Demokratik Suriye Güçleri (DSG) ile Suriye hükümeti arasında varılan anlaşma, ilk bakışta “ateşkes”, “entegrasyon” ve “yeniden inşa” gibi olumlu kavramlarla sunuluyor. Yayımlanan metin, askeri ve idari yapıların kademeli biçimde Suriye devletine entegre edilmesini, güvenlik güçlerinin Haseke ve Kamışlo şehir merkezlerine girişini ve Özerk Yönetim kurumlarının devlet kurumlarıyla bütünleştirilmesini öngörüyor.
Ancak tam da bu noktada temel soru ortaya çıkıyor: Bu anlaşma eşitler arası bir entegrasyon mu, yoksa Kürtlerin yıllar içinde inşa ettiği siyasi ve toplumsal kazanımların adı konmamış bir statüye devri mi?
Kağıt üzerindeki kazanımlar
Anlaşmanın olumlu görünen yönlerini yok saymak haksızlık olur. Ateşkesin sağlanması, uzun süredir çatışma yorgunu olan bölge halkı için kısa vadede bir nefes alanı yaratabilir. Sivil memurların kadrolarının korunacağına dair vurgu, ani bir tasfiye korkusunu azaltmaktadır. Kürt halkının medeni ve eğitim haklarının “düzenleneceğinin” belirtilmesi ve yerinden edilenlerin geri dönüşlerinin garanti altına alınması da metnin güçlü ifadeleri arasında yer alıyor.
Ayrıca DSG içinden üç tugayı kapsayan bir askeri tümen oluşturulması ve Kobani güçleri için özel bir tugayın öngörülmesi, sahadaki askeri varlığın tamamen tasfiye edilmediği izlenimini veriyor.
Muğlaklık ve güç asimetrisi
Ne var ki, metnin geneline hâkim olan şey netlik değil, muğlaklıktır. “Entegrasyon” kavramı defalarca tekrar edilirken, bu entegrasyonun siyasi sınırları, yetki paylaşımı, yerel yönetimlerin karar alma gücü açıkça tanımlanmıyor. Özerk Yönetim kurumlarının devlet kurumlarına entegre edilmesi, bir uyum süreci mi yoksa fiili bir tasfiye mi olacağı sorusunu yanıtsız bırakıyor.
Asıl kritik mesele, askeri ve güvenlik alanında ortaya çıkıyor. İçişleri Bakanlığı’na bağlı güvenlik güçlerinin Kamışlo ve Haseke’ye girişi, Kürt toplumunun tarihsel hafızasında merkezi devlet baskısını çağrıştıran güçlü bir simgedir. Bu adım, güvenlik üretiminin yerelden merkeze devredilmesi anlamına gelmektedir.
Daha da önemlisi, bu anlaşma eşit iki siyasi irade arasında yapılmış bir toplumsal sözleşme görüntüsü vermemektedir. İdlib’den bir anda çıkıp gelip ülkenin başına geçen, geçici ve meşruiyeti tartışmalı figürlerin belirleyici olduğu bir merkezle, Kürtlerin uzun mücadeleler sonucu elde ettiği fiili otonominin aynı masada aynı ağırlıkla temsil edildiğini söylemek güçtür.
Uluslararası konjonktür ve kaçırılan fırsat
Üstelik bu süreç, uluslararası güçlerin Kürtlere desteği daha açık dillendirdiği bir döneme denk gelmektedir. Tam da böyle bir konjonktürde, Kürt tarafının taleplerini sade, anlaşılır ve halk yararına olacak biçimde en güçlü şekilde formüle etmesi beklenirdi. Oysa metin, daha çok “Suriye topraklarının birleştirilmesi” ve “tam entegrasyon” hedefleri etrafında şekillenmiştir.
Bu durum, anlaşmanın Kürtler açısından bir kazanımdan ziyade, zaman içinde etkileri ortaya çıkacak asimetrik bir uyum süreci olma riskini barındırdığını göstermektedir.
Sosyolojik gerçeklik: Otonomi bir lütuf değil, haktır
Arap milliyetçiliğinin belirleyici olduğu siyasi yapılarda Kürtlerin tarihsel deneyimi ortadadır. Asimilasyon, inkâr ve merkezileşme politikaları, Kürt toplumunda merkezi devlete karşı derin bir güvensizlik yaratmıştır. Bu nedenle Kürt otonomisi, yalnızca politik bir talep değil; toplumsal varlığın, kültürel sürekliliğin ve kolektif güvenliğin sosyolojik bir zorunluluğudur.
Arap milliyetçiliğinin olduğu bir coğrafyada müreffeh, kurumsallaşmış ve kendi kendini yönetebilen bir Kürt bölgesinin varlığı gayrimeşru değil; tam tersine meşru ve haklıdır. Bu, bölünme değil; çoğulculuğa dayalı gerçek bir birlikteliğin ön koşuludur.
Kimin lehine hangi güvencelerle
Bu anlaşma, kağıt üzerinde bir “entegrasyon” metni olabilir. Ancak Kürtler açısından esas mesele, bu entegrasyonun hangi koşullarda, kimin lehine ve hangi güvencelerle gerçekleşeceğidir. Adı konmamış statüler, tarihte Kürtlere hiçbir zaman kalıcı güvenlik ve refah getirmedi.
Bugün sorulması gereken soru şudur:
Bu metin, Kürtlerin geleceğini güvence altına alan bir toplumsal sözleşme mi, yoksa belirsizliğin kurumsallaştırıldığı yeni bir dönem mi?
Cevabı, metnin satır aralarında değil; sahada ve zaman içinde göreceğiz.
