Yazı dizisi olarak yayımlanacak olan bu yazı, bir yandan 7 Haziran 2015 Seçimlerinden bugüne Kürt Hareketi’nin ve HDP-DEM’in politik hattını değerlendiriyor, diğer yandan bu değerlendirmeyle bağlantılı olarak Türkiye’de birleşik bir halk muhalefetinin hangi yoldan yürünerek tesis edilebileceği sorusuna cevap vermeye çalışıyor. Bu yazıdaki değerlendirmelerin büyük bir kısmı daha önce kaleme almış olduğumuz yazılarda şu ya da bu şekilde yer aldı. Yazı bu değerlendirmeleri Rojava’daki son gelişmelerin ışığında daha kapsamlı biçimde sunma amacını taşıyor.
Halep’e yönelik Türkiye destekli HTŞ saldırısı ve akabinde Rojava’da yaşanan son gelişmeler, 7 Haziran 2015 seçimleri ile ortaya çıkan tarihsel imkanın uluslararası güç dengeleri yanlış okunarak değerlendirilememesinin ve geçtiğimiz yıl başlayan “süreç”in Bahçeli’nin ideolojik hegemonyasında yürütülmesine verilen desteğin dolaysız sonucudur.
Orta vadede yerel, bölgesel ve uluslararası arenada yaşanmış gelişmeler yukarıda formüle ettiğimiz tezin kanıtlarını sunuyor. Görünen köy kılavuz istememiş, Rojava hakikatine göz göre göre gelinmiştir.
Güncele saplanıp tarihseli ıskalamak
İsteyen istediği laf cebirini yapsın, dünü/bugünü anlamlandırmak ve geleceğe yönelik isabetli kestirimlerde bulunabilmek için güncelin tarihsellik içinde manalandırılması zorunlu. Güncele saplanıp kalmak reel politikerlik, günceli ıskalamak ise bir tür ideolojisizm/teorisizm. Bahçeli’nin 2024 yılı Ekim ayında MHP Meclis Grubu Toplantısında “Şayet terörist başının tecridi kaldırılırsa gelsin TBMM’de DEM Parti Grup Toplantısında konuşsun, terörün tamamen bittiğini ve örgütün lağvedildiğini haykırsın, umut hakkının kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin yapılması ve bundan yararlanmasının önü de ardına kadar açılsın” sözlerini ifade ettiği günden beri toplumsal muhalefet saflarında “süreç”i tarihsel bir bağlam içerisinde manalandırmaya çalışanların sayısı ne yazık ki eser miktarda. DEM Parti sözcüleri ve ulusalcı sosyalist kesimleri bir yana bırakacak olursak Türkiye sosyalist hareketi ve onun enternasyonalist kesimlerinin de büyük bir çoğunluğu “süreç”i reel politiker savruluş ya da sekterizmin bir tür uzantısı olan ideolojisizm/teorisizm zaviyesinden kavrama yanılgısına sürüklenmişlerdir.
Senkronik analiz aktüaliteye gereğinden fazla rol biçerek analiz yürütme yöntemidir. Diyakronik analiz ise aktüaliteyi tarihsel akış içinde anlamlandırmaya çalışır. Burjuva siyaset felsefesi pragmatik doğası gereği senkronik analiz yapmaya yatkındır. Diyakronik analiz ise aktüalitenin gözünü kamaştırmasına izin vermez, anı tarihselliği içinde anlamlandırmaya çalışır. Marksizmde biz buna “güncelin tarihselliği” adını veriyoruz.
Bahçeli’nin el sıkışmasından bugüne yapılan analizlerin, birkaç istisna hariç[1], neredeyse tümü senkroniktir. Sağı ve solu ile merkez medyanın kalemşorlarının aktüaliteden gözlerini alamayarak analiz yapmaları yadırganacak bir durum değil. Şaşırtıcı olan, DEM Parti yöneticilerinin, kendine sosyalist, Marksist diyen yazarların çok büyük bir çoğunluğunun da bu eksende analiz yapıyor oluşları.
Senkronik analiz, her zaman egemenlerin diliyle konuşma/yazma eğilimine yönlendirir yazarı. Zira aktüalite verili ideolojik hegemonyanın belirleyiciliğinde şekillendirilmiş güncel hakikattir. Bu nedenle, karşıt bir ideolojik hegemonya yoksa aktüalite esas olarak burjuva siyaset pratiğinin çıktısıdır. Bu “çıktı”yı esas alarak analiz yapmak tarihsel gelişme/gerileme trendlerini gözden kaçırma, “güncelin tarihselliğini” ıskalama sonucunu doğurur genellikle.
Sonuç olarak tarihsellik çıpası olmadan aktüaliteyi kavramaya çalışanın mukadderatı kendi oyunuyla kündeye gelen güreşçi haline düşmektir.
“ABD-İsrail, Suriye’de Kürtleri yanına çekip Ortadoğu’yu dizayn etmek istiyor”… El sıkışmadan Halep saldırısına kadar merkez medyanın solu da, sağı da, sosyalist, Marksist yazarların, eser miktarda örnek dışında neredeyse tamamı da bu tezi şu ya da bu ölçüde rötuş yaparak kabullenmiş, bu tezi esas alarak akıl yürütmüşlerdir. Halep saldırısı ve ardından yaşanan gelişmeler bu tezin fantezi dünyasının ürünü olduğunu kanıtladı. Bu konu özelinde, şu anda Türkiye’nin yazarlar panoraması bir tür kendi oyunu ile kündeye gelmiş güreşçiler galerisi…
Aktüaliteyi sağlıklı anlamlandırabilmek için diyakronik analiz zorunlu bir ön koşul ise eğer, “AKP’nin Kürt Sorunu’nu ele alma pratiği”, “MHP’nin ne türden bir parti olduğu”, “AKP-MHP İktidar Bloku’nun Ortadoğu politikasının temel yönelimleri”, “AKP-MHP İktidar Bloku’nun Ortadoğu politikasının icrası açısından olanaklar ve kısıtlar”, “Türkiye’nin uluslararası emperyalist hiyerarşide hangi katta konumlandığı”, “Bu konumlanışın Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiyi nasıl biçimlendirdiği” vb. gibi hususlar analizin en esaslı unsurları olmak zorundadır.
AKP’nin “Kürt Sorunu”nu ele alma pratiği
İlk ciddi girişim 2010 Anayasa Referandumu öncesinde Oslo Süreci’yle gündemimize girdi. Referandumdan çok uzun bir süre önce “İçinde Kemalistlerin de olduğu en geniş Hayır Cephesi” kurulması gerektiği savunan Abdullah Öcalan AKP Hükümeti ile gerçekleştirdiği görüşmelerin ardından tutumunu “boykot” yönünde değiştirdi. Referanduma gidilip “evet” sonucunun çıkmasının ardından Oslo görüşmeleri tutanaklarının PKK tarafından sızdırıldığı bahanesiyle süreç sona erdirildi. Bir müddet sonra Abdullah Öcalan, sürecin sona erdirilmesini eleştirirken hafızalarımıza kazınmış olan şu açıklamayı yaptı: “Boykot her şeyden önce AKP’ye verilen kredidir”.
İkinci girişim, “devlet yetkilileri”nin Öcalan ile yaptığı bir dizi görüşmenin ardından, Abdullah Öcalan’ın 2013 Diyarbakır Newroz’unda okunan mesajı ile başladı, 7 Haziran 2015 Seçim sonuçlarının AKP Hükümeti lehine sonuç vermediğinin görülmesi üzerine Temmuz 2015’de TSK’nın Irak Kürdistanı’ndaki “medya savunma alanlarını” bombalaması ile son buldu.
Üçüncü girişim, Mart 2019 İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimlerinin iptal edilerek yenilenmesine karar verilmesi üzerine gündeme geldi. Tecrit devam ederken bir akademisyen, tekrar edilecek seçimde HDP’nin “tarafsız kalması” doğrultusunda Öcalan’dan mesaj almak için İmralı’ya yollandı.
Kamuoyuna yansıyan örnekler bunlar. Örnekler AKP’nin “Kürt sorunu”na nasıl yaklaştığını ortaya koyuyor. AKP İktidarı “Kürt Sorunu”nu istismar edilecek bir siyasal alan olarak ele almıştır/almaktadır.
AKP’nin “Kürt Sorunu”nu gündeme getirme pratiği hafızalarda yer etmişken kamuoyunda merak, şaşkınlık ve kafa karışıklığına neden olan bir aktör ortaya çıktı: Bahçeli. Yerine ulaşması istenen mesaj açıktı: “Bahçeli bile böyle konuşuyorsa, bu işin bir hikmeti vardır.”
Bahçeli’nin sürece ilişkin argümantasyonu mealen özetle şöyledir: “ABD ve İsrail, Suriye Kürtlerini yanına çekerek bölgeyi dizayn etmek istiyor, bu girişim Türkiye için bir beka sorunudur, Kürtleri yanımıza çekerek bu planı boşa çıkaralım. İç cepheyi tahkim edelim.”
Kürtlerin hak taleplerine ırkçılığa varacak derecede mesafeli duran ulusalcı solcuları ve günceli ıskalayan sekter sosyalist yaklaşımları bir yana bırakarak konuşacak olursak, Bahçeli’nin argümantasyonu kamuoyunda yaygın bir karşılık buldu. DEM Parti ve Sosyalist Hareket’in büyük bir çoğunluğu bu argümantasyonu kabullenmekte bir sakınca görmedi.
DEM Parti sözcüleri Bahçeli’nin argümantasyonunu, Türkiye’nin Rojava’da uluslararası güçler tarafından Kürtlerin hak taleplerinin kabulü temelinde çözüme zorlandığının göstergesi olarak algıladılar. PKK başlangıçta Bahçeli’nin hamlesine “bu bir özel savaş oyunudur” diyerek şerh koydu. Anlaşıldığı kadarıyla, siyasal iktidarın kolaylaştırıcılığı vasıtasıyla Öcalan ile yapılan görüşmelerin sonunda PKK de tasarlanan sürecin parçası olmaya karar verdi.
Kısa bir müddet “çatlak” sesler çıksa da nihayetinde Kürt hareketinin bütün sektörleri bölgede Türkiye’nin “sıkışmışlığı” nedeniyle AKP-MHP İktidar Bloku’nun “Kürt Sorunu”nu Rojava ve Türkiye’de çözmek zorunda olduğu sonucuna ulaştılar.
Çok kısa bir süre sonra, hiçbir sağaltıcı adımın atılmadığı, “süreç”in sürünerek ilerlediği görüldü. Aslında “ilerlediği” de iddia edilemez. “Tersine mehter takımı yürüyüşü”ydü bu: “Bir adım ileriye, iki adım geriye”. Bahçeli ileriye bir adım atılacağı izlenimi uyandıran bir açıklama yapıyor, ardından mesela Mardin Belediyesi’ne kayyım atanıyordu. Bahçeli tekrar konuşuyor, ardından kitlesel HDK soruşturmaları. Demirtaş birkaç gün içerisinde serbest bırakılacak denirken, anti demokratik yeni bir hamle ile yüz yüze geliniyordu. Sonuçta nerede ise hiçbir ilerleme sağlanamadığını söylemek mümkün.
Kürt Hareketinin bütün sektörleri “sıkışmışlık” nedeniyle şu ya da bu aşamada çözümü mukadder gördüğü için, “tersine mehter takımı yürüyüşünü” de hatalı bir biçimde anlamlandırdılar. HTŞ’nin Suriye’nin sosyolojik hakikatine kapsayıcı bir şemsiye olamayacağı hakikati, ABD sözcülerinin her fırsat bulduklarında SDG ile ittifaka büyük değer biçtiklerini belirtmeleri, İsrail’in Dürzileri de bahane ederek Suriye’de istediği gibi at oynatmaya devam etmesi gibi olgular, Kürt Hareketi’nin bütün sektörlerinde, YPG, dolayısıyla SDG’nin elinin güçlü olduğu düşüncesinin pekişmesi sonucunu doğurdu. Algı böyle olunca “100 yıl sonra tarihsel bir fırsat yakaladık”, “başka seçeneklerimiz de var” türü argümanlarla el yükseltmekte de bir sakınca görülmedi.
Kürt Hareketinin bütün sektörleri, her fırsat bulduklarında, Bahçeli’nin sözlerinin kıymetinin bilinmesi gerektiği doğrultusunda sistematik açıklamalar yaptılar. “Sıkışmışlık” nedeniyle çözüm “mukadder” ise sürecin ilerlemesi için Bahçeli’yi teşvik edici sözlerdi bunlar.
Kürt Hareketinin bütün sektörlerini, Bahçeli’yi teşvik edici sözler kullanmaya ikna edebilecek tek bir aktör vardı: Öcalan. Kürt hareketi içinde hiç kimse bunu yapmaya cesaret edemezdi. Öcalan “Malazgirt Savaşı’nda Türk-Kürt İttifakı”, “devrimci milliyetçilik”, “demokratik İslam” vb. gibi argümantasyonlarla bunu formüle etti. Önceleri tereddüt edilse de bu argümantasyonlar benimsenerek dile getirilmeye başlandı.
Öte yandan, Öcalan sürecin başından beri “norm devlet/norm dışı devlet”, “darbe mekaniği” gibi argümanlarla süreci sabote edecek güçlere karşı dikkatli olunması gerektiğine işaret etmişti. Bahçeli teşvik edildiği halde sürecin niçin ilerlemediğini izah etmek için elverişli argümanlardı bunlar. Bahçeli aktif rol alırken, Erdoğan’ın topa yeteri kadar girmiyor olması, merkez medyada düşmanlık dilinin ısrarla sürdürülmeye devam edilmesi, Fidan ve Güler’in Rojava için esnek bir yaklaşım göstermiyor olması, bu argümanların yol göstericiliğinde İktidar Bloku içi çatışmaya yoruluyordu. Rojava’ya yönelik taviz vermez yaklaşımları nedeniyle Fidan-Güler kliğinin süreci sabote ettiği iddiaları sık sık dile getirilir hale geldi.
Öcalan “norm devlet” ile “norm dışı devlet” arasındaki çatışmadan, “darbe mekaniği”nden sürekli söz etse de sürecin nihayetinde olumlu sonuçlanacağı algısını beslemek için daha ilk günden sağlam bir çıpa atmıştı: “Devlet aklı”. Kendisiyle “devlet” görüşüyordu. Hal böyle ise, “çözüm” yoluna girilmesine “devlet aklı” karar verdi ise, çelmeleyici hamleler de daha kolay kanıksanır, hazmedilebilir oluyordu. Durumun doğası sürecin “sürünerek” ilerlemesini gerektiriyordu.
Nihayetinde bir zaman sonra sadece Kürt Hareketi’nin bütün sektörleri değil, “sürece” destek veren bütün aktörler Öcalan’ın kavram setini şu ya da bu ölçüde kullanır hale geldiler. Tabii ki “tersine mehter takımı yürüyüşü”nün benimsenmesinden, “sürünme”nin olağanlaştırılmasından başka bir manaya gelmiyordu bu.
Öcalan’ın söz konusu kavram seti hangi analizin çıktılarıydı? Öcalan, “Türkiye’nin Rojava’da uluslararası güçler tarafından Kürtlerin hak taleplerinin kabulü temelinde çözüme zorlandığı” ve bu hakikatin “Türkiye’de de çözümü gerektirdiği” tespitinden yola çıkarak mı bu kavram setine ulaşmıştı?
Bahçeli’nin MHP Grup Toplantısında işaret fişeğini atmasının ardından 23 Ekim 2014 tarihinde Ömer Öcalan, Abdullah Öcalan ile görüştü. Ömer Öcalan’ın ağabeyi adına kamuoyuna aktardıklarında en dikkat çekici husus özetle şuydu: Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırısı uluslararası egemen güçleri bölgedeki devlet dışı aktörlerin tasfiye edilmesi gerektiği sonucuna ulaştırmış, bu yönelimin sonucu olarak Hamas tasfiye edilmiş, Hizbullah tasfiyenin eşiğine gelmişti. Öcalan, Rojava’nın Gazze’nin durumuna düşebileceğini, büyük katliamların gerçekleşebileceğini ileri sürüyordu.
Öte yandan Öcalan daha sonraları, kendi sözünü dinleyeceğini söylese de, Mazlum Kobani’nin İsrail’in denetiminde olduğu[2] iddiasını ileri sürdü. Hatta, atİsrail’in kendisini öldürebileceğini[3] belirten Öcalan sürekli olarak ABD ve İsrail’e güvenilmemesi gerektiğine işaret ediyordu. Bu doğrultudaki değerlendirmeler Öcalan ile Kürt Hareketinin diğer sektörleri arasında belirgin bir söylem farklılığının olduğunu bize gösteriyor.
Öcalan’ın iddiasına göre eğer YPG İsrail denetiminde ise ABD’nin Rojava’nın Gazze olmasına izin vermeyeceği çok kolaylıkla görülebilir. Anlaşılan o ki Öcalan’ın bu türden argümanları kullanmasının öncelikli nedeni TC devletine kendilerinden yana olduklarının güvencesini vermek içindi.
Rojava nedeniyle ABD TC ilişkilerinde yaklaşık on yıla yakın bir gerilim yaşandığı herkesin malumu. ABD’nin IŞİD’in ilerlemesini durdurmak ve Suriye’de kalabilmek için konjonktürel olarak TC gibi bir devlet yerine kendisiyle kan uyuşmazlığı da olan bir örgütü seçmesinden kaynaklanan bir gerilimdi bu. ABD Şam’da sağlam bir işbirlikçi bulduğunda “örgüte olan” olan ihtiyaçtan kurtulup önce Suriye Devleti ve bağlı olarak da TC Devleti ile yeniden bir ilişki geliştirme imkanına kavuştu.
Öcalan, “Rojava Gazze olabilir” derken Kürt Hareketi’nin diğer sektörlerine göre muhtemel riskleri daha fazla görüyor olsa da, konjonktürün hızla değişip ABD’nin YPG’yi önemli ölçüde denklemden çıkarıp Şam Rejimini tercih edebileceğini öngöremedi.
Öcalan’ın siyasal iktidara güvence vermek için sürekli olarak ABD ve İsrail tehlikesine işaret etmesi, hatta Mazlum Kobani ve Murat Karayılan örneklerinde olduğu gibi değerlendirmeler yapması, Kürt Hareketi’nin diğer sektörleri ile arasındaki bu bağlamdaki söylem farklılığı siyasal iktidar blokunun sistematik olarak kaşıdığı bir durum. Söylem farklılığının oluşturduğu yarığa sürekli yükleniyor AKP-MHP İktidar Bloku.
PKK’yı şekillendiren anlayış
PKK’yi politik olarak şekillendiren iki temel vektör vardır. İlki Deniz, Mahir ve İbrahim’lerin tarihsel mirasının süzgeçten geçirilerek benimsenmesi. Bu onun sosyalist niteliğini ortaya koyar. Bu nitelik PKK’de anti-emperyalizm ve anti-sömürgecilik anlayışının anti-kapitalist temelde şekillenmesi sonucunu da doğurmuştur. Yurtseverlik anlayışı da KDP’den farklı olarak buna göre biçimlenmiştir. Bu nedenle, yazının bağlamıyla sınırlı kalarak konuşursak, “yurtseverlik” anlayışı bakımından PKK, KDP’nin anti-tezidir. Yurtseverlik anlayışı, KDP çizgisinin başta ABD olmak üzere dış güçlere bel bağlama çizgisinin dersleri ışığında şekillenmiştir.
PKK’nin yukarıda işaret ettiğimiz iki özelliği, sosyalist niteliği ve yurtseverlik anlayışı, başta ABD olmak üzere uluslararası emperyalist-kapitalist güçlerin PKK’ye mesafeli durmalarının temel nedenleridir. Tarihsel sürecin dikkatli bir analizi mesafenin tayininde “yurtseverlik” kavrayışının daha belirgin bir faktör olduğunu bize gösterir. Böyle olmakla birlikte özelikle ABD, PKK çizgisini KDP çizgisi içinde içinde eritmek, yapamıyorsa bu çizgiye yaklaştırmak, o da olmuyorsa “yurtseverlik” anlayışını törpülemek için sistematik çabalarından hiçbir zaman vazgeçmemiştir.
ABD’nin PKK’yi ehlileştirme çabaları
Bu çabanın en belirgin örneği Öcalan’ın Kenya’da yakalanarak Türkiye’ye teslim edilmesidir. ABD, Öcalan’ın tutsak edilmesinin ardından PKK çizgisini KDP çizgisi içinde eritmek, olmuyorsa yaklaştırmak için elinden geleni yapmıştır. Bunun zirve noktası Osman Öcalan çizgisinin Kürdistan Demokratik ve Özgürlük Kongresi’nde (KADEK-2002, 2003 yılında Kongra-Gel adını aldı.) geçici bir süre egemen hale gelmesidir. Bu durum PKK’de bir iç mücadeleyi tetikleyerek ayrışmaya neden olmuş, ardından Öcalan devreye girerek Osman Öcalan ile birlikte PKK’den ayrılanlar için “kendilerini Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) kucağına attılar” ifadesini kullanmıştır.
ABD işbirlikçisi çizginin yenilgiye uğratılarak püskürtülmesinden ABD gerekli dersleri çıkardı. Muhtemelen zamana yayarak söz konusu çizginin PKK saflarında güçlendirilmesi stratejisini benimseyerek fırsat kollamaya başladı. ABD’nin aradığı fırsat IŞİD’in Irak’ta Felluce, Ramadi’yi ele geçirip Arap kentlerini arka arkaya düşürdüğü, cihatçı sürülerin iki Kürt kenti, Hewler ve Kerkük’ün kapılarına dayanmasıyla ayağına geldi. ABD IŞİD’in saldırganlığı ve yayılmacılığını KDP’yi daha fazla kendine bağlama, PKK’yi ise kendi çizgisine yaklaştırmak için kullanma yoluna girdi. Hatırlanmalıdır ki, söz konusu gelişmelerin olduğu dönem Irak Kürdistan Parlamentosu’nun ABD ve Türkiye’nin hilafına Kürdistan Bağımsızlık Referandumu’nu[4] gerçekleştirmeye karar verdiği dönemdir. ABD, Kerkük ve Hewler gibi Kürt kentleri düşmek üzere iken kılını kıpırdatmadı, Irak Kürt Bölgesel Yönetiminin Bağımsızlık Referandumu’ndan vazgeçmesini bekledi. Referandumdan vazgeçilmesinin ardından müdahale etti. IŞİD’in Kobane kuşatmasını ise son güne kadar seyretti. Yüzlerce savaşçı ve sivil öldükten sonra Kobane işgaline müdahale edildi. ABD çok açık bir mesaj veriyordu, benim sınırlamalarıma riayet etmezsiniz cihatçılara yol vererek sizi kırdırırım.
Öte yandan, Kobani kuşatması sırasında ABD, Salih Müslim ve PYD arasında bir hafta süren bir pazarlık cereyan ettiğini biliyoruz. Pazarlığın konusu, sayısı konusunda tartışma olsa bile, 5000 kişilik Roj peşmergelerinin (Bunlar KDP’nin eğitip donattığı Rojavalılardan oluşan ENKS’ye bağlı güçlerdi.) önemli bir kesiminin Kobani’ye gönderilmesi üzerineydi. Salih Müslim bir hafta boyunca “bizim savaşçıya değil silaha ihtiyacımız var” diyerek ayak diredi ve nihayetinde istenene göre az sayıda ama güçlü silahlara sahip bir birlik gönderildi. ABD bu anlaşma imzalanıncaya kadar Kobani’yi kuşatan IŞİD’i bombalamadı ve bu sırada IŞİD de Kobani’nin dış mahallelerine girmeyi başardı. ABD’nin buradaki amacının Rojava’daki hakimiyeti Barzani’nin denetiminde olan ENKS’ye devretmek ve PYD’yi onun içinde eritmek olduğu açıktır.
Kobane direnişine son anda verdiği desteği fırsat bilerek Suriye sahasına fiili olarak girme olanağına sahip olan ABD, askeri ve politik gücünü YPG ile kurmuş olduğu ilişkileri kullanarak adım adım pekiştirdi, ardı ardına ABD üsleri kurulmaya başlandı. Cihatçı tehdit ile yüz yüze olan YPG’nin ABD’nin söz konusu desteğine itirazı olamazdı, olması da akla pek yatkın görünmemektedir. Rojava Kürtlerinin kendi yaşamlarını güvence altına almak için ABD’nin verdiği desteği reddetmeleri gerektiğini vaaz etmek ya saf doktrinerliktir ya da kendi devleti ABD’nin kucağında otururken, buna iki kelam edip, Kürtleri ABD işbirlikçiliği ile suçlama aymazlığı olarak görülebilecek ulusalcı pespayeliktir. Böylelerinin bize anlatabileceği bir şey yoktur. ABD ile kurmuş oldukları ilişkiden dolayı Kürt hareketini eleştirmek böylelerinin hakkı değildir. Sadece tutarlı anti-emperyalistler, emperyalizmin uluslararası bir hiyerarşik düzen olduğunu bilip, muhtevasının kapitalist olduğunu bir an bile akıldan çıkarmayan, bu nedenle tutarlı anti-emperyalist olmanın zorunlu şartının kendi kapitalist hükümetine karşı savaş yürütmek olduğunu bir an bile unutmayan sosyalistler bu hakka sahiptirler.
Rojava Devrimi’nin silah yoluyla Arap coğrafyasına “ihracı”
“Devrim ihracı” orta ya da uzun vadede her zaman trajik sonuçlar doğurur. Geniş yığınların, halk sınıflarının kendi öz güç ve örgütlülükleriyle elde etmedikleri, dış faktörlerin desteğinde elde edilen bütün mevziler, orta ve uzun vadede zıttına dönerler.
II. Savaş sonunda Kızıl Ordu’nun fiili olarak girdiği ülkelerde kurulan “halk demokrasileri” “Devrim ihracı”nın en tipik örneklerinden birini oluşturur. Kızıl Ordu’nun işgal etmediği Yugoslavya, Arnavutluk’ta ise partizanlar Nazi işgaline son verdiler. Bu iki ülkenin savaşın ertesinde SSCB’ye mesafeli durma kabiliyetine sahip olmalarının nedeni de budur. “Halk demokrasileri” adı verilen diğer ülkelerde ise SSCB, Kızıl Ordu’nun işgali devam ederken Sovyet Rejimi’nin kopyası olan rejimler kurdu. Bu ülkelerin hiçbirinde siyasal sistem ezilen sınıfların öz gücüne ve örgütlülüğüne dayanarak kurulmamıştır. 1980’lerin sonlarında ilk çöken, çözülen ülkeler de bu ülkeler oldular. Kızıl Ordu’nun süngüsü ile kurulmuş bu ülkelerde demokrasinin en küçük bir kırıntısına rastlamak söz konusu değildi.
Bir diğer tipik örnek darbe yoluyla devrimin ihraç edildiği Afganistan’dır. Sovyet yanlısı subayların gerçekleştirdiği darbe ile sözde Afganistan’a sosyalizm getirilmiştir. Afganistan’da bu rejimin yıkılmasında ABD’nin payı olduğu doğrudur ama çöküşün esas nedeni bu değildir. Ezilenlerin öz gücü ve örgütlülüğüne dayanmayan hiçbir halkçı rejim uzun vadede ayakta kalamaz, dış etkilere açıktır ve uluslararası emperyalist güçler tarafından kolaylıkla istismar edilebilecek kırılgan bir rejim olarak varlığını sürdürür.
Rojava Devrimi’nin Deyrizor ve Rakka Eyaletlerine silah zoruyla ihracı da görüldüğü gibi geçmiş örneklerle aynı trajik kaderi paylaşmış durumdadır.
Bu girişimin üzerinde titizlikle durmak gerekmektedir. “Arap aşiretlerinin ihaneti” olarak izah edilip kolaylıkla üzerinden atlanamaz.
2014-2015 yılları içerisinde Kürt Özgürlük Hareketi, YPG’yi Kürt bölgelerinin savunulması temelinde Rojava Kürtlerinin öz savunma gücü olarak tarifliyor ve ABD ile kurulan ilişkiyi zorunluluklar sonucu oluşan geçici ve taktik bir ilişki olarak görüyordu.
ABD, Deyrizor ve Rakka’yı IŞİD’ten temizlemek için YPG’den yararlanma yönelimine girdiğinde, Kürt Özgürlük Hareketi içinde bu tercihe yönelik ciddi ve ilkesel itirazlar dile getirildi. Bu dönemde Cemil Bayık’ın çeşitli konuşma ve değerlendirmelerinde, ABD’nin YPG’yi Arap kentlerini IŞİD’den temizleme amacıyla bir tür vekil kara gücü olarak kullanmak istemesine mesafeli bir yaklaşım sergilediği bilinmektedir.
Nihayetinde Kürt Özgürlük Hareketi’nin çekinceleri gittikçe silikleşti ve Rakka ve Deyrizor eyaletlerinin IŞİD’den temizlenmesinde YPG belirleyici rol aldı. Bu rolün hangi gerekçelerle kabul edildiğini, başlangıçtaki yaklaşımın niçin değiştirildiğini bilmiyoruz. Sadece tahminde bulunabiliriz. Dayatma sonucunda kabullenildiyse muhtemel sebep ABD’nin Türkiye’nin Rojava’ya yönelik saldırganlığını daha az dizginleyeceğini hissettirmiş ya da açıkça beyan etmiş olmasıdır. Diğer faktör muhtemelen Rakka ve Deyrizor’un IŞİD’den temizlenmesiyle ulaşılacak olan petrol alanlarının sunacağı maddi imkanlardır. Rakamlar farklılıklar gösterse de SDG’nin (İttifak güçlerinin) petrol kaynaklarından elde ettiği gelir yılda yaklaşık 650 milyon dolardır ve bu gelir SDG içinde yer alan Arap aşiretleri ile YPG arasında eşit olarak bölüşülmekte, savaşçıların maaşları bu kaynaktan karşılanmaktadır.
Dayatma faktörü bir miktar maruz görülebilir olsa da YPG’nin söz konusu rolü kabul etmiş olmasını olağan bulmak oldukça zor.
YPG’nin Suriye’de IŞİD’i yenilgiye uğratması çağdaş dünyada ona büyük prestij kazandırdı. YPG savaşçıları IŞİD’in karanlığına karşı göğüslerini siper eden kahramanlar olarak görüldüler ki hakikatin de böyle olduğuna kuşku yoktur. Lakin, YPG’nin Arap kentleri olan Rakka ve Deyrizor’a yönelik sürecin parçası olmasının halklar arasındaki ilişkileri daha gerilimli hale getirme olasılığı oldukça yüksekti.
Rakka Zaferi’nin diğer yüzü
Elimizde iki kuruluşun verileri var. Bu veriler YPG’nin Rakka ve Deyrizor’a yönelik sürecin parçası olmasının, iki halk (Kürt ve Arap halkları) arasında tarihsel olarak var olan gerilimin keskinleşmesine hizmet ettiğini bize göstermektedir.
Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’nin(Merkezi İngiltere’de bulunan, İngiltere’nin 200 milyon sterlin proje desteği sağladığı bir kuruluştur. Beyaz Baretliler’e benzer şekilde, İngiliz istihbaratı M16 tarafından yönlendirildiği doğrultusunda çok ciddi iddialar vardır.) verdiği rakamlara göre, Rakka’nın IŞİD’den temizlenmesi esnasında Uluslararası Koalisyonun Rakka’ya yönelik bombardımanlarında ölen sivil sayısı 1153’tür.
Daha güvenilir olduğunuz düşündüğümüz Uluslararası Af Örgütü’nün raporlarındaki tablo ise daha kötüdür. Af Örgütünü Raporu’ndan kimi bölümler aktaralım( https://www.amnesty.org.tr/icerik/suriye-abd-onculugundeki-koalisyon-rakkada-1600un-uzerinde-sivili-oldurdu ) :
“Uluslararası Af Örgütü (UAÖ) araştırmacıları, savaşın şiddetli seyrettiği dönemde dört kez Rakka’ya gitti ve toplamda yaklaşık iki ayı sahada geçirdi. Araştırmacılar hava saldırılarının isabet ettiği 200’den fazla yerde zemin incelemesi yaptı ve saldırılardan hayatta kalanlar ve görgü tanıklarıyla 400’ün üzerinde görüşme gerçekleştirdi. (…)
Hem UAÖ hem de Airwars, bulgularını sıklıkla ABD öncülüğündeki askeri Koalisyonla ve ABD, Birleşik Krallık ve Fransa hükümetleriyle paylaştı. Bunun sonucunda Koalisyon, bildirilen toplam sayının yaklaşık yüzde 10’unu, yani 159 sivili öldürdüğünü kabul ederken, geri kalanını “inandırıcı olmadığı” gerekçesiyle devamlı olarak göz ardı etti. Ancak bildirilen sivil kayıplar üzerine bugüne kadar kapsamlı bir soruşturma yapmamanın yanı sıra tanıklarla ve mağdurlarla da görüşmeler gerçekleştirmeyen Koalisyon, zemin incelemeleri yapmadığını kabul etti. (…)
Koalisyonun pervasızca gerçekleştirdiği ve sivillerin yakınında gelişigüzel denebilecek kadar yanlış yerlere isabet eden bombardımanları düşündüğümüzde Rakka’da çok sayıda sivilin ölmesi şaşırtıcı değil.
ABD’li bir askeri yetkili, harekat boyunca 30.000 top mermisi ateşlemekle övünmüştü. Dört ay boyunca, her altı dakikada bir saldırıya karşılık gelen bu sayı, Vietnam savaşından bu yana herhangi bir çatışmada kullanılan top mermisi sayısından daha fazla. Bilindiği üzere, hata payı 100 metrenin üzerinde olan güdümsüz toplar hedef gözetmiyor ve bu nedenle sivillerin yaşadığı yerlerde kullanılmaları gelişigüzel saldırı kapsamına giriyor.
(…)
ABD, Birleşik Krallık ve Fransa güçleri de sivillerin yaşadığı mahallelere binlerce hava saldırısı gerçekleştirerek kitlesel sivil kayıplara yol açtılar.
25 Eylül 2017’de akşamın ilk saatlerinde meydana gelen trajik bir olayda, Koalisyonun gerçekleştirdiği hava saldırısı, Rakka’nın merkezindeki Harat El-Badu bölgesinde yer alan Maari okulunun yanında sivillerin yaşadığı beş katlı binayı tamamen yok etti. Binanın bodrumuna sığınan bir aile saldırı sırasında bodrumdaydı. 20 çocuğun da aralarında bulunduğu en az 32 sivil, yani neredeyse binadaki herkes öldürüldü. Bundan bir hafta sonra, önceki saldırıda öldürülenlerin yakınları da dahil olmak üzere 27 sivil daha yakındaki bir binanın yıkılmasına yol açan hava saldırısında öldürüldü. (…)
“Oğlumun gözlerimin önünde, enkazın içinde yanmış halde öldüğünü gördüm. Sevdiğim herkesi kaybettim. Dört çocuğumu, eşimi, annemi, kız kardeşimi, bütün ailemi. Amaçları sivilleri özgürleştirmek değil miydi? Güya bizi, çocuklarımızı kurtaracaklardı!” (…)
“Yapılan araştırmalar, Koalisyon’un öne sürdüğü şekilde hassas hava harekatıyla İD’yi Rakka dışında bombaladıkları ve az sayıda sivil kayba yol açtığı iddialarının doğru olmadığını ortaya koyuyor. Rakka’da saha incelemesi sırasında onlarca yıl boyunca savaşın etkisini belgelendirirken tanık olduğumuz yıkıma eşdeğer bir tahribat düzeyini gördük.”
Uluslararası Af Örgütü’nün Raporu’nda, Uluslararası Koalisyonun Rakka bombardımanlarında ölen sivillerin sayısı, 954’ü çocuk olmak üzere 1600 kişidir. Sakat kalanlar ölenlerin yaklaşık dört katıdır.
1,3 milyon kişinin yaşadığı Rakka’nın nüfusu IŞİD’in kenti ele geçirmesinin ardından 400 bine düştü. 2004 resmi nüfus sayımına göre, Rakka kent merkezinin nüfusu 220 bin kişidir. Koalisyonun bombardımanları esnasında kent merkezinin nüfusunun daha düşük olduğu tahmin edilebilir. Bu rakamlara göre Rakka kentinde her yirmi kişiden biri Uluslararası Koalisyonun bombardımanları esnasında ölmüş ya da sakat kalmıştır.
YPG’nin uluslararası sözleşmelerde yer alan kurallara uygun şekilde Rakka harekatını icra etmiş olduğunu varsaysak bile, Arapların gözünde Uluslararası Koalisyonun Rakka’ya yönelik bombardımanlarının sonuçlarından YPG de sorumlu görülmüş olmalıdır.
Böyle bir tablonun “halkların kardeşliği”ni güçlendirdiği sanırım söylenemez. Var olan düşmanlıkları daha da keskinleştirdiğini söylememiz abartılı olmaz.
Şam Yönetiminin Fırat’ın Doğu’suna yönelik saldırılarının daha ilk gününde Arap Aşiretlerinin birbiri ardı sıra SDG saflarını terk etmeleri SDG içindeki ittifak ilişkisinin ne kadar kırılgan olduğunu ve içselleştirilemediğini ortaya koymaktadır.
Arap aşiretlerinin tutumu “ihanet” olarak nitelendirilmektedir. Böylesi kolaycı açıklamalar yerine Rakka ve Deyrizor’a yönelik ABD planının niçin bir parçası olunduğunun sorgulanması çok daha yerinde görünmektedir.
Başlangıçta mesafeli durulduğu halde daha sonra Rakka ve Deyrizor harekatının bir parçası olmayı kabul etmek, Kürt Özgürlük Hareketi’nin ABD’ye ilişkin değerlendirmelerinde ideolojik bir kayma olup olmadığı sorusunu ister istemez akla getirmektedir.
ABD YPG ilişkileri: ABD PKK ilişkisinde kısmi nitelik değişikliği
YPG’nin ABD ile zorunluluklardan doğan, “geçici”, “taktik” ilişkisi, Rakka ve Deyrizor harekatlarına katılmaya karar vererek Uluslararası Koalisyon’un bir parçası haline gelmesi ile birlikte adım adım nitelik değiştirmeye başlamış görünmektedir.
Söz konusu nitelik değişikliği, genel olarak Kürtlerin, özel olarak YPG’nin uluslararası güç dengeleri içindeki konumunun da abartılması sonucunu doğurdu. Kürt Özgürlük Hareketi’nin sözcüleri “21. Yüzyılın Kürtlerin yüzyılı” olacağından söz etmeye başladılar. Kürtlerin önüne çıkan tarihsel fırsatın değerlendirilmesi gerektiği yolundaki ifadeler sistematik olarak tekrar edilir hale geldi. Buna paralel olarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin sözcüleri sık sık “seçeneksiz olduklarının düşünülmemesi gerektiğini” “farklı seçeneklere” sahip olduklarını ifade etmeye başladılar.
Son gelişmeler Ortadoğu’da Kürtlerin konumunun abartıldığı gerçeğini doğruladı. Öte yandan, son on yıl içindeki kimi gelişmeler bunu zaten göstermekteydi.
7 Haziran 2015 Genel Seçimlerinin ardından Türkiye Kürdistanı’nda gerçekleştirilen özyönetim direnişleri esnasında kolluk güçlerinin uygulamaları uluslararası güçler tarafından hiçbir biçimde eleştiri konusu olmadı, görmezden gelindi. KCK Başkanlık Kurulu üyesi Mustafa Karasu, söz konusu uygulamalarla ilgili olarak “bu kadar gaddar olacaklarını beklemiyorduk” (mealen aktarıyorum) demiş ve uluslararası güçlerin tutumuna tepki göstermişti.
TSK’nin Afrin’e (20 Ocak 2018) yönelik harekatı öncesinde Rusya devreye girmiş ve YPG’ye sınırda Suriye Ordusu’nun konuşlandırılması önerisini getirmişti. YPG bu öneriyi kabul etmedi. YPG’nin kazandığı uluslararası prestij ve Uluslararası Koalisyonun ortağı olması nedeniyle Türkiye’nin böyle bir harekata girişmekten çekineceği, girişse bile bir noktada uluslararası güçlerin baskısı nedeniyle harekatın duracağı beklentisiydi bunun nedeni. Beklenti gerçekleşmedi, YPG Afrin‘den çıkarıldı.
Ekim 2019’da, ABD’nin koruması altında olduğu düşünülen Fırat’ın Doğusuna yönelik Serekani ve Gire Spi harekatları gündeme geldi. Harekat öncesinde Rusya devreye girerek Suriye Ordusu’nun sınırda konuşlandırılması önerisini tekrar getirdi ancak öneri reddedildi. YPG hala uluslararası güçlerin Türkiye’yi frenleyeceği beklentisi içindeydi. Serekani ve Gire Spi TSK tarafından alındıktan sonra YPG Rusya’nın önerisini kabul etti, Suriye Ordusu, Mümbiç’in Batısı, Türkiye’nin ele geçirdiği Serekani ve Gire Spi’nin güneyi ve sınır hattı boyunca konuşlandı. Harekat böylelikle durdurulabildi.
Bu harekat esnasında ABD’nin takındığı tutum oldukça dikkat çekicidir. Türkiye’nin “Barış Pınarı” olarak adlandırdığı bu harekatın hedefi sınır boyunca 32 kilometrelik tampon bölge oluşturmaktı. Türkiye, 2019 yılının yaz aylarında, 32 kilometrelik tampon bölge oluşturmak için YPG’ye yönelik harekat yapacağını açıklamaya başladı. Bunun üzerine ABD ile YPG arasında, YPG’yi IŞİD’e karşı mücadelede ABD’nin kilit müttefiklerinden biri olarak gören bir anlaşma yapıldı. Anlaşma, YPG güçlerinin çekileceği sınır hattında ABD-YPG ortak devriyeleri yoluyla Türkiye’nin güvenlik endişelerini azaltmaya çalışırken YPG’nin elinde bulundurduğu diğer alanlarda kontrolünü sürdürmesini amaçlıyordu. YPG sınırdan çekilip ortak devriyeler başladığı halde Türkiye itirazlarını sürdürdü ve harekata başlayacağını ABD’ye bildirdi. Bunun üzerine ABD sınırdaki kuvvetlerini çekeceğini ve Türkiye’nin harekatına karışmayacağını açıkladı. ABD daha da ileri giderek “Türkiye’nin meşru bir güvenlik sorunu altında olduğunu ve Güney sınırında ‘terör tehdidi’ olduğunu” belirtti. Bu gerekçeye dayanarak YPG’ye yapılacak yardımların durdurulacağı da açıklandı. YPG ise ABD’nin ihanetine uğradığını belirtti. Türkiye’nin harekatını durdurmak için son girişim Trump’tan geldi. Trump, Erdoğan’a yönelik “Aptallık etme” ifadelerinin yer aldığı mektubu yolladı. Mektuba rağmen birkaç saat sonra harekat başladı.
Suriye rejiminin yıkılıp HTŞ’nin Şam’da kontrolü ele geçirmesinin ardından TSK’nın Membiç’e yönelik harekat tehdidi karşısında da ABD’nin tutumu benzer oldu.
ABD’nin Fırat’ın Doğusunu kendi nüfuz alanı olarak gördüğü, bu bölgenin ABD’nin kırmızı çizgisi olduğu ve Türkiye’nin bu bölgeye yönelik harekatına izin vermeyeceği yolunda genel kabul gören görüşün isabetli olmadığını, ABD’nin “Barış Pınarı” harekatı esnasındaki tutumu açık biçimde gösteriyordu.
ABD daha o tarihlerde, Türkiye direttiği takdirde onunla çatışmaya girmekten kaçınacağını, YPG yerine Türkiye’yi tercih edeceğini bu harekat esnasında sarih bir biçimde belli etmişti. “Barış Pınarı” harekatı esnasında Rusya devreye girerek YPG ile Suriye arasında bir anlaşma imzalanarak Suriye Ordusu sınır hattında konuşlanmamış olsaydı muhtemelen Türkiye sınır boyunda 32 kilometrelik tampon bölge hedefine ulaşacaktı.
Yukarıda verdiğimiz örnekler Kürt Özgürlük Hareketi’nin Kürtlerin ve Suriye özelinde YPG’nin uluslararası güç dengeleri içindeki yerini abartılı biçimde değerlendirdiğini bize göstermektedir.
Geçtiğimiz günlerde Tom Barrack, YPG ile kurmuş oldukları ilişkinin IŞİD’e karşı mücadeleye sınırlı olduğunu, Suriye Hükümeti’nin bu görevi yerine getirebileceğini düşündükleri için, YPG ile ittifak ilişkisini sürdürmenin gereğinin kalmadığını ifade etti[5]. ABD Suriye sahasına fiilen girdiği günden beri YPG ile ilişkisini hep böyle tarif edegelmiş, hiçbir biçimde bu ittifak ilişkisine başka bir mana yüklememişti. Kürt Hareketi, son gelişmelerin ardından ABD ile kurulan ilişkiyi “taktik bir ilişki idi zaten” diye izah etmeye çalışsa da, ,“21. Yüzyıl Kürtlerin yüzyılı olacak”, “Suriye’de seçeneksiz değiliz” şeklindeki ifadeler kurulan ilişkiye öznel bir mananın yüklendiğini, uluslararası güç ilişkilerinde Kürtlerin ve YPG’nin yerinin yanlış değerlendirildiğini bize göstermektedir. (Devam edecek…)
[1] Örnek vermek gerekirse, el sıkışma anından bugüne Ertuğrul Kürkçü’nün kaleme aldığı yazılara bakılabilir. Kürkçü, sorun alanlarını doğru tespit ederek gerekli uyarıları erken yapan ender yazarlardan biridir. Kimi görüşlerine katılmasak da, AKP-MHP iktidar Bloku’nun süreçten beklentisini doğru analiz edip isabetli uyarılar yapan bir diğer yazar Yektan Türkyılmaz’dır.
[2] Murat Karayılan’ın da İran’ın denetiminde olduğunu ileri sürüyordu Öcalan. Mazlum Kobani’nin İsrail’in, Karayılan’ın İran’ın denetiminde olduğu yolundaki iddialar Öcalan’ın müşteri kızıştırmak için ileri sürdüğü argümanlar gibi görünmektedir.
[3] İsrail’in böyle bir niyeti olsa, bunu gerçekleştirebilme kapasitesi olduğunu Hizbullah ve İran örnekleri ortaya koyuyor.
[4] ABD oluşmasına bu kadar katkıda bulunduğu Kürdistan Bölgesel Özerk Yönetimi’nin bağımsız bir devlet haline gelmesine neden karşıdır? Bunun iki temel nedeni var: Güney Kürdistan’da küçük ve yoksul bir dost ülke yaratacağım derken, diğer Arap halklarını öfkelendirip hem kendinin hem İsrail’in başının daha fazla ağrımasına neden olacaktır. Böyle bir devlet ABD’nin dayanacağı bir güç değil koruması gereken bir dert kaynağı olur. İkinci önemli neden ise, bağımsız devlet olarak bir dert kaynağı üretmektense varlığını her zaman ABD desteğine bağlı hissedecek bir Kürt Özerk Bölgesinin Irak’ın içinde yer alıyor olması Irak’taki siyasi dengeleri yönetebilmek için önemli bir faktör oluşturur. Esasında diğer parçalardaki Kürt hareketlerine de ABD’nin böyle yaklaştığını kabul etmek gerekir.
[5] Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in Münih Güvenlik Konferansı’nda ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Suriye Geçiş Yönetimi Dışişleri Bakanı Şeybani ile ortak resim vermiş olmaları, Tom Barrack’ın sözlerinden bir tür geri dönüş olarak değerlendirilmesi yerinde değildir. Kürtlerin uluslararası kitlesel tepkileri dikkate alınmak zorunda kalınmış, geçici bir uzlaşma kurularak sorun geleceğe ertelenmiştir.
