bölgesel ve uluslararası aktörlerin politikaları ve yönelimlerini esas alarak şekillendiriyor. Söz konusu farklılıklar bugün kurulmuş olan dayanışma ilişkisinin uzun vadede sürdürülebilirliğini örseleyecek olgular, muhtemelen katliam tehdidinin geçmesinin ardından rekabet ilişkileri tekrar uç verme eğilimine girecek. Öte yandan önümüzdeki süreçte, şu anda Rojava’yı savunma ekseninde Kürdistan’ın bütün parçaları ile Kürt diyasporasında Kürt örgütlerini aşan ve ortak payda olarak şekillenen “Kürtlerin Birliği” talebi, Kürt örgütleri üzerinde ciddi bir basınç oluşturacak.

    Kürt Hareketi “ilkel milliyetçilik” kavramsallaştırmasını kullanıyor ki, yerinde bir tanımlama olduğu kanısındayız. “İlkel milliyetçi” kavrayışın en sorunlu yanı, uluslararası güçlerin desteğiyle, birleşik ya da her bir parçada Kürtlerin “statü” kazanabileceği düşüncesine sahip olması. Bu kavrayış sahiplerinin iddiasına göre, Kürt Hareketi uluslararası güçlerle arasına mesafe koyarak, Kürdistan’ın her bir parçasında var olan rejimlerle uzlaşarak çözüm aradığı için Kürtler “statü” sahibi olamamaktadırlar. İddia sahipleri birleşik ya da her bir parçada “Bağımsız Kürdistan” fikriyatının terkedilmesinin bu sonucu doğurduğu kanısındadırlar.

    Bu kavrayış hakikati tersyüz etmektedir. Kürtlerin “statü” sahibi olmaları uluslararası güçleri, çıkarları ile örtüştüğü ölçüde ilgilendirmektedir. Saddam’ın devrilmesinin ardından Irak Kürdistanı’nda çıkarları örtüştüğü için IKBY’nin varlığına onay verdiler. Irak Kürdistanı’nın bağımsızlığı çıkarlarına uymadığı için, IŞİD’in Kerkük ve Hewler’i işgal girişimini, bölge yönetimini hizaya geçirmek için son güne kadar izleyip, Bağımsızlık Referandumu iptal edildiğinde müdahalede bulundular. Halep saldırısı ve ardından yaşanan gelişmeler de, uluslararası güçlerin Kürtlerin “statü” talebiyle sadece çıkarları ile örtüştüğü ölçüde ilgilendiklerini göstermektedir.

    “İlkel milliyetçi” kavrayış her ne kadar öz gücüne güvenden söz etse de esas olarak ipini uluslararası güçlerin icazetine bağlamıştır. Bu nedenle de gerek Türkiye’de gerekse bölgede halklar arasındaki ilişkileri gerginleştirmekten başka bir sonuç üretmesi olanaklı değil. HDP ve DEM Partinin ittifak ilişkilerine de sistematik olarak karşı çıkan bu kavrayış Türkiye ve Bölgede Kürtleri yalnızlığa mahkum eder. Nerede ise her seçim öncesinde Kürt Hareketinin ittifak politikalarına karşı çıkan bu kavrayış sahipleri, söz konusu ittifaklar olmasa AKP iktidarının Kürtlere kimi haklar vereceği yanılması içerisindedirler.

    Faşizme karşı ortak direniş cephesi

    Söz konusu ettiğimiz saptırıcı yönelimlere karşı mücadele etmeye devam ederken, diktatörlük peşinde koşan AKP-MHP Bloku’na karşı demokrasiyi kazanmak için, faşizme karşı ortak bir cephenin kurulması bugünün en aktüel meselesi.

    19 Mart yargı darbesinin ilk gününden beri, mesele CHP ya da İmamoğlu meselesi değil, açık bir diktatörlük peşinde koşan iktidar blokuna karşı demokrasiyi kazanmak için, faşizme karşı ortak bir direniş cephesinin kurulması meselesi.

    Şu anda var olan CHP-Faşist blok kutuplaşmasının yerine faşist blok-demokrasi cephesi saflaşmasının tabanda ve tepede örülmesi görevi öne çıkmış bulunuyor.

    Ancak bu antifaşist halk hareketinin en büyük zaafını, sağ kanadı ve merkezi olmasına karşın, birleşik bir sol kanadının olmaması oluşturuyor. Daha başlangıcında DEM Parti’nin bu sol kanadın öncülüğüne soyunmuş ve yön vermeye başlamış olması gerekirdi. DEM Parti müzakere ile mücadele arasında bir çelişki görerek Kürtler adına müzakerenin tarafı olmayı seçmiş ve öncülük görevinden imtina etmiş gibi görünüyor. Bu durumda bu sol kanadın oluşturulması görevi sosyalist örgüt ve bireylere düşüyor. Bunun için Emek ve Özgürlük ittifakında atılmış olan temellerde yeniden bir araya gelmek gerekiyor. Böylece DEM Parti de, olayların gelişimine bağlı olarak müzakere yürütürken antifaşist mücadele saflarında da olunabileceğini görerek buradaki yerini alacaktır.

    AKP-MHP İktidar Bloku’ndan kurtulmadan barış mümkün değil

    Yukarıda işaret etmiş olduğumuz gibi, faşist kurumsallaşmanın rekabetçi siyasal mücadele ortamını tümden ortadan kaldırmanın eşiğine geldiği 19 Mart’ta CHP’ye indirdiği darbe ile açığa çıktı. Akın Gürlek’in Erdoğan tarafından Adalet Bakanı olarak atanması faşizmi kurumsallaştırma hedefinin yeni bir safhaya girdiğini gösteriyor. Bu gelişmeler mevcut iktidarın düşürülmesini acil bir hedef haline getirmiş ve bunun başarılamadığı durumda muhalefetin hiç bir öğesinin nefes alamayacağı bir ortamın yaratılacağı berraklaşmıştır.

    Yukarıda daha önce ifade ettiğimiz hususu tekrarlayarak bitirelim…

    Yazının başından beri söz konusu ettiğimiz iki toplumsal muhalefet dinamiği arasındaki ilişkiyi, en azından 7 Haziran Seçimleri öncesindeki düzeye taşıyarak siyasal süreçlere birleşik bir mücadele hattı ekseninde müdahale etme yoluna girilmeden Türkiye’nin demokratikleştirilebilmesinin olanağı yoktur. Sadece Türkiye açısından değil Ortadoğu’daki demokratik, ilerici, devrimci mevzilerin en azından orta vadede güvence altında tutulabilmesinin yolu da buradan geçiyor. Hiç zaman geçirmeksizin AKP-MHP Bloku’nu iktidar katından indirme arzusuna sahip bütün güçleri bir anti-faşist blokta birleştirerek mücadeleye sevk etmeksizin ne Türkiye demokratikleştirilebilir ne de Ortadoğu’daki herhangi bir mevzi orta vadede kalıcı kılınabilir.

    AKP-MHP Bloku iktidar katından indirilmeden ne bölgede ne de Türkiye’de barış mümkün değildir.


    [1] Yektan Türkyılmaz isabetli biçimde “Türkiye Kürtlüğü(nün)” PKK vasıtasıyla “örgüt-ulus” formunda inşa edildiği saptamasını yapıyor.

    [2] “Son iki yüz yıllık fetih savaşları batılı emperyalist müdahaleler baskıcı ve inkarcı anlayışlar, Arabi, Türki, Farisi, Kürdi toplulukları ulus devletçiklere, sanal sınırlara suni problemlere gark etmeye çalışmıştır.”

    [3] “Silahlı direniş sürecinden, demokratik siyaset sürecine kapı açılıyor.”

    [4] “Etnik ve tek uluslu coğrafyalar oluşturmak, bizim aslımızı ve özümüzü inkar eden modernitenin hedeflediği insanlık dışı bir imalattır.”

    [5] Parlamentonun onayı olmaksızın Hitler’e yasa çıkarma yetkisi veren kanun.

    Share. Facebook Twitter Pinterest LinkedIn Tumblr Telegram Email

    İlgili İçerikler

    Salih Müslim’in cenaze töreninden kareler: Kobani’de son veda

    16 Mart 2026

    Halepçe Katliamı’nın 38. yılı

    16 Mart 2026

    Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel adliyeye sevk edildi

    16 Mart 2026
    Destek Ol
    Yazılar
    Erdal Kara

    Rojava hakikatinin ışığında 6 – AKP-MHP İktidar Bloku’ndan kurtulmadan bölge ve ülkede barış mümkün değildir

    Tuncay Yılmaz

    Kötülüğün sol hali

    Ertan Eroğlu

    Türkiye’de borç ekonomisi ve kredi kartı kapitalizmi

    Kemal Kaçaroğlu& Mahir Sayın

    Oğuzhan Müftüoğlu’na kamuoyu önünde sitem

    Bağlantıda Kalın
    • Facebook
    • Twitter
    Seçtiklerimiz
    M. Ender Öndeş

    Ezber hayatı karşılar mı?

    Ümit Akçay

    Savaş Türkiye ekonomisini nasıl etkileyecek?

    Siyasi Haber

    Tekno-faşizm, ırkçılık ve “IQ genetiği”

    Ertuğrul Kürkçü

    Varlık adı önceler

    Güncel Kalın

    E Bültene üye olun gündemden ilk siz haberdar olun.

    Siyasi Haber, “tarafsız” değil “nesnel” olmayı esas alır. Siyasi Haber, işçi ve emekçiler, kadınlar, LGBTİ+’lar, gençler, doğa ve yaşam savunucuları, ezilen etnik ve inançsal topluluklardan yanadır.

    Devletten ve sermayeden bağımsızdır.

    Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Bluesky
    EMEK

    BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen tutuklandı

    16 Mart 2026

    BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen gözaltına alındı

    15 Mart 2026

    Eğitim Sen çalışanlarının TİS görüşmeleri tıkandı: Sosyal-İş’ten “insanca ücret” vurgusu

    13 Mart 2026
    KADIN

    Aşırı sağ kadınlara karşı savaş açıyor

    14 Mart 2026

    İran için devrimci Feminist tutum: Otoriterliğe, emperyalizme, Siyonizme ve savaşa hayır!

    12 Mart 2026

    Dilan Karaman raporu tartışma yarattı: Aile “geri çekilsin” dedi, arkadaşları “eksik ve hatalı” buldu

    10 Mart 2026
    © 2026 Siyasi Haber. Designed by Fikir Meclisi.

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.