Close Menu
Siyasi HaberSiyasi Haber

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    Rojava hakikatinin ışığında 2 – Öcalan “çıta”yı niçin düşürdü?

    7 Mart 2026

    Sahada kahraman, masada yalnız: Kürtlerin jeopolitik gerçeği

    7 Mart 2026

    Bloomberg: Türkiye, TL’yi korumak için 12 milyar dolar harcadı

    7 Mart 2026
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Bluesky
    Siyasi HaberSiyasi Haber
    • Güncel
      • Ekonomi
      • Politika
      • Dış Haberler
        • Dünya
      • Emek
      • Kadın
      • LGBTİ+
      • Gençlik
      • Ekoloji ve Kent
      • Haklar ve özgürlükler
        • Halklar ve İnançlar
        • Göçmen
        • Çocuk
        • Engelli Hakları
      • Yaşam
        • Eğitim
        • Sağlık
        • Kültür Sanat
        • Bilim Teknoloji
    • Yazılar

      Rojava hakikatinin ışığında 2 – Öcalan “çıta”yı niçin düşürdü?

      7 Mart 2026

      Sahada kahraman, masada yalnız: Kürtlerin jeopolitik gerçeği

      7 Mart 2026

      Rojava hakikatinin ışığında 1 – Öcalan ve PKK “süreç”e nereden bakıyor?

      5 Mart 2026

      Kapitalizmde ahlaki çürüme, oligarşik iktidar ve şantaj ekonomisi

      2 Mart 2026

      Meslek odalarına neler oluyor?

      2 Mart 2026
    • Seçtiklerimiz

      Varlık adı önceler

      5 Mart 2026

      ABD-İsrail’in İran saldırısı uluslararası sistemin krizini ortaya çıkardı

      4 Mart 2026

      İran’la savaşın sınırları

      1 Mart 2026

      Laiklik tamamlanmış bir hikaye mi? Bu ülke hiç gerçekten laik oldu mu?

      27 Şubat 2026

      Kemal Türkler 100 yaşında!

      23 Şubat 2026
    • Röportaj/Söyleşiler

      HRANA: İran’daki protestolarda binlerce kişi öldürüldü, yüzlerce çocuk gözaltına alındı

      25 Şubat 2026

      Hatimoğulları: “Halk erken seçim isterse, biz hazırız; mobilizasyon kapasitesi en yüksek partiyiz”

      19 Şubat 2026

      Maden işkolunda bir kadın sendikacı

      15 Şubat 2026

      Epstein dosyası yeniden açılırken, Burak Oğraş’ın babası konuştu: “Oğlum otelde gördükleri yüzünden öldürüldü”

      10 Şubat 2026

      Musa Piroğlu: Halep’te yaşananlar, barış beklentilerinin ciddi biçimde zedelendiğini göstermiştir

      14 Ocak 2026
    • Dosyalar
      • “Süreç” ve Sol
      • 30 Mart Kızıldere Direnişi
      • 8 Mart Dünya Kadınlar Günü 2022
      • AKP-MHP iktidar blokunun Kürt politikası
      • Cumhurbaşkanlığı Seçimleri
      • Ekim Devrimi 103 yaşında!
      • Endüstri 4.0 üzerine yazılar
      • HDK-HDP Tartışmaları
      • Kaypakkaya’nın tarihsel mirası
      • Ölümünün 69. yılında Josef Stalin
      • Mustafa Kahya’nın anısına
    • Çeviriler
    • Arşiv
    Siyasi HaberSiyasi Haber
    Anasayfa » Rojava hakikatinin ışığında 2 – Öcalan “çıta”yı niçin düşürdü?

    Rojava hakikatinin ışığında 2 – Öcalan “çıta”yı niçin düşürdü?

    ERDAL KARA yazdı: Kapitalizm sürdüğü müddetçe ulus-devlet de varlığını sürdürmeye devam edecektir. Çünkü tarihsel süreç içerisinde oluşmuş tipik biçim budur. Ulus-devletlerin devri kapandı türü izahatların bilimsel hiçbir temeli yoktur. Tarihsel akış içinde ortaya çıkmış ve kapitalizme has bir biçim, kapitalizm dünya tarihsel olarak ortadan kalkmadığı müddetçe varlığını sürdürür, biz ideolojik olarak karşı olduğumuz için ortadan kalkmaz.
    Erdal Kara7 Mart 2026
    Facebook Twitter Pinterest LinkedIn WhatsApp Reddit Tumblr Email
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email

    Kürt Hareketi’nin bütün sektörlerinin temsilcileri “Ortadoğu’da Kürtlerin önüne yüzyıl sonra tarihi bir fırsatın çıktığı”, “bölgede seçeneksiz olmadıkları” yolunda değerlendirmeler yaparken Öcalan “müzakere”de çıtayı beklenmedik ölçüde düşürmüş bulunuyor.

    Öcalan niçin böyle bir yaklaşım sergiliyor?

    Tarihsel bir arka plan…

    İki kutuplu dünya düzeninin göreceli kaotik ortamı, ulusal kurtuluş mücadelelerine statü kazanma olanağı sunuyordu. 1989 yılından itibaren “reel sosyalist” ülkelerin birbiri ardına çözülüşüyle birlikte ABD’nin mutlak egemenliğinde şekillenen tek kutuplu dünya düzeni bu olanağı önemli ölçülerde ortadan kaldırdı.

    PKK Programı’ndaki “Birleşik Bağımsız Kürdistan” hedefi bir müddet daha varlığını devam ettirse de, Abdullah Öcalan tek kutuplu dünyada çıkış yolunun TC Devleti ile anlaşarak bulunabileceği düşüncesine ulaştı. Bu düşüncesi Turgut Özal’ın şahsında karşılık buldu. Özal, Talabani aracılığıyla Öcalan’dan ateşkes ilan etmesini talep etti. İlan edilen bir aylık ateşkesin ardından, Özal yine Talabani aracılığıyla Öcalan’ın bu kez “süresiz” olarak ateşkes ilan etmesini istedi. Öcalan bu talebi de yerine getirerek 16 Nisan 1993 tarihinde “süresiz” ateşkes ilan etti. Ertesi gün Turgut Özal hayatını kaybetti.

    Sonraki yıllarda gelişmelere tanık olanların anlattıklarından da anlaşılmaktadır ki, Turgut Özal, Irak ve Türkiye Kürdistanı’nın birleşerek bir federasyonu, Türkiye’nin bir diğer federasyonu oluşturduğu konfederal bir çözümden yanaydı. “Vaktiyle Musul vilayetinin Türkiye’den koparılmasıyla büyük haksızlık yapıldığı” düşüncesinde olan Turgut Özal’ın “bir koyup üç alırız” diyerek Körfez Savaşı’na girilmesini savunması da ufkunda böyle bir çözüm formülasyonu olduğunu göstermektedir.

    Turgut Özal, öldü mü, öldürüldü mü, bu tartışma on yıllardır süregelmektedir ve “Kürt Sorunu”na yaklaşım konusunda Demirel-İnönü Hükümeti ile TSK’nın Özal’a karşıt pozisyonda olmaları “öldürüldü” düşüncesini kolaylıkla bir kenara koymaya imkan vermemektedir.

    Özal’ın ölümünün ardından Öcalan pozisyonunu korumaya devam etti ancak TC Devleti şahsında bir muhatap bulamadı.

    Kenya’da yakalanarak Türkiye’ye getirilene kadar Öcalan’ın “Kürt Sorunu”na çözüm arayışı “TC Devleti’nin Kürt ulusal varlığını tanıması temelinde” federasyondur.

    2004 yılında yayımlanan Bir Halkı Savunmak adlı yapıtında “Demokratik Konfederalizm”[1] görüşünü benimsediğini belirten Abdullah Öcalan bu tezle uyumlu olarak “Kürt Sorunu”na çözüm önerisini yeniden formüle etti.

    Ayrıntıları bir yana bırakırsak, Türkiye’nin federe çözüm önerisine itirazını dikkate alan bu öneri, TC Devleti çatısı altında, etnik coğrafi hakikati kısmen dikkate alan bir çözüm önerisidir. Bookchin’in demokratik öz örgütlenme anlayışına yaslanan “özgürlükçü belediyecilik” olarak da görülebilir bu çözüm önerisi. Hatırlanacağı gibi Öcalan, “Avrupa Yerel Özerklik Şartı”nın kabulünün bu önerinin gerçekleşmesi için yeterli zemini sunabileceğini belirtmişti.

    Öcalan bu çözüm önerisinin kabulünü sürecin ilerleyebilmesi için “ön şart” olarak ileri sürüyordu. Buna paralel olarak PKK silahlı mücadeleyi durdurarak varlığına son verecek, ardından gerçekleştirilecek olan demokratik düzenlemelerle Kürt siyasal hareketi yasal alanda siyasal faaliyet yürütme olanaklarına sahip olacaktı.

    Öcalan bugün de aynı çözüm önerisini savunuyor. Fark yol haritasındadır. Çözüm önerisinin kabulü PKK’nın varlığına son vermesi için “ön şart” olmaktan çıkarılmıştır. Talep edilen, Kürt Hareketi’nin bütün sektörlerine yasal siyaset hakkının tanınması, buna uygun yasal düzenlemelerin yapılmasıdır. Öcalan, bu hak tanındığı takdirde mücadeleyle söz konusu çözüm önerisinin fiilen gerçekleştirilebileceğini düşünmektedir. Bize siyaset yapma hakkı tanıyın, biz de kendi çözüm önerimiz doğrultusunda mücadele etme imkanına kavuşalım demektedir. Öcalan’ın “genel demokratikleşme talebi”, bu kavrayışının doğal uzantısıdır. Demokratik düzenlemelerin gerçekleşmesi ölçüsünde, çözüm önerisinin fiilen gerçekleşme imkanının da artacağını düşünmektedir. “Genel demokratikleşme talebi”ni de şarta bağlamıyor Öcalan. Kendi amaçları doğrultusunda ilerlemesini kolaylaştıracak bir faktör olarak görüp temenni etmekle yetiniyor. Öcalan’ın düşüncesinin ana doğrultusu şudur: Bize siyaset hakkı tanıyın, biz mücadele ile Türkiye’yi demokratikleştirelim ve bu demokratikleşme hamlesinin doğal bir uzantısı olarak çözüm önerimizin de gerçekleşme imkanlarını yaratalım. Öcalan bunu bir mücadele stratejisi olarak önermekte ve adına da “Barış ve Demokratik Toplum Mücadelesi” demektedir.

    Uzun yıllardır sürmekte olan silahlı mücadelenin, uluslararası aktörler ve TC Devleti katında şu ya da bu ölçüde kendisinin ve Kürt Hareketi’nin muhatap olarak kabul edilmesi sonucunu doğurmasının çok önemli bir kazanım olduğunu düşünen Öcalan, silahlı mücadelenin sürdürülmesini, söz konusu kazanımı riske atan bir faktör olarak görmekte, en kısa vadede Kürdistan’ın her bir parçasında şu ya da bu ölçüde “statü” sahibi olmak hedefine kilitlenerek silahlı mücadelenin devreden çıkarılması gerektiğini düşünmektedir. 

    Öcalan’ın ana hatlarını resmetmeye çalıştığımız düşünce mimarisi, Türkiye özelinde muhataplarla mümkün olduğu kadar çatışmaktan/didişmekten uzak durarak diyalog ekseninde uzlaşmayı zorunlu kılıyor.

    Önceki görüşme notlarına yansımış olan ama özellikle Meclis Heyeti’nin Öcalan ile görüşme notlarında çok daha belirtik biçimde yer alan Öcalan’ın Bahçeli ve kısmen Erdoğan’a yönelik “teşvik edici ifadeleri” bu düşünce mimarisinin yansımaları. 

    Meclis Heyeti Görüşme Tutanağında yer alan “Kürt sorununun bin yıllık bir sorun olduğu”, “Tarihte yapılan büyük hatayı Feti (YILDIZ) Bey’in ideolojisini de gözeterek anlatmak istediği”, “ilk gittiği derneğin Ülkü Ocağı olduğu, siyasete orada başladığı”, “Sn. Devlet BAHÇELİ’nin Cumhuriyet tarihinde ender görülen bir cesaret sergilediği”, “Devlet içerisindeki bir elin kendileri (A.ÖCALAN ve PKK) ile Kürt sorununun çözülmesini istemediğini, her seferinde darbe mekanizmasının devreye girdiği”, “Türkiye’de ve bölgede kesinlikle çözüme ulaşmaları ve doğru yerden kapıyı aralamayı başarmaları halinde büyük bir talih kapısının açılacağını, hem de bölgeyi yeniden belirleyeceği”, “Başaramamaları durumunda darbe mekanizmasının başta Sn. Devlet BAHÇELİ ve Sn. Cumhurbaşkanı’na olmak üzere işleyebileceğini, Sn. Devlet BAHÇELİ’nin de konuşmalarında buna değindiği”, “Sn. Devlet BAHÇELİ’nin Kudüs ve Selahattin Eyyubi çıkışlarını çok önemli gördüğünü, Selahattin Eyyubi’nin Kudüs’ü fethetmesinde Türk ve Kürt Birliğini sağlamasının çok etkili olduğunu düşündüğü”, “Ninesinin Türkmen kökenli olduğu”, “Sultan Alparslan’ın Malazgirt’te başarılı olmasında Silvan’da bulunan Mervani Emirliği ve Ahlat’ta bulunan Kürt Emirliği ile anlaşarak onlardan destek alması olduğunu, bunu da Osman TURAN’ın yazmış olduğu kitapta okuduğu”, “Türk-Kürt ilişkisinin simbiyotik bir ilişki olduğunu, bu kapsamda Ziya GÖKALP örneğinin sebepsiz bir örnek olmadığı”, “SDG’nin ABD ve İsrail desteğiyle en az 100 bin kişilik silahlı gücünün bulunduğunu ve sanılandan daha fazla yaygınlaştığını, buna diğer bölgelerin de dahil edilebileceğini, kongrenin belgelerinin kendisine gelmediğini ancak Avrupa’daki (Kürt-Yahudi Kongresi) ve Erbil’deki (6’ıncı Orta Doğu Barış ve Güvenlik Forumu) kongrenin de anlamının “biz burada (İmralı) çözüme giderken onlar da orada çözüme gidiyor” olduğu, Erbil’deki toplantının ve Avrupa’daki kongrenin Almanların himayesinde yapıldığını, “tam Kürtlerin devlet kurma aşamasına geldiklerinde en büyük engel şu anda Apo’dur” dedikleri, “Kendisinin Demokratik Toplum ve onların Kürt devletçiliği için çalıştığı”, “Son aldığı bilgilere göre”, ‘yaygın bir propaganda var, devlet olma şansınız Apo tarafından sabote ediliyor’ dendiğini, bunun çok önemli bir saptama olduğu”, biçimindeki ifadeler söz konusu düşünce mimarisinin somut göstergeleri. Bunlara daha önceki görüşmelerde ifade ettiği “Bahçeli’nin devrimci milliyetçi” olduğu saptamasını ve AKP ile de ilişkilendirerek “Demokratik İslam”dan söz etmiş olmasını da Öcalan’ın düşünce mimarisinde merkezi bir ideolojik rol oynadığı için özellikle belirtmek gerekir.

    Öcalan özetle, ABD ve İsrail başta olmak üzere uluslararası egemen güçlerin Kürtlerin devletleşmesi projesini yürürlüğe sokmak istediklerini, kendisinin ise Kürdistan’ın dört parçasında verili devletleri esas alan, silahlı mücadeleye son verilmesi temelinde, federe ya da otonomi içermeyen bir çözümden yana olduğunu, böyle bir çözümün Ortadoğu’da Türkiye’nin önünü ardına kadar açacağını iddia etmekte, bu doğrultuda kendisine rol verilirse sonuç alabileceğini iddia etmektedir. Bahçeli ve kısmen Erdoğan’a yönelik “teşvik edici ifadeler” kendisine verilmesi talep edilen rolün muhatapları nezdinde kabulü için formüle edilmiş argümantasyonlardır.

    Öcalan “teşvik edici ifadeleri” hangi saik ile dile getirirse getirsin nihayetinde nesnel olarak süreç artık Bahçeli, dolayımıyla MHP’nin ideolojik hegemonyası altında yürütülmekte/ilerletilmektedir. Besbelli ki Öcalan “çıkış yolu”nun böylelikle mümkün olabileceği düşüncesindedir.

    Öcalan’ın “çıkış yolu”

    Öcalan’ın benimsediği “çıkış yolu” açısından muhataplarına yönelik “teşvik edici ifadeler”in özel bir konumlanışa sahip olduklarını görüyoruz zira Öcalan sistematik olarak kullanıyor bu ifadeleri. Besbelli ki ikna edici oldukları kanısında Öcalan. Böyle ise eğer, söz konusu argümanları önce değerlendirmek, ardından muhatapları açısından ikna edici olup olmadıklarını analiz etmekte yarar var. Merkezi önemde olduğunu düşündüğümüz argümanları değerlendirilmekle yetineceğiz.

    “Devlet Aklı” ne ki?

    Bahçeli, “Öcalan Meclis’e gelsin, DEM Grup Toplantısı’nda konuşsun” der demez, olası girişime “inandırıcılık” kazandırmak isteyenler “Devlet Aklı”ndan söz etmeye başladılar. Olası girişimde de “devlet aklı”nı Bahçeli temsil ediyor olacaktı. Onun lafları parti çıkarlarının üstünde algılanacak, memleketin refah, esenlik ve barışı için konuşuyor görünecekti Bahçeli. Erdoğan “Kürt Sorunu” söz konusu olduğunda sabıkalıydı, geçmişte meseleyi ele alırken sorunu araçsallaştırmıştı.

    Türkiye çok uzun yıllar Milli Güvenlik Kurumu’nun (MGK) sultası altında yaşadı. MGK, Genelkurmay Aklının baskın olduğu, gerektiğinde aba altından sopa gösterilerek Genelkurmay’ın istediği siyasal sonuçları alma imkanına sahip olduğu bir kurumdu. AKP’nin iktidara gelmesinin ardından, TSK’ya yönelik operasyonlar, 2010 Anayasa Referandumu’yla birlikte Yüksek Mahkemelerin bileşiminin siyasal iktidar lehine değişimi, 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle “tek adam rejimi”ne geçilmesi ve nihayetinde 2016 yılında Cemaate yol verilerek gerçekleştirilen kontrollü darbe süreci gibi eşiklerden geçerek askerlerin MGK’ya yön verme kudretine son verildi. Erdoğan nihayetinde MGK’yı tam olarak kontrolü altına aldı.

    Siyasal partilerin bir yanda, siyasal parti temsilcilerinin de içinde yer aldığı MGK’nın diğer yanda olduğu, “ikili iktidar” gibi görünse de Genelkurmay etkisi nedeniyle asli iktidar aygıtının MGK olduğu rejim yapılanması, askerlerin etkisi sıfırlanarak sonlandırıldı. Artık “askeri vesayet”ten söz etmek olanaklı değildi. Geçmişte, MGK Rejimi altında siyasi partilerden görece oldukça bağımsız bir “Devlet Aklı”ndan söz etmek olanaklı idi. Lakin MGK’da Erdoğan’ın tam kontrolü sağlamasından itibaren iktidar blokunu oluşturan partilerden bağımsız bir “Devlet Aklı”ndan söz edebilmek olanaklı olmaktan çıktı.

    Devlet nedir? Baskı aygıtları ve ideolojik aygıtlar…

    Bugün TSK’nın yönetici kadroları bütünüyle AKP’lilerden müteşekkildir.

    Polis teşkilatının bütün yönetici kadroları AKP ile MHP arasında pay edilmiştir.

    MİT bütünüyle iktidar blokunun kadrolarından oluşmaktadır.

    Yargı AKP ve MHP arasında üleşilmiştir.

    Baskı aygıtlarının durumu budur…

    Üniversitelerin bütün yönetici kadroları iktidar blokunun denetimi altındadır. Memlekette neredeyse her lisenin başında bir AKP’li müdür oturmaktadır.

    Basın, birkaç basın kuruluşunu dışarda bırakırsak bütünüyle AKP’nin denetimi altındadır. TRT sahibinin sesi, AKP’nin borazanıdır.

    DİSK’i ve KESK’i dışarıda bırakırsak bütün sendikal konfederasyonlar AKP’nin yönlendiriciliği altındadır, ekmek davasını satmıştır.

    Diyanet bütünüyle AKP’nin kontrolü altındadır. 275 bin imamın çok büyük bir çoğunluğu ayan beyan AKP’lidir.

    Sadece kültürel alanda AKP hegemonyasını kuramamıştır. O alanda da birkaç elin parmaklarını geçmeyecek sayıda haysiyetli insan dışarıda bırakılacak olursa herkes susturulmuştur.

    Türkiye tarihinin hiçbir döneminde devlet ile siyasal iktidar bloku bu ölçüde üst üste çakışmamıştır.

    Geçmiş dönemlerde iktidar değiştiğinde bakanlıklarda birkaç müsteşar değiştirilmekle yetinilirdi, bugünün hakikati bu mudur?

    Bu kurumsallaşmalardan bağımsız bizim bilmediğimiz bir devlet mi vardır? Devlet bunlardan başka nedir?

    Devlet denilen mekanizmanın Madde’si yukarıda saydıklarımızdır. Madde’si olmayan Akıl mı olur mu?

    AKP’yi, MHP’yi anladık da, sosyalistlerin, Kürt hareketinin temsilcilerinin bu argümantasyona teşne olmasının nedeni nedir?

    Bütün burjuva partileri politikalarını icra ederken her zaman onu genelin çıkarlarının ifadesi olarak sunar, her fırsat bulduğunda onu “devlet zarfı” içinde pazarlamaya çalışırlar. İlk öğe sınıfsal çelişki hakikatini gizleyerek geniş yığınları aldatmak amacı taşıyor ise, ikinci öğe, politikayı “devlet zarfı” içinde pazarlama çabasının nedeni, icra edilen politikanın başarısızlığı anında faturanın dışsal, hayali bir unsura çıkarılmaya çalışılma yeltenişidir. Bu burjuva politikasının en başat özelliklerinden biridir. AKP-MHP İktidar Bloku’nun yapmaya çalıştığı da budur. İş batarsa sorumlu “Devlet Aklı” olacaktır.

    “Norm devlet”, “norm dışı devlet” kavramsallaştırması “Devlet Aklı” kavramsallaştırmasının bir başka dışa vuruş biçimidir. Turgut Özal döneminde gerçekleştirilen ateşkes deneyiminin akıbetinin merceğinden üretilen kavramsallaştırmalardır bunlar ve Türkiye’de rejimin niteliğinin kökten değiştiğini, siyasal iktidar bloku ile devletin nerede ise üst üste çakıştığını görmezden gelmektedirler.

    Maddesi olmayan akıl olmaz. Olacağını iddia edendeki “akıl” olsa olsa idealist bir akıldır. Daha ötesi Bahçeli’ye anlamsız bir paye biçerek söz konusu sürecin onun ve dolayısıyla MHP’nin ideolojik inisiyatifinde yürütülmesini kabullenmek manasına gelmektedir bu.

    “Devlet aklı” kavramsallaştırması birçok sosyalistin de aklının karışmasına neden oluyor. Marksizm’de “devlet” meselesine verildiği düşünülen başat önem söz konusu zihinsel karmaşanın kaynağı.

    Emperyalizm bir bütün olarak demokrasinin inkarı olsa da, özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde geçmişten gelerek kökleşmiş olan demokratik kurumsallaşmalar, aynı zamanda bir tür devletin ideolojik aygıtları olarak devletin baskıcı karakterine sınır çizerler. Siyasi Partiler, Sendikalar, Üniversiteler başta olmak üzere okullar, dini kurumlar, dernekler, kültürel alan kurumsallaşmaları, tümü (Althusser’in terminolojisi ile konuşuyoruz- kimi farklılıkları olmakla birlikte Gramsci’nin “sivil toplum”/”siyasal toplum” kavramsallaştırmasıyla da meseleyi izah etmek mümkün.) devletin ideolojik argıtlarıdırlar ve her gün ve her gün devletin biçimini yeniden şekillendirirler. Bu kurumsallaşmalar ne kadar güçlü iseler, yani toplum ne kadar örgütlü ise bu kurumsallaşmalar devletin biçiminin an be an şekillenmesini daha güçlü şekilde etkilerler. “Devlet Biçimi” dediğimizde nihayet bir soyutlama yapıyoruz. Temel özellikleri değişmediği için belli bir dönem için söz konusu devleti şu ya da bu adla sıfatlandırarak soyutluyoruz. Soyutlamış olmamız devletin biçiminin her gün yeniden şekillendiği gerçeğini hiçbir biçimde değiştirmiyor.

    Söz konusu kurumsallaşmalar ne kadar güçlü ise devletin içinde devam ede gelen sınıf mücadelesinin o kadar güçlü olduğu anlamına gelir bu ve devlet bu mücadeleden hem etkilenip an be an biçim değiştirirken aynı zamanda devletin baskıcı aygıtları (ordu ve polisten müteşekkil militarizm, yargı ve bir bütün olarak bürokrasi) doğal bir refleks gösterip mümkün olduğu kadar devletin ideolojik aygıtlarının etki alanından kaçınmaya/sakınmaya çalışırlar. Devletin baskı aygıtlarının halka en uzak olan kurumsallaşmalarında (Ordu, polis -bazı ülkelerde polis daha özel biçimler alabiliyor- özellikle istihbarat kurumları) bu refleks, “kaçınma”,“sakınma” eğilimi çok daha güçlü olur. Nihayetinde sürekli var olagelen bu “sakınma”, ”kaçınma” eğilimi “devlet geleneği” olarak karşımıza çıkar. Söz konusu eğilim aynı zamanda devletin ideolojik aygıtlarının denetiminden kaçınma eğilimidir de. Kaçınıldığı ölçüde söz konusu “devlet geleneği” daha fazla gizli kapaklı iş çevirir hale gelir. “Devlet Aklı” denilen şey bundan ibarettir. Yukarıda söylediğimiz gibi maddesi olmayan bir devlet aklından söz edilemez. “Devletin Aklı” olduğundan söz edeceksek eğer bu yukarıda izah ettiğimiz mekanizma içinde şekillenen bir sonuçtur.

    Totaliter rejimlerde ise mekanizma böyle işlemez. Devletin ideolojik aygıtları korporatist kurumlaşmalar haline dönüşmüşlerdir. Devletin baskı aygıtları üzerindeki etkileri çok sınırlıdır. Diktatörlük devlete tam egemendir. Diktatörün aklı “devletin aklı”dır.

    Türkiye’de ise devlet son 20 yıl içinde köktenci biçimde dönüştürülmüştür ve otoriter bir yapıya kavuşturulmuştur. İktidar Bloku ile Devlet arasında nerede ise örtüşme vardır. Devletin aklı ağırlıkla Tayyip Erdoğan’ın aklıdır. Bu devlet aklında bir bukle de Bahçeli sosu vardır.

    “Darbe Mekaniği”

    “Devlet Aklı”nın işi yürüttüğünü düşünürseniz bunun dolaysız sonucu olarak “Darbe Mekaniği”nden de söz etmek zorunda kalırsınız. Her şeye darbe denmiyorsa eğer “darbe” iktidarda olanı alaşağı etmek için icra edilen silahlı ya da silahsız, kaynağını seçim ve hukuktan almayan politika girişimidir.

    2016 kontrollü darbesinden beri orta vadede nesnel olarak bir “askeri darbe” yapmanın imkanı yoktur. AKP’li generaller AKP’ye mi darbe yapacak? Bunu geçelim. “Darbe”den söz edilirken kastedilen de bu türden bir darbe değildir. “Süreç”e çomak sokma ihtimali olan güçler ima ediliyor bu ifade ile. Adres olarak sunulan da öncelikle İsrail, dolaylı olarak da ABD’dir.[2] Rojava’daki son gelişmelerden sonra bu mesele ile kafa yormanın gereği kalmamıştır ama biz yine de hiçbir maddi temeli olmayan, bu kurgu ürünü argümantasyonu çözümlemeye devam edelim.

    Sürece çomak sokacak İsrail ve ABD’nin elemanları kimlerdir? Başlarında kimler vardır? Hakan Fidan ve Yaşar Güler mi? Hayali isim üretmiyoruz. Bu isimleri zikredildiği için sıralıyoruz. İsrail ve ABD’nin elemanları olan Hakan Fidan ve Yaşar Güler, Bahçeli ve Erdoğan’a darbe yapacak! Daha bir ay önce, bu argümantasyon ciddi ciddi çok sayıda insan tarafından dile getirilmiştir. DEM Parti sözcüleri de isim anmadan sürekli olarak darbe mekaniğinden söz etmeye devam etmişlerdir.

    İddia edilen neydi? Türkiye kendi Kürtleri ile barışıyor. İsrail ve ABD buna çomak sokmaya çalışıyor. Hakan Fidan ve Yaşar Güler de bu işin aktörleri. Rojava neyi gösterdi? Hakikatle en küçük bir teması olmayan hayal dünyası ürünü imiş.

    İdeolojik saplantı çok zor tedavi edilebilecek bir hastalıktır. Hakikat çırılçıplak ortada olduğu halde bir müddet daha bu argümanları duymaya devam edeceğiz.

    Emperyalizm ve MHP ne türden bir partidir?

     “Emperyalizm söz götürmez bir biçimde genel olarak demokrasinin, bütün demokrasinin inkârıdır”.  Zira emperyalizm, “her yere özgürlük değil, egemenlik eğilimi götüren malî sermayenin ve tekellerin çağı”dır. Böyle olduğu için de emperyalizm girdiği hiçbir ülkeye özgürlük götürmez/götüremez. Girdiği ülkelerdeki ilerici dinamiklerle kurduğu ilişki her zaman için arızi, geçici ve yüzeyseldir. Girdiği ülke ya da bölgede (ister açık işgal yoluyla isterse işbirlikçilik yoluyla) genetiği gereği emperyalizm gerici güçlerle birleşir, onlara can suyu olur. Bu emperyalizmin en belirtik özelliklerinden biridir.

    Emperyalizm girdiği ülke ya da bölgede orta vadede gerici güçleri daha gerici, baskıcı güçleri daha baskıcı hale getirir. Başka türlü bir mekanizmanın çalışması olanaklı değildir. Kısa vadedeki kimi görüngüler bu nedenle aldatıcı olmamalıdır.

    Ticari ilişkisinin büyük bir kısmını Avrupa’nın kapitalist ülkeleriyle yürütüyorsa da Türkiye siyaseten ABD’ye bağımlı bir ülkedir. Mahir Çayan’ın çok veciz ifadesi ile söylersek, “Türkiye’de emperyalizm bir iç olgudur”. Ne demektir “iç olgu?”. Örtük olarak ülkenin bağımlı olunan ülkenin, ABD’nin işgali altında olduğu manasına gelir bu. Pejoratif bir ajitasyon cümlesi değildir. Anlayana Türkiye’nin hakikatini kavrama olanağı veren doğru bir tespittir.

    Bağımlılık bütün düzeylerdedir. Konumuz bağlamında, siyasal bağımlılık açısından MHP’yi ele alalım. MHP NATO karargahlarından yönetilen bir partidir ve bizim gibi ülkelerde siyasal partiler ya da hareketler düzeyinde emperyalizme siyasal bağımlılığın en üst seviyesi, siyasal bağlanmanın en organik biçimi MHP türü faşist partilerde somutlanır. Bu öyle bir bağımlılık türüdür ki, bağımlı ülke ile emperyalist ülkenin istihbarat örgütleri bu ilişkinin tam merkezinde yer alırlar.

    MHP türü partiler, bizim gibi “gelişmekte olan bağımlı kapitalist ülkelerde” ve “azgelişmiş ülkelerde” iki kutuplu dünya dengeleri içerisinde piyasaya sürülmüş “iç savaş partileri”dir.

    Yaptığımız bu tasvir üzerine yüzlerce kitap yayımlanmıştır Türkiye’de, birçoğunda bu ilişkinin niteliği somut verilerle açık bir şekilde ortaya konmuştur. Hangi MHP yöneticisinin hangi CIA ajanı ile ne iş pişirdiği bile vardır bu eserlerde.

    1970’lerde yükselen sosyalist hareketin karşısına niçin çıkarılmıştır MHP? Bu bir raslantı mıdır? Vatan sevgisine gark olmuş birileri ülkeyi Moskof’a peşkeş çekmeye kalkan komünistlere karşı göğüslerini siper etmeye mi kalkışmıştır? Sosyalist hareketin karşısına faşist hareket NATO karargahlarında yapılan planlarla çıkarılmış ve adım adım sürece bu karargahlarca yön verilmiş ve Türkiye NATO karargahlarının planlarını icra eden faşist çetelerce nerede ise iç savaşa varacak derecede altüst edilmiştir.

    Faşist hareketin sosyalist hareketin karşısına çıkarılmasıyla birlikte geniş yığınların can güvenliğini sağlama kaygısı sosyalist hareketin bütün sektörlerinin mücadele hattını şekillendirmiş, sosyalist hareketin işçi hareketi ile buluşamamasının, ayrı kanallarda akmasının en belirleyici nedenini oluşturmuştur.

    Bu çıplak hakikatten dolayı Türkiye sosyalist hareketin tarihi esas olarak faşist hareket ile mücadele tarihidir. Faşist hareket ile mücadele tarihini sosyalist hareketten çekip alırsanız ondan geriye çok az şey kaldığı gerçeği ile yüz yüze gelirsiniz.

    “Devrimci Milliyetçilik”

    İki kutuplu dünya ortadan kalkmış, reel sosyalist ülkeler çözülmüş, NATO, varlık gerekçesi olduğu iddia edilen “Doğu Bloku” çöktüğü halde varlığına son vermemiş, NATO’nun mütemmim cüzü olduğu söylenebilecek MHP türü partiler “yeni dünya düzeni”nin rasyonallerine uyarlı hale getirilmişlerdir.

    Türkiye’nin parlamenter siyasi ortamında aldığı rol dışında reel sosyalizmin çöküşünden beri MHP’nin en belirgin, TC devletinin Kürtlerle sürdürdüğü bir tür “iç savaş”taki toplumsal hakikati nedir? JÖH, PÖH ve benzerleri. MHP’nin çıplak gerçeği bu hakikatte saklıdır ve bu hakikat MHP’nin reel sosyalizmin çözülüşünün ardından niçin devre dışı bırakılmadığının, niçin Kürtlere karşı bir “iç savaş” aparatı olarak kullanıldığının kanıtıdır.

    “Savaşanlar barış yapmayı bilirmiş?” Sık sık bu laf ediliyor. Eser miktarda örnek dışında, hiç emekli ya da görevde bir TSK mensubu ya da bir JÖH, PÖH mensubundan Kürtlerle “onurlu barış” masasına oturma doğrultusunda bir istek duyduk mu? Bu türden beklentiler yıllardır erişilemeyen barış umudundan filizlenen halüsinasyonlar olma vasfından öte hiçbir mana taşımazlar. Dünya deneylerinde de durum budur, bu türden sorunlar, burnunun ucunu icra ettikleri işin gereği olarak görme imkanı olmayan savaşı yürüten güvenlik aparatlarının kurmayları vasıtasıyla değil, geleceğe yönelik kestirimlerde bulunma yetisine sahip siyasal aktörler tarafından çözümlenebilmektedir.

    Kısa bir zaman, bir yıl önce MHP hakkında ileri sürdüğümüz bu argümanlar DEM Parti ve Türkiye Sosyalist Hareketi’nin neredeyse her sektörü tarafından tartışmasız kabul edilirdi. Bugün tartışmalı düşünceler haline gelmiş bulunmaktadırlar. Bu ideolojik kaymanın en temelli nedeni, burjuva politikasının esasının demagoji olduğu bilindiği halde burjuva politik aktörlerin lafında gereğinden fazla keramet aramak, dolayısıyla da tarihsel olanı ıskalamaktır. Lakin daha ötesi vardır ve üzerinde hassasiyetle durulması gerekmektedir.

    İşte bu nedenle Öcalan’ın Bahçeli için sarf ettiği “devrimci milliyetçilik” lafının üzerinde ciddiyetle durmak gerekmektedir.

    Öcalan muarızlarını ikna etmek için elverişli bir kavramsallaştırma olarak görerek ettiği bu laf, Bahçeli’ye böyle bir paye biçmek, niyet ne olursa olsun Türkiye Sosyalist Hareketi ile Kürt Özgürlük Hareketi arasında aşılmaz duvarların örülmesine vesile olur. Binlerce devrimcinin katiline böyle bir paye biçilemez.

    “Devrimci milliyetçi”… Bu cümleden anladığımız Öcalan’ın Bahçeli’yi faşistlikten beraat ettirdiğidir. Beraat ettirilenin cihatçı sürülerinin Rojava saldırısına coşku içinde alkış tuttuğunu görüyoruz. Bu bir devrimcinin mi tutumudur yoksa bir faşistin mi?

    Öte yandan Bahçeli “devrimci” ise bırakalım dolaylı olmayı dolaysız bir ittifak unsuru olmalıdır. Öcalan Türkiye’nin demokratlarına bunu mu tavsiye etmektedir? Katilimiz ile ittifak mı kuralım?

    “Demokratik İslam”dan nasıl ve hangi kısıtlar içinde söz edilebilir?

    Kıvılcımlı’nın izahatı bir yere kadar doğrudur. Nerede ise yeni doğan tek tanrılı bütün dinler, yozlaşan, çürümeye yüz tutan medeniyetlere karşı barbar akınlarının bayrağı olmuşlardır. Tek tanrılı dinlerin ortaya çıkışı çürümeye, yozlaşmaya, eşitsizliğe gark olmuş medeniyetlere karşı isyandır. Söz konusu çağlarda başka türlüsü olması da beklenemezdi. Göçer kabileleri köleleştiren, her fırsat bulduğunda onları ezen, talan eden, katleden medeniyetler ne zaman dejenere olup, güçten düşseler, komünal ilişki temelinde şekillenen göçer savaşçı kabilelerin (Barbarların) saldırılarına açık hale gelmiş, onlar tarafından yıkılmışlardır.

    Nerede ise bütün dinlerin ortaya çıkışında gördüğümüz benzerdir. Dinler haksızlıklara karşı bir isyan bayrağı olarak ortaya çıkarlar.

    Savaşçı göçer kabileler çürümeye yüz tutmuş, yozlaşmış, dış saldırılara açık hale gelmiş medeniyeti vurup devirerek ona Kıvılcımlı’nın ifadesiyle söylersek “barbar aşışı” yaparak (söz konusu aşının belki de en belirtik yönü söz konusu medeniyetin daha adil bir dünya tasarımı ile şekillenmiş göçer kabilelerin dinini benimsemesidir) onun restore olmasını olanaklı kılsalar da, tarihsel olarak daha geri üretim ilişkilerinin ürünü oldukları için yıktıkları medeniyet tarafından yutularak ona adapte edilirler. Aradan bir müddet geçtikten sonra “barbar aşısı”nın etkisi geçmeye başlar ve medeniyet tekrar yozlaşır, çürümeye yüz tutar, dış saldırılara açık hale gelir. İşte bu değişim sürecinde dinin de niteliği adım adım değişir. Ezilenlerin isyan bayrağı olarak ortaya çıkmış olan din, göçer kabileler medeniyetçe yutuldukça söz konusu dinin de niteliği egemenlerin dini haline dönüşür. Statikleşir ve esas doğrultusu kadercilik şeklinde belirginleşmeye başlar. Uysallaştırıcı, uyuşturucu bir işlev görür gün geçtikçe. Egemenler tarih boyunca hangi ilerici fikir ile buluşursa buluşsun, o fikri belli bir tarih kesiti içinde kof bir kabuk haline getirir, düzenle uyumlu bir dönüşüme uğratırlar. Kuşkusuz medeniyet tekrar yozlaşmaya başladığında her zaman için söz konusu dinin otantik temellerine dönüş eğilimleri hep var olur, olur ama bu çaba hiçbir zaman başat hale gelemez. Tersine genellikle aforoz edilip, ezilir.

    Hal bu iken “Demokratik İslam” ne oluyor ki? Tarih boyunca bunu kanıtlayan uzun dönem sürmüş bir medeniyet örneği var mıdır? Evet, yerel, arızı deneyimler vardır, evet bu doğrultuda akademik çalışmalar vardır, evet bu yönde çalışmalar yapmış devasa bir tarih mirası bırakmış din alimleri vardır ama uzun dönem devam edegelmiş bir medeniyet örneği var mıdır? Yoktur ve olamaz, gelecekte de olmayacaktır. Din sönümlenip yok olacaktır. Ne yazık ki tarihin akışı böyledir! Tarihte nesnesi olmayanı kurgu dünyasından üretene “idealist” denir?

    Evet günümüzde de yerel, arızı örnekler olabilir ve vardır. Bunu en belirtik olarak ulusal hareketlerde görürüz. Sömürgecinin ya da işbirlikçinin baskısı ulusun bütün kesimlerinde birleşme eğilimi yaratır. Bu dolaysız biçimde din alanına da yansır. Din, sömürgeciler ya da işbirlikçiler ile ezilen ulus mücadelesi yürütenler arasında kıyasıya mücadelenin yürütüldüğü bir alanı haline gelir[3]. Bu arızı örnekte dinin demokratik yorumu azımsanmayacak sayıda insanı da çatısı altında toplayabilir. “Demokratik İslam” kavramsallaştırması sadece bu kapsamda kullanıldığında “hoş görülebilecek” bir kavramsallaştırmadır. Lakin belirttiğimiz gibi arızı bir örnektir. Atipiktir. Kapitalizmde tipik olan tam tersidir. Din çağımızda uzun vadede egemen sınıfların elinde ezilenlere karşı kullanılan bir silahtır. Egemenin lehine işlev görür. Hele hele ezen ulus için bu bin kez geçerlidir. Türk Halkı’na “Demokratik İslam” salık vermek ne dediğini bilmemektir. Genelleştirmek, ezilen ulus ile ezen ulusun din ile kurduğu ilişkiyi aynılaştırmak, elma ile armutu karıştırmaktır.

    Ezen ulus seküler olduğu ölçüde ezilen ulusun kurtuluş mücadelesi ile dayanışma ilişkisi kurabilir. Önümüzde çırılçıplak duranı da göremeyecek durumda mıyız? Türkiye’de Kürt hareketi ile dayanışma ilişkisi kuran bütün Türkler sekülerdir. Evet sayıları azdır, şovenizm seküler kitlelerin arasında da kol gezmekte, zihinlerini teslim almaktadır. Ama Kürt hareketi ile dayanışma ilişkisi kuran bir Türk’ten söz edilecek ise o şaşmaz biçimde seküler Türk olarak karşımıza çıkmaktadır. Kürt hareketi ile dayanışma ilişkisi kuran, dini bütün, İslamcı Türk eser miktardadır. Onların da çok büyük çoğunluğu namuslu çok az sayıdaki İslamcı aydındır.

    “Demokratik İslam” kavramsallaştırmasını Türkiye’deki bütün yurttaşlara şamil ederek konuşmak öylesine bir gaftır ki, DEM’in Türkiye Partisi olma iddiasının bordodan atıldığı, bilerek ya da bilmeyerek DEM parti içindeki enternasyonalist sosyalistlere bile kapı gösterildiği hissini uyandırmaktadır.

    Malazgirt Savaşı Kürt-Türk İttifakı’nın örneği olabilir mi?

    Malazgirt Savaşı Kürt-Türk kardeşliği ya da ittifakı için tarihsel bir kanıt olabilir mi? Bu tez, ideolojik, tarihsel, bilimsel hiçbir bir kanıtla desteklenemez. İdeolojik olarak sorunludur. Ulusu kapitalizm öncesinde arayanlar burjuva milliyetçileridir. Sonuç resmi tarih yazımıdır. Kapitalizm öncesi ulusun varlığından söz edilemez, kavimlerden söz edilebilir ancak. Bilimsel de değil bu yaklaşım. Elmayı renginden kokusundan ve tadından ayırmaya benzer bir girişim bu. Kapitalist pazar yoksa ulustan da ulusçuluktan da bahsetmek mümkün değildir.

    “Bütün dünyada kapitalizmin feodalizme karşı nihai zaferi dönemi, ulusal hareketlerle ilgili olmuştur. Bu hareketlerin iktisadi temeli, meta üretiminin tam zaferini sağlamak için yurtiçi pazarı ele geçirmek zorunda olması, aynı dili konuşan bir halkın yaşadığı bölgeleri siyasal bakımdan birleştirmek zorunda olması gerçeğinde yatar ve bu dilin gelişmesini ve edebiyatta kök salmasını önleyen bütün engeller ortadan kaldırılmalıdır. Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan en önemli araçtır. Modern kapitalizme uygun ölçüde, gerçekten özgür ve geniş ticari alışveriş için, ayrı ayrı sınıflar halinde özgürce ve geniş ölçüde gruplandırılabilmesi ve nihayet, pazarda, büyük ve küçük, satıcı ve alıcı durumunda her meta sahibiyle ayrı ayrı sıkı bağlar kurabilmek için en önemli koşullar, dil birliği ve dilin engelsiz gelişmesidir.

    Onun için her ulusal hareketin eğilimi, modern kapitalizmin gereksinimlerinin en iyi karşılanabileceği ulusal devletlerin oluşumuna doğru eğilimdir. En derin iktisadi etkenler bizi bu amaca doğru sürükler ve bundan ötürü, bütün Batı Avrupa için, hayır, bütün uygar dünya için kapitalist dönemin tipik, normal devleti, ulusal devlettir.

    Demek ki, eğer biz, ulusların kaderlerini tayin etmesi kavramının anlamını, hukuksal tanımlamalarla cambazlıklar yaparak ya da soyut tanımlamalar “icat ederek” değil de, ulusal hareketlerin tarihsel ve iktisadi koşullarını inceleyerek öğrenmek istiyorsak, varacağımız sonuç, kaçınılmaz olarak, ulusların kendi kaderlerini tayin etmesini, o ulusların yabancı ulusal bütünlerden siyasal bakımdan ayrılma ve bağımsız bir ulusal devlet kurmaları anlamına geldiği sonucudur.” (Vurgular Lenin’e ait)

    Lenin ulusun tarihsel olarak nasıl ortaya çıktığını yukarıda izah etmektedir. Kuşkusuz Lenin söyledi diye bir şey isabetli olmak zorunda değildir. Biz mürit değiliz. Söylenen tarihsel hakikat ile uyuşuyor ise benimseriz.

    Kapitalist pazarın ortaya çıkmasına paralel olarak ulusal hareketler ortaya çıkmaya başlamış ve nihayetinde ulus şekillenmiştir. Kapitalist pazar filizlenmeseydi ulusal hareketler ortaya çıkmazdı, ulusal hareketler ortaya çıkmasaydı ulus şekillenmezdi. Merkezi Avrupa’da ulusların oluşum süreci böyle olmuştur ve tarihsel gerçekler bunu kanıtlamaktadır. İşte bu nedenle kapitalizm sürdüğü müddetçe ulus-devlet de varlığını sürdürmeye devam edecektir. Çünkü tarihsel süreç içerisinde oluşmuş tipik biçim budur. Ulus-devletlerin devri kapandı türü izahatların bilimsel hiçbir temeli yoktur. Tarihsel akış içinde ortaya çıkmış ve kapitalizme has bir biçim, kapitalizm dünya tarihsel olarak ortadan kalkmadığı müddetçe varlığını sürdürür, biz ideolojik olarak karşı olduğumuz için ortadan kalkmaz.

    Paris Komünü doğrudan demokrasi deneyimi idi. Paris Komünü’nün ortaya çıkması ile birlikte temsili demokrasiye dayanan parlamenter cumhuriyet tarihsel olarak zamanını doldurdu. Eski devlet cihazı yıkılıp doğrudan demokrasi örneği olan daha üstün bir devlet tipi formu ortaya çıktı. Bu form dünya tarihsel olarak egemen biçim olmadıkça siyasal olarak zamanını dolduramazdı. Öyle oldu, parlamenter cumhuriyet varlığını sürdürdü. Bu yüzden seçim oyununun bir parçası olmak zorunda kalıyoruz bugün. Milyarlarca insan, parlamentonun temsili demokrasi ile teşkil edilmesinde bir sorun görmüyor, sandığa gidip oy kullanıyor. Temsili demokrasinin tarihsel olarak zamanını doldurmuş olması, ezilenlerin iktidarının tesis edildiği yerde temsili demokrasi ile yetineceğimiz manasına gelmez. Tersine orada doğrudan demokrasinin en yaratıcı biçimlerini uygulamalıyız. Böylelikle amaçlarımız ile uyumlu bir yaşam kurabiliriz.

    Ulus-devlet meselesi de bir bakıma buna benzer. Ekim Devrimi ile birlikte ortaya çıkan sosyalist cumhuriyetler federasyonu ulus devlet formunda bir cumhuriyet değildi[4] ve bu form kapitalizmin tipik formu olan ulus-devlet formuna sahip değildi. Lakin daha Lenin’in sağlığında Gürcü sorununda gördüğümüz gibi meselenin ne kadar çetrefil olduğu anlaşılmış, Lenin’in ölümünün ardından ulusların kardeşliği lafları Sovyet yöneticilerin dilinden düşmezken Rusların dışındaki uluslar adım adım baskı altına alınmıştır. Federal cumhuriyetler, ulus devletlerin ortaya çıktığı tarih kesitinde ortaya çıksalar da atipik form olarak kaldılar, tipik form ulus devlet olmaya devam etti ve bugüne kadar da varlığını sürdürdü. Emperyalizm var olmaya devam ettiği sürece de tipik form olarak da varlığını sürdürecektir.   

    Maddesi olmayan hiçbir fikir ortaya çıkamaz. Ulus’un, dolayısıyla milliyetçiliğin maddesi kapitalist pazardır. Ulus-devlet formunu, milliyetçiliği ortadan kaldırmak mı istiyorsunuz kapitalizmi ortadan kaldırın…

    Malazgirt Savaşı’nda Türk-Kürt kardeşliğini keşfetmek tarihsel olarak da yanlıştır. Bütün imparatorluk orduları çok kavimlidir zaten. İmparatorluk, bir kavmin kendi doğal sınırları dışındaki geniş coğrafyalarda “kılıç” zoruyla egemenliğini sürdürmesinin adı. Bütün imparatorluklar yayılmacıydılar, gerekli askeri insan kaynağını egemenlik kurdukları coğrafyalardaki kavimlerden derlediler. Bu gönüllü bir ilişki de değildi, vasal, sultana, krala vb. tabiyet ilişkisinden dolayı kendi kavminden askeri güç derleyerek egemene vermek zorunda idi. Bu ilişki “kardeşlik” ilişkisi değildi ki. Egemenlik altına alınanın egemene tabiyet ilişkisi idi. “İttifak”dan söz edilebilir mi peki? “İttifak” ilişkisi formal olarak “bağımsız” özneler arasında gerçekleşir. Egemen ile egemenlik altına alınan arasında kurulan ilişkide “ittifak”tan değil, vasal olmaktan doğan yükümlülükten söz etmek gerekir. Mervani Emirliği Malazgirt Savaşı esnasında bu konumdaydı.

    Edward Carr’ın söylediği gibi hangi ideolojik pencereden bakıyorsanız tarihi öylece yeniden kurarsanız. Siyasal İslamcılar Malazgirt Savaşı’nda Büyük Selçuklu İmparatorluğu vasalı olan bütün Müslüman kavimlerin Selçuklu Ordusu içinde yer aldığını ileri sürerler. Çok uzun yıllar boyunca faşistler Selçuklu Ordusu’nun sadece Türk boylarından oluştuğunu iddia ettiler. İdeolojik çapaklar ayıklandığında Selçuklu Ordusu’nda Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Gürcü ve devşirilmiş Hristiyan askerlerinin olduğu gerçeği ile karşılaşırız. Bizans Ordusunda çok daha fazla kavmin askerleri yer almaktadır. Bu orduda yer alan kavimlerin büyük çoğunluğunun Bizans imparatorluğu ile ilişkisi vasallık ilişkisi değil bağımsız öznelerin “ittifak” ilişkisiydi üstelik. “Kardeşlik” ya da “ittifak” ilişkisi tarihte aranacaksa, Bizans Ordusu, Selçuklu Ordusu’ndan daha “enternasyonalist” (!) bir ordudur. Malazgirt Savaşı’nın ertesinde, I. Melihşah döneminde Mervani Emirliği Büyük Selçuklular tarafından yıkılarak ortadan kaldırıldı. “Kurtuluş Savaşı”nda yaşananın benzeridir bu. Kürtler “Kurtuluş Savaşı”nda yer almış, 1921 Anayasası kabul edilmiş, işgal ortadan kalktıktan sonra 1924 Anayasası ile Kürtler Cumhuriyet’ten dışlanmış, 1926-1930 yılları arasında da Ağrı Dağı isyanları şiddet yoluyla bastırılmıştır.

    Diğer örnekler de benzerdir ama bu iki örnek şunu gösterir. Egemen Türkler, koşullar gereği Kürtlerden yararlanmış, koşulların değişmesiyle birlikte Kürtleri şiddet yoluyla bastırmışlardır.

    Sonuç itibariyle Malazgirt Savaşı “kardeşlik” ve “ittifak” ilişkileri açısından sorunlu bir örnek olarak görünmektedir.

    İlişkinin bizim tarif ettiğimiz gibi olduğu kabul edilip de bu örnek veriliyorsa eğer, örneğin ima ettiği çok daha sorunlu bir hale gelmektedir.

    (Devam edecek…)

    [1] Öcalan, Bookchin’in felsefesini benimsediği için mi “demokratik konfederalizm” görüşüne ulaşmıştır yoksa SSCB’nin yıkılışının ardından Kürt mücadelesine “enternasyonalizm” adına destek verebilecek gücün kalmadığını, meselenin ancak emperyalistler ve sömürgeci güçler arasında oluşan bölge konjonktürüne bağlı olarak ele alınabileceğine karar verip, her parçanın sorununu var olan ülke ile çözebilmesini olanaklı kıldığını düşündüğü “demokratik konfederalizm” görüşünü işlevli bulduğu için mi Bookchin’den devralarak benimsemiştir?

    Öcalan’ın Kürt Hareketi’ndeki tartışmasız merkezi pozisyonu, Kürt Hareketi’nin bütün sektörleriyle ve temsilcileriyle kurduğu ilişkinin biçim ve mahiyeti, Kürt Hareketi’nin kendine has sorumluluk esasına dayanan örgütsel mimarisi, Kürt seçmenin destek verdiği yasal siyasal partiler ile Öcalan ve Kürt Hareketi’nin kurduğu ilişkinin biçimi, Bookchin’in felsefesinin şekillendirmesi gereken insan ilişkileri ile hiçbir biçimde uyumlu olmadığı için rahatlıkla Öcalan’ın “demokratik konfederalizm” görüşünü işlevli bulduğu için Bookchin’den devraldığını söyleyebiliriz. 

    [2] Öcalan sık sık İngiltere’den, zaman zaman da Almanya’dan söz etmektedir.

    [3] 20. Yüzyılda dünyanın birçok bölgesinde böylesi gelişmelere tanık olunmuştur. İran Devrimi farklı bağlamda bir başka örnektir. Şah ve ABD karşıtlığı ekseninde mazlumları birleştirici bir rol oynayan din, Mollaların iktidarı kalıcılaştığı ölçüde statikleşerek gericileşmiş, nihayetinde Mollaların “dini” haline gelmiştir.  

    [4] ABD, Meksika, İsviçre, SSCB’den önce kurulmuş bazı federal cumhuriyetlerdir. Günümüzde başta federal cumhuriyetler de var. Lakin bunlar atipik örneklerdir. Günümüzde tipik form ulus devlet formudur.  

    Share. Facebook Twitter Pinterest LinkedIn Tumblr Telegram Email

    İlgili İçerikler

    Sahada kahraman, masada yalnız: Kürtlerin jeopolitik gerçeği

    7 Mart 2026

    Rojava hakikatinin ışığında 1 – Öcalan ve PKK “süreç”e nereden bakıyor?

    5 Mart 2026

    İmamoğlu: “Delil mi var ki karartacağım? Bu davada Türkiye’nin geleceği yargılanacak”

    5 Mart 2026
    Destek Ol
    Yazılar
    Erdal Kara

    Rojava hakikatinin ışığında 2 – Öcalan “çıta”yı niçin düşürdü?

    Ömer Bölüm

    Sahada kahraman, masada yalnız: Kürtlerin jeopolitik gerçeği

    Erdal Kara

    Rojava hakikatinin ışığında 1 – Öcalan ve PKK “süreç”e nereden bakıyor?

    Ertan Eroğlu

    Kapitalizmde ahlaki çürüme, oligarşik iktidar ve şantaj ekonomisi

    Bağlantıda Kalın
    • Facebook
    • Twitter
    Seçtiklerimiz
    Ertuğrul Kürkçü

    Varlık adı önceler

    Ertuğrul Kürkçü

    ABD-İsrail’in İran saldırısı uluslararası sistemin krizini ortaya çıkardı

    Evren Balta

    İran’la savaşın sınırları

    Adil Okay

    Laiklik tamamlanmış bir hikaye mi? Bu ülke hiç gerçekten laik oldu mu?

    Güncel Kalın

    E Bültene üye olun gündemden ilk siz haberdar olun.

    Siyasi Haber, “tarafsız” değil “nesnel” olmayı esas alır. Siyasi Haber, işçi ve emekçiler, kadınlar, LGBTİ+’lar, gençler, doğa ve yaşam savunucuları, ezilen etnik ve inançsal topluluklardan yanadır.

    Devletten ve sermayeden bağımsızdır.

    Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Bluesky
    EMEK

    Direnişteki işçilerden 8 Mart etkinliği

    6 Mart 2026

    Bekaert’ta TİS görüşmeleri sürüyor: İşçiler 1,5 yıllık kaybın telafisini istiyor

    6 Mart 2026

    İstanbul’daki bazı belediyelerde kamu emekçilerinden “tavan ücret” ve “sıfır zam” dayatmasına tepki

    5 Mart 2026
    KADIN

    CHP’li Kadim Durmaz’dan doğum borçlanması için kanun teklifi

    7 Mart 2026

    Direnişteki işçilerden 8 Mart etkinliği

    6 Mart 2026

    KCDP raporu: Şubat ayında 23 kadın öldürüldü, 29 kadın şüpheli şekilde ölü bulundu

    6 Mart 2026
    © 2026 Siyasi Haber. Designed by Fikir Meclisi.

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.