Close Menu
Siyasi HaberSiyasi Haber

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    İBB Davası gergin başladı, Hakim salonu boşaltıp ara verdi

    9 Mart 2026

    Rojava hakikatinin ışığında 3 – Öcalan’ın “teşvik edici ifadeleri” muhataplarını ikna edebilir mi?

    9 Mart 2026

    İsviçre Savunma Bakanı Pfister: ABD ve İsrail İran’a saldırarak uluslararası hukuku ihlal etti

    9 Mart 2026
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Bluesky
    Siyasi HaberSiyasi Haber
    • Güncel
      • Ekonomi
      • Politika
      • Dış Haberler
        • Dünya
      • Emek
      • Kadın
      • LGBTİ+
      • Gençlik
      • Ekoloji ve Kent
      • Haklar ve özgürlükler
        • Halklar ve İnançlar
        • Göçmen
        • Çocuk
        • Engelli Hakları
      • Yaşam
        • Eğitim
        • Sağlık
        • Kültür Sanat
        • Bilim Teknoloji
    • Yazılar

      Rojava hakikatinin ışığında 3 – Öcalan’ın “teşvik edici ifadeleri” muhataplarını ikna edebilir mi?

      9 Mart 2026

      Rojava hakikatinin ışığında 2 – Öcalan “çıta”yı niçin düşürdü?

      7 Mart 2026

      Sahada kahraman, masada yalnız: Kürtlerin jeopolitik gerçeği

      7 Mart 2026

      Rojava hakikatinin ışığında 1 – Öcalan ve PKK “süreç”e nereden bakıyor?

      5 Mart 2026

      Kapitalizmde ahlaki çürüme, oligarşik iktidar ve şantaj ekonomisi

      2 Mart 2026
    • Seçtiklerimiz

      Savaş Türkiye ekonomisini nasıl etkileyecek?

      8 Mart 2026

      Tekno-faşizm, ırkçılık ve “IQ genetiği”

      6 Mart 2026

      Varlık adı önceler

      5 Mart 2026

      ABD-İsrail’in İran saldırısı uluslararası sistemin krizini ortaya çıkardı

      4 Mart 2026

      İran’la savaşın sınırları

      1 Mart 2026
    • Röportaj/Söyleşiler

      HRANA: İran’daki protestolarda binlerce kişi öldürüldü, yüzlerce çocuk gözaltına alındı

      25 Şubat 2026

      Hatimoğulları: “Halk erken seçim isterse, biz hazırız; mobilizasyon kapasitesi en yüksek partiyiz”

      19 Şubat 2026

      Maden işkolunda bir kadın sendikacı

      15 Şubat 2026

      Epstein dosyası yeniden açılırken, Burak Oğraş’ın babası konuştu: “Oğlum otelde gördükleri yüzünden öldürüldü”

      10 Şubat 2026

      Musa Piroğlu: Halep’te yaşananlar, barış beklentilerinin ciddi biçimde zedelendiğini göstermiştir

      14 Ocak 2026
    • Dosyalar
      • “Süreç” ve Sol
      • 30 Mart Kızıldere Direnişi
      • 8 Mart Dünya Kadınlar Günü 2022
      • AKP-MHP iktidar blokunun Kürt politikası
      • Cumhurbaşkanlığı Seçimleri
      • Ekim Devrimi 103 yaşında!
      • Endüstri 4.0 üzerine yazılar
      • HDK-HDP Tartışmaları
      • Kaypakkaya’nın tarihsel mirası
      • Ölümünün 69. yılında Josef Stalin
      • Mustafa Kahya’nın anısına
    • Çeviriler
    • Arşiv
    Siyasi HaberSiyasi Haber
    Anasayfa » Rojava hakikatinin ışığında 3 – Öcalan’ın “teşvik edici ifadeleri” muhataplarını ikna edebilir mi?

    Rojava hakikatinin ışığında 3 – Öcalan’ın “teşvik edici ifadeleri” muhataplarını ikna edebilir mi?

    ERDAL KARA yazdı: Türkiye Kürtleri ile anlaşırsa Ortadoğu’da önünün açılacağı yolunda Öcalan’ın ettiği laflar muarızları nezdinde bir anlam ifade eder mi? Etmez, zira Bahçeli ve Erdoğan bölgenin gerici güçleriyle ittifak yaptıkları takdirde bölgede Türkiye’nin önünün açılacağını düşünmektedirler. Öcalan’ın teklifi ile karşılaştırıldığında bu çok daha gerçekçi bir politikadır.
    Erdal Kara9 Mart 2026
    Facebook Twitter Pinterest LinkedIn WhatsApp Reddit Tumblr Email
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email

    Öcalan’ın “teşvik edici ifadeleri” muhataplarını ikna edici işlev görüp öngördüğü “çıkış yolu”na ulaşma imkanını sağlasa, eleştirilerimizi devam ettirsek de, hayırhah tutum takınırız. Lakin bu ifadelerin ikna etme kapasiteleri oldukça tartışmalı. 

    Bizim gibi orta üstü kapitalist gelişmişlik düzeyindeki emperyalizme bağımlı ülkelerin iktidar katında oturan yöneticileri genellikle emperyalizme “hizmet” ettiğinin bilincinde değildir. Pek çoğu bağımsız iradesiyle büyük güçlerle ilişki kurduğu yanılsamasına sahiptir. Bu nedenle zaman zaman bağımlı olunan ülkeye heyheylenmeye kalkışılır, ta ki efendi sopasını gösterene kadar. Lakin hakikat bağımlı ülke yöneticisinin kendi hakkındaki yanılsaması ile örtüşmez. Sopa gösterildiğinde tırsmak mukadderattır. Rahip Brunson’u bırakmamazlık edemezsiniz, ABD üslerini kapatamazsınız, Trump’dan randevu koparmak için 300 Boeing satın almak zorunda kalırsınız, Filistin meselesinde diliniz dolanır, Hamas lügatınızdan tamamen çıkar, vb., vb. İlişkinin doğası, iktidar katında oturan ülke yöneticisini nesnel olarak “hizmetli” kılar. Tarihte azımsanmayacak sayıda hakikatinin farkında olmadığı için kellesini vermiş bağımlı ülke yöneticisi var. 

    AKP-MHP İktidar Bloku’nun ABD ve İsrail ile ihtilafa düştüğü hususlar var ama ilişkilerin esasını bu hususların belirlediği düşüncesi yanlış. Bu hataya, medya ve kamuoyunda ihtilaflı konular öne çıktığı için düşülüyor. Böylece ABD başta olmak üzere uluslararası merkezlere bağımlılık perdeleniyor, Türkiye’nin kişilikli politika izlediği algısı oluşturuluyor. İşe yaradığı da bir gerçek.

    Türkiye’nin yayılmacı emelleri, Ortadoğu ve emperyalizm

    Türkiye GSYİH’ye (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla) göre dünyanın 16’ıncı, SAGP’ne (Satın Alma Gücü Paritesi) göre 12’inci büyük ekonomisi. NATO’da ABD’den sonra en büyük askeri güce sahip ülke Türkiye. Feodalizm neredeyse bütünüyle çözülmüş durumda, köylülüğün kahir ekseriyeti yoksul köylülerden oluşuyor. Kentsel nüfus oranı %77. İstihdam edilebilir nüfusunun büyük çoğunluğu işçilerden (geçimini ücretle karşılayanlardan) ve yedek sanayi ordusundan müteşekkil. Kadın nüfusun istihdam oranı %33 civarında. İstihdam edilebilir nüfusun %81’i seküler yurttaşlardan müteşekkil. Okur yazar oranı erkeklerde %99,3, kadınlarda %96.2. 25 yaş üzeri yükseköğrenim bitirme oranı %25,3, genç yetişkinlerin lise bitirme oranı ise % 72. 

    Sıraladığımız verilere başka veriler de ekleyebiliriz. Bu veriler ışığında Türkiye, Ortadoğu ülkeleri ile kıyaslanamayacak bir gelişmişlik seviyesine sahip. Rejimin niteliği ve uluslararası ambargonun kısıtlayıcı etkileri olmamış olsaydı muhtemelen İran, Türkiye ile mukayese edilebilir bir gelişmişlik seviyesine sahip olabilirdi. Beklenmedik gelişmeler olmadığı takdirde İran’ın gelişmişlik seviyesinin orta vadede Türkiye’nin seviyesine yaklaşabilmesi mümkün görünmüyor.

    Türkiye’yi gelişmişlik seviyesi ve potansiyelleri itibariyle İran, İsrail ve Suudi Arabistan ile karşılaştıralım. 

    Ortadoğu’daki bütün ülkeler farklı oranlarda olmak üzere Şii ve Sunni nüfusa sahipler. Uzun yıllardır, İran Şii nüfus üzerinden, Suudi Arabistan Sunni nüfus üzerinden bölgesel amaçlarına ulaşmak için Şiilik/Selefilik ekseninde kıyasıya bir mücadele yürütüyorlar.

    Hamas saldırısı sonrası yaşanan gelişmeler İran’ın bölgesel etkinliğini önemli ölçüde sınırlandırırken, İsrail’in bölgesel etkinliğini beklenmedik ölçülerde arttırdı. Görüldüğü kadarıyla Ortadoğu’da sürmekte olan güç mücadelesinde İran en azından orta vade için denklemden çıkarılmış görünmektedir.

    ABD’nin verdiği destek vasıtasıyla İsrail bölgede etkinliğini biraz daha arttırabilecek olsa da, Ortadoğu’nun mevcut sosyolojisi, iktisadi ve askeri kapasitesinin yetersizliği nedeniyle İsrail’in bölgede etkinliğini daha fazla arttırabilmesinin kısıtları var. ABD’nin Ortadoğu politikasını belirleyen en temel faktör İsrail’in güvenliği. ABD, İsrail’in bölgedeki etkinliğini arttırmasının nesnel sınırları olduğunu da biliyor. Bu hakikat İsrail’in bölgedeki etkinliğini artırmasını ABD’nin de sınırlandırdığı manasına geliyor. Bu nedenle Bahçeli ve Erdoğan’ın “İsrail sınırlarımızı dayanacak” iddiasını geniş yığınları aldatmak ve “süreç”i ilerletmek için uydurulmuş bir argümantasyon olarak görmek gerekiyor.

    Suudi Arabistan da nesnel kısıtlarla malul. Ekonomisi petrole bağımlı. Bunu aşmak için son yıllarda gösterilen çabalar anlamlı bir dönüşüm ortaya çıkarmış değil. Silahlanmaya devam etse bile askeri kapasitesi Türkiye ile kıyaslanamaz. Sadece Suudi Arabistan, Kuveyt ve Körfez ülkelerinde Sunni nüfusun ağırlığı Selefi. Suudi Arabistan bu nedenle Sunni nüfusun büyük bir çoğunluğuna hitap etme imkanından da yoksun. Suudi Selefiliği ideolojik mahiyeti gereği cihadi selefilik ile rabıtalanarak onu destekleme eğiliminde oluyor. Cihadi selefiliğin marjinal ve devlet dışı bir aktör olarak belirginleşmesi de Suudi Arabistan’ın Ortadoğu’daki etkinliğinin sınırlarını çizen bir diğer faktör.

    AKP-MHP Bağlaşması yayılmacı emeller için biçilmiş kaftandır

    Ortadoğu’da etkinlik alanını genişletme ve yayılmacı emeller peşinde koşma potansiyeli en yüksek ülke Türkiye. Gelişmişlik düzeyi ve askeri kapasitesi ona bu olanağı veriyor. Ancak bu olanağın değerlendirilebilmesi için, Ortadoğu’nun baskın sosyolojik gerçekliğinden dolayı Türkiye’de iktidar katında AKP türü bir Siyasi İslamcı partinin oturması gerekiyor. Bölgede ümmetçilikle söz konusu maksat ancak kısmen gerçekleştirilebilir. Orta ve uzun vadede daha elverişli olmaya müsait ideolojik eksen İslami Faşist olmak zorunda. Bu itibarla AKP-MHP bağlaşması söz konusu ideolojik eksen için biçilmiş kaftan. Türkiye AKP-MHP İktidar Koalisyonu eliyle Ortadoğu’da söz konusu maksadı takip etme yoluna girdiği günden beri Ortadoğu’da demokratik ve devrimci dinamiklerle uzlaşma yoluna girmeyi tercih etmiyor. Bu söz konusu maksadıyla çelişiyor. Bu nedenle AKP-MHP İktidar Bloku Ortadoğu’nun en gerici güçleriyle iş tutmaya çalışıyor, bağlaşıklarını Ortadoğu’daki gerici güçler içinde arıyor. 

    Rojava Hakikati AKP-MHP İktidar Bloku için türev sorundur

    Türkiye’nin Suriye’ye burnunu sokmasının bir nedeni Rojava’da Kürtlerin statü kazanma olasılığı. Lakin bu AKP-MHP İktidarı için türev bir sorun. Bölgede yayılmacı emeller yolunda ilerleyebilmek için gerçekleştirilmesi gereken zorunlu bir görev bu. Bu nedenle AKP-MHP iktidarı Rojava’yı ezmek zorunda olduğunu düşünüyor. Rojava ile uzlaşmak yayılmacı emellerden vazgeçmekle eşanlamlı bir bakıma. Bölgedeki Kürtlerle uzlaşılırsa Türkiye’nin Ortadoğu’daki etkinlik alanı büyür iddiası gerçekçi değil. Ortadoğu’da tipik olan sekülarizm, demokrasi ve devrimci yönelim değil. Tam tersi. Ortadoğu’nun normali her türden gericilik. Bu nedenle Ortadoğu’da kısa ve orta vadede etkinlik alanını genişletmek isteyen siyasal bir güç gerici öğelerle yan yana gelmek, bağlaşma kurmak zorunda. AKP-MHP İktidar Bloku da tam tamına bunu yapmaya çalışıyor. Bütün bu söylediklerimizden şu sonuç çıkıyor: Söz konusu maksada bağlı kalındığı ölçüde ne Rojava ile geçici uzlaşma dışında çözüm mümkün ne de Türkiye’de Kürt Sorunu’nun çözümü yolunda kalıcı bir ilerleme sağlamak olanaklı.

    Her şeyden önce emperyalizm çağı uluslararası bir hiyerarşi düzeni. Kapitalizm kendi haline bırakılırsa çöküşe gider. Bu nedenle uyum arayışı emperyalizm çağında burjuvazinin genel “eğilim”i. Ama emperyalizm çağı, uluslararası hiyerarşi içinde konumlanan ülkeler arasında kıran kırana mücadele anlamına geliyor aynı zamanda. Bu ise “zorunluluk”. Mücadelenin uyumu baskılaması karşımıza çeşitli biçimlerde çıkıyor. Savaş en belirtik olanı. Uyum yerle yeksan oldu mu kendimizi Küresel savaş içinde buluyoruz.

    Emperyalizme bağımlı ülke yayılmacı bölgesel emellere sahip olabilir

    Herhangi bir ülkenin emperyalizme bağımlılığı o ülkenin bölgesel yayılmacı emeller peşinde koşmasıyla çelişmiyor. Ya uyum eğilimi sorunu çözüyor ya da bağımlı ülkeye had bildiriliyor. Türkiye azımsanmayacak bir gelişmişlik düzeyi ve askeri kapasitesi olduğu için ABD’ye yer yer diklenme olanağına sahip ama son kertede hiyerarşik düzen içindeki konumuna uygun bir pozisyona çekilmek zorunda kalıyor.

    Türkiye AKP-MHP İktidar Bloku eliyle yayılmacı emellerinin peşinde koşarak Ortadoğu’da gericiliğin en güçlü dayanaklarından biri haline gelebileceği gibi, güçlü bir birleşik halk muhalefeti tesis edilebildiği takdirde Ortadoğu’da kazanılmış ya da kazanılacak demokratik ve devrimci mevzilerin en azından orta vadede oldukça sağlam bir dayanağı haline de gelebilir.

    AKP-MHP İktidar Bloku’nun tercih ettiği yol ABD ekseninden çıkmaksızın ve İsrail’in güvenliğini tehdit edecek tercihlerde bulunmaksızın, bölgesel gerici güçlerle ittifak yoluyla yayılmacı emellerin gerçekleştirilmesi yolu.

    Bütün tersine iddialara rağmen Paris Antlaşması bu tespiti doğrulamış bulunuyor. Türkiye’nin İsrail ve dolayısıyla ABD ile ilişkilerindeki pürüzlerin konjonktürel olduğunu, son kertede bu güçlerin arasındaki ilişkinin, bambaşka faktörler devreye girmediği takdirde içinden çıkılamayacak krizlerin kaynağı olmadığını/olamayacağını gösteriyor bu anlaşma.

    Arap Baharı’nda Türkiye’ye biçilen rolü boşa düşüren faktör: IŞİD

    Görüngülerle ilgilenmekte yetinilirse Türkiye ABD ve İsrail ile kanlı bıçaklı. Tarihsel bağlam içine oturtulduğu takdirde bu ülkeler arasındaki ilişkinin böyle olmadığı, geçmişten bugüne taşınan ve devam etmekte olan ortak çıkarların bu ülkeler arasındaki ilişkileri şekillendirdiği hemen görülür.

    BOP Projesinin başlangıcında Tayyip Erdoğan’ın projenin eşbaşkanı ilan edilmesi yersiz değildi. Türkiye’deki “ılımlı İslam modeli”, Arap Baharı’nın etkisi altındaki Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerindeki despotik rejimlere alternatif olarak pazarlanmaya çalışılıyordu. ABD kitle hareketi ile mevcut rejimlerin yıkılmayacağına kanaat getirdiğinde paramiliter güçleri de örgütleyerek devreye soktu. Suriye, ABD-Türkiye işbirliğiyle iç savaşa sürüklendi. Dünyanın her yerinden cihatçıların Türkiye’ye gelmesi teşvik edildi. Türkiye’de organize edilen cihatçıların Suriye’ye yönlendirilmesine destek verdi ABD. Kontrol edilebildikleri takdirde sorun yoktu. Lakin Pentagon ve Beyaz Saray’da yapılan hesap çarşıya uymadı. IŞİD’in Irak ve Suriye coğrafyasının azımsanmayacak bir kısmında egemenlik kurma noktasına kadar geldi iş. Bu gelişme karşısında ABD bocalarken Türkiye IŞİD’in etki alanını genişletmesini bölgesel yayılmacı emelleri için bir fırsat olarak gördü, cihatçı güçlerle uzak geleceği de dikkate alan kalıcı ilişkiler geliştirdi. 

    Bağımlı ülkeler ile emperyalist ülkeler arasındaki konjonktürel sorunlar şu ya da bu safhada bağımlı olunan emperyalist ülkenin isterleri doğrultusunda çözüm yoluna girerler.

    IŞİD ilerlerken ABD izlemekle yetindi: Kürtleri ehlileştirme siyaseti

    Türkiye açıkça IŞİD’e destek olurken, ABD IŞİD’in yayılmasını bir süre sessizce izledi. Hewler ve Kerkük’ün düşmesine ramak kaldığı halde ABD izleme tutumunu devam ettirdi, ta ki Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi “Bağımsızlık Referandumu”ndan vazgeçene kadar. IŞİD kontrol altından çıkmış bir güç olduğu halde, Kürdistan Bölgesel Yönetimini hizaya sokmak için bilinçli olarak gelişmelere müdahale edilmedi. ABD Kobane Kuşatmasında da aynı tutumunu sürdürdü. Rojava’ya verilen mesaj açıktı. Benim desteğim olmadan ayakta duramazsın! Nihayetinde Türkiye’ye baskı kurularak Kobane’ye müdahale edildi. Oysaki Erdoğan müdahaleden daha birkaç gün önce Kobane için “düştü, düşecek” diyerek tercihini belli etmişti.

    Geçici çatışmadan uyuma: Türkiye ABD hattına oturuyor

    IŞİD, ABD ile Türkiye arasında geçici ihtilaf konusu oldu. Türkiye kısa bir süre dirense de, ABD’nin IŞİD’i denklemden çıkardığı hakikatini görmezden gelemedi, yönelimini ABD’nin tercihleriyle uyumlu hale getirerek 2016 yılının Ağustos ayında “Fırat Kalkanı Harekatı”nı icra etmek zorunda kaldı. Bu harekat esnasında da asıl maksat IŞİD’i bölgeden çıkarıp sınır güvenliğini sağlamaktan çok, Membiç’i IŞİD’den temizlemiş olan YPG’nin Membiç Afrin arasını elinde tutan IŞİD’i bölgeden söküp atarak kantonlar arasında bağlantı kurmasını engellemekti. TSK Cerablus’u 15 saat içinde ele geçirdi. Birkaç gün sonra ele geçirilen Çobanbey’den IŞİD savaşmadan geri çekildi. Bu olgular ABD IŞİD’i denklemden çıkardığı halde Türkiye’nin hala ayak sürüdüğünün göstergeleridir. Türkiye Aralık ayının sonuna kadar IŞİD ile göstermelik bir savaş yürütmeye devam etti. Ta ki IŞİD’in gerçekleştirdiği bombalı intihar saldırısında 14 asker yaşamını yitirip 33 asker ağır yaralanana kadar. Bu gelişmenin ardından El Bab da IŞİD’in elinden alındı. Türkiye gerek Fırat Kalkanı Harekatı esnasında, gerek sonrasında binlerce IŞİD militanını da Özgür Suriye Ordusu’na devşirdi. Daha sonra Suriye Milli Ordusu adını almış olan bu oluşumun içinde azımsanmayacak sayıda IŞİD militanının yer aldığı bilinmektedir. ABD Türkiye ÖSO-SMO’yu kontrol altında tutmaya devam ettiği müddetçe IŞİD’lilerin devşirilmesini görmezden geldi. Sonuç olarak Türkiye IŞİD ile ilişkiler konusunda kısmi ihtilaflar yaşasa da zaman içinde ABD’nin yaklaşımına ayak uydurma becerisini gösterdi.

    Bu ayrıntılardan söz etmemizin nedeni, Türkiye’nin ABD’ye bağımlı olduğu gerçeğine ışık tutuyor olmalarıdır. Türkiye yayılmacı emellere sahip bir ülke olarak bölgedeki güçlerin üzerinde etkinlik kurmaya çalışmakta ve bu yer yer ABD başta olmak üzere bölgede etkili olan uluslararası güçler ile ihtilaflar yaşamasına neden olmaktadır. Bu hakikat hiçbir biçimde Türkiye’nin ABD’ye bağımlı bir ülke olduğu gerçeğini değiştirmez.

    Emperyalizme bağımlılık ve Türkiye İsrail ilişkileri

    Nihayetinde şunu söyleyebiliriz: ABD ve İsrail hiçbir biçimde Türkiye için tehdit unsuru olarak telakki edilemezler. Tam tersine bu ülkeler arasındaki ilişki stratejik ittifak ilişkisidir. ABD eksenindeki uluslararası emperyalist sistemin militarist çatısı olan NATO’da Türkiye’nin konumlanma biçimine baktığımızda bu hakikati çok çarpıcı biçimde görürüz. Türkiye Kore Savaşı’ndan beri ABD’nin isterleri doğrultusunda dünyanın birçok ülkesine asker konuşlandırmış bir ülkedir. Bunun ABD izni olmadan gerçekleştirilebilmesi olanaksızdır. Türkiye’nin bağımsız iradesiyle bu işlemleri icra ettiği masalına inanmak her şeyi bir yana bırakalım TSK’nın ABD’ye teknolojik bağımlılığından bihaber olmaktır. Kuşkusuz Türkiye son yıllarda askeri üretim kapasitesini arttırdı, SİHA’ların yanı sıra yerli üretim hafif savaş uçakları, taarruz helikopterleri, korvetler, zırhlı araçlar, mühimmat ve füze ihraç eder hale geldi. Lakin koparılan bütün gürültüye rağmen Türkiye’nin silah ihracatı 2024 rakamlarına göre sadece 7 milyar dolardır. Tam silahlı bir F-35A’nın ithalat fiyatı 200 milyon dolara yakındır. Türkiye bütün silah ihracatı geliri ile sadece 35 adet F-35A alabilmektedir. Türkiye uçak gemisi sahibi bir ülke değil. TSK’nın envanterinde muhrip de bulunmuyor. Deniz Kuvvetlerinin envanterinde en büyük gemi firkateyn. ABD’nin Arleigh Burke muhriplerinin maliyeti 4.4 milyar dolara çıkmış durumda. İthalat fiyatı da 6-7 milyar dolar civarında. Türkiye silah ihracatından elde ettiği gelir ile sadece bir tane muhrip satın alabilmektedir. ABD’nin 75, Çin’in 49, Japonya’nın 36 muhribe sahip olması Türkiye’nin askeri kapasitesi hakkında bir fikir vermektedir. Türkiye Rusya’dan satın aldığı S400’leri kullanamadı. Niçin? Türkiye’nin modern silah sistemleri NATO’ya entegredir. NATO’nun (yani ABD’nin) onayı olmadan S400’leri sisteminize entegre edemezsiniz. Bu askeri bağımlılığın somut göstergesidir. ABD’nin YPG’ye verdiği modern silah sistemleri Türkiye’ye karşı kullanılamıyor. Çünkü teknolojik olarak böyle modifiye edilmişlerdir. ABD enayi mi ki, Türkiye’ye verdiği silah sistemlerinin kendisine karşı kullanılabilmesini mümkün kılsın, aynı modifikasyon geçerlidir. ABD istemediği takdirde uçağınızı bile kaldıramazsınız. İstediğinde sizin uçağınızı size vurdurur. Türk mühendisleri yıllardır bu sorunu çözmeye çalıştıkları halde hala beceremediler. Sonuç olarak, Türkiye’nin askeri olarak bağımsız olduğu yolundaki ifadeler boş böbürlenmelerden ibarettir.

    Askeri bağımlılık, bağımlılığın en belirtik biçimi olsa da iktisadi bağımlılık da ondan aşağı kalır değildir.[1] Öte yandan, Türkiye dış ticaretini dolar ve avro ile gerçekleştirmektedir. Bu da iktisadi bağımlılığın apaçık bir göstergesidir.  Doları ya da avroyu dış ticarette kullanmaktan vazgeçmeye kalkışın, ne olacağını görürsünüz. Saddam’ın başını yakan, Kuveyt’i işgal etmiş olması değil, petrolü dolar yerine avro ile satacağını açıklamış olmasıydı.

    Türkiye kafa tutmaya kalkıştığında ABD Türkiye ekonomisini felç etme kabiliyetine sahiptir. Otuz elinizle yapışsanız doları tutamazsınız.

    Askeri ve iktisadi bağımlılığın sonucu siyasal bağımlılıktır.

    Öcalan’ın ABD ve İsrail’e yönelik lafları muhatapları için ikna edici olabilir mi?

    Bu konumda olan bir ülkenin yönetici elitinin en tepe makamını işgal eden Bahçeli ve Erdoğan için Öcalan’ın ABD ve İsrail’e yönelik ettiği lafların bir manası olabilir mi? Bahçeli ve Erdoğan, Türkiye’nin ABD’ye iktisadi, askeri ve siyasi bağımlılığını gerçeğini herkesten iyi bilmektedir zira ABD ile ilişkileri yürüten bizzat kendileridir. Bu nedenle Öcalan’ın ABD ve İsrail’e ilişkin laflarının muarızlarının nezdinde hiçbir karşılığı olamaz.

    Bahçeli ve Erdoğan ABD ile bağımlılık ilişkisinin değiştirilemeyeceğini bilmekte, bağımlılık ilişkisini esas alarak ilişkilerini sürdürmeye devam ederken en fazla getiriyi elde etmenin hesabını yapmaktadırlar.

    Türkiye Kürtlerle anlaşırsa Ortadoğu’da önü mü açılır?

    Yukarıda izah ettik ama bir kez daha değinelim, Türkiye Kürtleri ile anlaşırsa Ortadoğu’da önünün açılacağı yolunda Öcalan’ın ettiği laflar muarızları nezdinde bir anlam ifade eder mi? Etmez, zira Bahçeli ve Erdoğan bölgenin gerici güçleriyle ittifak yaptıkları takdirde bölgede Türkiye’nin önünün açılacağını düşünmektedirler. Öcalan’ın teklifi ile karşılaştırıldığında bu çok daha gerçekçi bir politikadır. Bölgede demokratik ve devrimci dinamikler atipik unsurlardır, eser miktarda bir etkinlik alanları vardır. Böylesi unsurlarla ittifak yapmak bırakalım Türkiye’nin önünü açmayı başını “belaya” sokar!

    “Devlet Aklı” türü argümanların ikna ediciliği var mıdır?

    Peki, “Devlet Aklı”, “norm devlet-norm dışı devlet”, “darbe mekaniği” gibi kavramsallaştırmaların Öcalan’ın muarızları nezdinde bir karşılığı olabilir mi?

    Niçin olsun ki!? Bahçeli de Erdoğan da Türkiye tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar devlet ile AKP-MHP İktidar Bloku arasında örtüşmenin olduğunu sistemi bizzat kendileri kurmuş oldukları için gayet iyi bilmektedirler. Erdoğan 2010 Anayasa Referandumu’ndan beri devleti yeniden yapılandırıyor, 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarının ortaya çıkmasından itibaren söz konusu yeniden yapılandırma işlemini Bahçeli ile işbirliği içinde yapıyor. Bizzat kendi tesis ettikleri rejimin kendileri için tehlike kaynağı olduğunu iddia etmenin “muarızları” nezdinde bir karşılığı olabilir mi? Ultra paranoyaklar ise olabilir. Zaten olmadığı açıklanan tutanaklarda apaçık görünmektedir. Fethi Yıldız, Öcalan bu türden konuları ayrıntılandırdığında, nerede ise “geçiniz bunları!” diyerek YPG, SDG hakkında Öcalan’ın hangi mesajı vereceği ile ilgilenmektedir.

    “Devrimci milliyetçilik”, “Demokratik İslam” kavramsallaştırmaları ve “Malazgirt Savaşı’nda Türk-Kürt ittifakının gerçekleştirilmesiyle Türklerin önüne Anadolu’nun kapılarının açıldığı” yolundaki değerlendirmeler Öcalan’ın muarızlar nezdinde bir mana taşır, ikna edici bir fonksiyon icra edebilirler mi?

    MHP’nin faşist bir parti olduğu hakikatini es geçelim, onu sıradan bir burjuva partisi olarak görmeyi deneyelim, bu şartlar altında dahi çağımızda ezen ulus milliyetçiliğinin “devrimci” olabilmesi, hangi ölçütü kerteriz noktası olarak alırsanız alın maddeten imkansızdır.

    İki paylaşım savaşı ve ardından yaşanan savaşlar egemen ulus milliyetçiliğinin doğrultusunun etkinlik alanının genişletilmesi yönünde olduğunu tartışma gerektirmeyecek biçimde kanıtlamıştır. İki büyük savaşı çıkaranlar ve çok az sayıdaki kimi bölgesel çatışma/savaşları bir yana bırakırsak, 2. Paylaşım Savaşı’nın ardından gündeme gelen savaşları çıkaranlar hep egemen uluslardır. Bu ulusların etkinlik alanlarını genişletme eyleminde “devrimcilik” aranabilir mi? Aranamaz, aransa da bulunamaz.

    Çağımızda milliyetçi, “devrimci” olabilir mi?

    Anladığımız kadarıyla Öcalan, süreçteki inisiyatif üstlenme “cesareti” nedeniyle Bahçeli’ye bu payeyi biçmektedir. Şayet Bahçeli egemen Türk ulus milliyetçiliğinin ana kulvarlarına öldürücü darbeler indirse, onu tabii ki tartışmasız biçimde “devrimci” milliyetçi ilan ederiz. Lakin bu darbeleri indirdiğinin en temelli kanıtı egemen ulusun sahip olduğu hakkın en yüksek formu olan ayrı bir devlet olarak örgütlenme hakkını ezilen ulusa da tanıdığını ilan etmesidir. Bu hakkın tanınmasının gerisindeki hiçbir formülasyon ezen ulus ile ezilen ulusu nesnel olarak eşitleme imkanına sahip olamaz. Birinin hakkı olan diğerinin hakkı olamıyorsa, bu hak gönüllü biçimde tanınmıyorsa eşit bir ilişki kurulmaya çalışıldığından söz edebilmek olanaklı değildir. Kurulmaya çalışılan ilişki “efendi” ile “köle” arasındaki ilişkidir. Böyledir zira, bir ulusun sahip olabileceği hakkın en yüksek formuna kendi ulusu bizzat sahip olduğu halde, ezen ulusa daha aşağıda bir statüyü layık görmektedir. Bu açık şekilde eşitlik ilkesinin ihlalidir ve tam tamına “efendi” ile “köle” ilişkisinin sürdürülmek istendiğinin kanıtını oluşturur.

    Ezen ulus milliyetçisini sadece ve sadece bir ulusun sahip olduğu en yüksek formu ezen ulusa tanıdığı ölçüde “devrimci” ilan edebiliriz. O da “devrimci” kavramının sosyolojik, genel geçer kullanımı anlamında. Bilimsel olarak bu hakkın tanınması dahi “devrimci” olmayı mümkün kılmaz, bunu becerebilen bir ezen ulus milliyetçisi sadece ve sadece “demokrat” olma zaviyesine sıçramış olur. Yüz küsur yıldır insan hakları prensiplerinden biri olarak temel belgelerde yer etmiş bir hakkın tanınmasıdır, yaptığı hepi topu budur.

    Öcalan’ın ulus-devlet formunu çağdışı görmesi, tarihsel olarak zamanını doldurduğunu düşünmesi, “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını” ulus-devlet forumunun bir tür hukuki ifadesi olarak görerek manalı bulmaması, bizim söylediklerimizi hiçbir biçimde boşa düşürmez. Zira karşımızdaki ulus-devlet formuna taparcasına bağlı bir ezen ulus milliyetçisidir. Kendi taptığını size layık görmüyorsa, bu efendinin köle ile kurduğu ilişkiden başka neyin kanıtı olabilir ki.

    Bahçeli’nin “cesaret”inden söz edilebilir mi peki? Hiç sanmıyoruz. Zira Kürtlere vermek istediği hiçbir hak yoktur Bahçeli’nin. Süreçte inisiyatif aldığı günden beri bu doğrultuda kurmuş olduğu tek bir cümle yoktur.

    “Demokratik İslam” lafı Erdoğan’a ne anlatır?

    “Demokratik İslam” kavramsallaştırması ikna edici bir mana taşıyabilir mi Öcalan’ın muarızları için? IŞİD Kobane’yi kuşattığında “düştü, düşecek” diyen Erdoğan için niçin bir anlam ifade etsin ki? Erdoğan’ın söz konusu ifadeleri tercihinin “demokratik İslam” olmadığını ortaya koyuyor zaten. O günden beri de Türkiye Suriye’de her türden cihatçı ile iş tutmaya devam ediyor. Peki Bahçeli? Onun üzerinde de etkide bulunma olasılığı yoktur bu kavramsallaştırmanın.

    Malazgirt Savaşı örneğinin Bahçeli nezdindeki karşılığı ne olabilir?

    “Malazgirt Savaşı” örneği etkili olabilir mi? Belki olabilir lakin olumsuz manada. Yukarıda izah ettiğimiz gibi Mervani Emirliği Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun vasalıdır. Eşit bir ilişkiden söz etmek olanaklı değildir burada. Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun egemen olduğu, Mervani Emirliğini’nin onun vasalı olduğu bir ilişkidir bu. Eğer Bahçeli Öcalan’ın bu örneğinden, Türklerin egemen olduğu, Kürtlerin Türklerin vasalı olduğu bir ilişkiyi anlıyorsa muhtemelen bundan rahatsız olmayacaktır. Zira tercihi budur. Öcalan’ın bu örneği verirken bunu kastetmediğini düşünüyoruz ama örneğin kendisi ne yazık ki Türklerin egemen, Kürtlerin vasal olduğu bir ilişki örneğidir.

    (Devam edecek…)


    [1] Kuşkusuz iktisadi bağımlılığı şekillendiren esas faktör sermaye ihracıdır. Böylelikle emperyalist ülkenin tekelleri, militarizmi ve siyasal aktörleri bağımlı ülkenin tekelci burjuvazisi, militarizmi ve siyasal aktörleri ile iç içe geçmiş ilişkiler kurarak iktisadi, askeri ve siyasi ilişkileri yönlendirme kapasitesi kazanırlar. Daha önce işaret etmiş olduğumuz gibi Mahir Çayan çok yerinde bir tespit ile bu gelişmeyi “emperyalizm iç olgudur” diyerek izah ediyordu.

    Share. Facebook Twitter Pinterest LinkedIn Tumblr Telegram Email

    İlgili İçerikler

    Suriye’deki Alevi katliamlarına karşı Samandağ’da kitlesel miting

    7 Mart 2026

    Rojava hakikatinin ışığında 2 – Öcalan “çıta”yı niçin düşürdü?

    7 Mart 2026

    Sahada kahraman, masada yalnız: Kürtlerin jeopolitik gerçeği

    7 Mart 2026
    Destek Ol
    Yazılar
    Erdal Kara

    Rojava hakikatinin ışığında 3 – Öcalan’ın “teşvik edici ifadeleri” muhataplarını ikna edebilir mi?

    Erdal Kara

    Rojava hakikatinin ışığında 2 – Öcalan “çıta”yı niçin düşürdü?

    Ömer Bölüm

    Sahada kahraman, masada yalnız: Kürtlerin jeopolitik gerçeği

    Erdal Kara

    Rojava hakikatinin ışığında 1 – Öcalan ve PKK “süreç”e nereden bakıyor?

    Bağlantıda Kalın
    • Facebook
    • Twitter
    Seçtiklerimiz
    Ümit Akçay

    Savaş Türkiye ekonomisini nasıl etkileyecek?

    Siyasi Haber

    Tekno-faşizm, ırkçılık ve “IQ genetiği”

    Ertuğrul Kürkçü

    Varlık adı önceler

    Ertuğrul Kürkçü

    ABD-İsrail’in İran saldırısı uluslararası sistemin krizini ortaya çıkardı

    Güncel Kalın

    E Bültene üye olun gündemden ilk siz haberdar olun.

    Siyasi Haber, “tarafsız” değil “nesnel” olmayı esas alır. Siyasi Haber, işçi ve emekçiler, kadınlar, LGBTİ+’lar, gençler, doğa ve yaşam savunucuları, ezilen etnik ve inançsal topluluklardan yanadır.

    Devletten ve sermayeden bağımsızdır.

    Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Bluesky
    EMEK

    Direnişteki işçilerden 8 Mart etkinliği

    6 Mart 2026

    Bekaert’ta TİS görüşmeleri sürüyor: İşçiler 1,5 yıllık kaybın telafisini istiyor

    6 Mart 2026

    İstanbul’daki bazı belediyelerde kamu emekçilerinden “tavan ücret” ve “sıfır zam” dayatmasına tepki

    5 Mart 2026
    KADIN

    8 Mart’ta kadınlar tüm dünyada sokaktaydı

    8 Mart 2026

    8 Mart’ta Feminist Gece Yürüyüşleri: “Her dilde feminist isyandayız”

    8 Mart 2026

    İstanbul 8 Mart’ında binlerce kadın “Yoksulluğa, şiddete ve savaşa karşı isyanda”ydı

    8 Mart 2026
    © 2026 Siyasi Haber. Designed by Fikir Meclisi.

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.