Geçtiğimiz yıl bu günlerde Demokrasi İçin Birlik 31 Mart yerel seçimlerinin ardından demokrasi güçlerinin birliği için ortaya çıkan olanakları tartışmaya açmıştı.[1] Ben de bu davete bir yazıyla yanıt vermiştim.[2] O dönemde AKP iktidarı DEM Partili belediyelere kayyum atarken, CHP toplumsal sorunların iktidarla diyalog yoluyla çözülebileceğini savunan “normalleşme” söylemiyle sahneye çıkmıştı. Her iki hamle de beklenir nitelikteydi. Toplumsal muhalefetin önündeki temel meseleler, CHP’yi eleştirel bir müdahaleyle anti-faşist bir ittifakın içine çekmek; iktidarın Kürt sorununu kriminalize ederek sürdürdüğü savaş politikalarına karşı DEM Parti’nin direnişini güçlendirmek ve her iki mücadeleyi emekçilerin, ezilenlerin tabandan mücadeleleri ile birleştirmekti.
Ancak 1 Ekim’de Bahçeli’nin DEM Partili vekillerle el sıkışarak başlattığı “terörsüz Türkiye” süreci ve 19 Martta Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilerek tutuklanması tartışmanın parametrelerini altüst etti. Siyasi iktidar DEM Parti’yle ilişkisini görünürde bir “normalleşme” işleyişi içinde yürütürken bu kez CHP’yi kriminalize etmeye, belediyelerine kayyum atamaya, siyasetçilerini tutuklamaya başladı. Gelişmeler öylesine hızlı ve karmaşıktı ki, solun farklı kesimleri kendi politik ön kabullerine göre durumu anlamlandırmaya girişti: 19 Mart gerçekten bir darbe miydi, rejim açısından bir kırılma noktası mıydı, yoksa 2015 Haziran seçimlerinden itibaren girilen faşistleşme sürecinin devamı mıydı? Batıda CHP’ye dönük baskılar yoğunlaşırken, demokrasi dibe vurmuşken barış mümkün müydü? DEM Parti bir muhalefet partisi olmaktan çıkıyor muydu? Başlayan barış süreci demokratikleşmeye mi, yoksa yalnızca iktidarın tahkimine mi hizmet ediyordu?
Bu gelişmeleri anlamlandırma zorluğunu yalnızca iktidarın öngörülemez hamleleri ya da sürecin gizliliğiyle açıklamak yetersizdir. Hızla değişen gündemi politik bir çerçeveye oturtamama ve müdahale edememe hali yalnızca Türkiye soluna özgü değildir. Trump’ın yeniden iktidara gelişiyle birlikte yalnızca kapitalizmin krizlerinin hızlanmasına ve emperyalist güç dengelerinin sürekli değişimine değil, aynı zamanda otoriter hamlelerin, hukuksuzlukların ve saldırıların baş döndürücü bir ritimle üst üste binmesine tanık oluyoruz. Bu hız, muhalefetin daha önceki saldırıyı anlamlandıramadan yeni bir saldırıyla yüzleşmesine yol açıyor. Ana akım medya aracılığıyla dolaşıma sokulan bilginin hızı ve yoğunluğu da neyin gerçekten önemli olduğunu ayırt etmeyi güçleştiriyor. Sorun bilgi kıtlığı değil; tam tersine, bilgi bolluğunun izleyiciyi yorarak edilginliğe sürüklemesidir. Bu noktada asıl soru, bütün bu karmaşa karşısında nasıl bir anlamlandırma yöntemi geliştirilebileceğidir.
Konjonktürel analizin önemi
Son yıllarda dünya solunun bu karmaşa karşısında giderek yaygınlaşan biçimde başvurduğu teorik-politik anlamlandırma yöntemi, “konjonktürel analiz”dir.[3] Marx’ın kimi eserlerinde izlerini bulduğumuz, Gramsci, Althusser, Poulantzas ve Stuart Hall tarafından geliştirilen konjonktürel analiz toplumsal ve siyasal olayları tek bir faktöre indirgemeden, tarihsel ve yapısal bağlamlarıyla birlikte kavramayı mümkün kılar. Olayların neden ve nasıl gerçekleştiğini anlamak için uzun vadeli yapılar ile kısa vadeli olaylar arasındaki ilişkiyi açığa çıkarır. Başka bir deyişle, tarihsel eğilimlerin ve yapısal koşulların, belirli tarihsel anlarda karşılaştığı kesişim noktalarını inceleyerek, toplumsal süreçlerin özgül karakterini anlamayı amaçlar. Böylece hem determinist açıklamalardan kaçınır hem de “her şey olabilir” yaklaşımıyla siyasal olasılıkların dağılmasını engeller.
Konjonktürel analiz şunu gösterir: uzun vadeli yapılar imkân ve sınırlar çizer, ama bu sınırlar içinde siyasal mücadeleler, ittifaklar ve ideolojik müdahaleler yeni yollar açabilir veya kapatabilir. Her konjonktür hem “açılmalar” hem de “kapanmalar” üretir. Açılma yeni politik müdahale imkânları yaratan süreçleri, kapanma ise siyasal seçeneklerin daraltılmasını ifade eder.[4] Bu çerçevede, analiz yalnızca teşhis koymaz, aynı zamanda siyasal öznelerin stratejik hareket alanlarını da gösterir. Bu yazıda içinde bulunduğumuz dönemi bu yöntemle anlamlandırmaya ve toplumsal muhalefetin yeni durumun ortaya çıkardığı açılma ve kapanmalar karşısında ne tür müdahalelerde bulunabileceği konusunda ipuçları çıkarmaya çalışacağım.[5]
Uzun vadeli yapılar: Geç faşizmin sürekliliği ve kırılmaları
1 Ekim’den itibaren gelişen konjonktüre uzun vadeli yapılar açısından bakıldığında, geç faşizmin temel özelliklerinin hem uluslararası düzeyde hem de Türkiye’de varlığını sürdürdüğü görülür. Bunlardan üçü özel önem taşır. İlk olarak, geç faşizm, 2008 krizine verilen özel bir yanıt olarak süreklileşmiş savaş, işgal ve mülksüzleştirme yoluyla sermayeye yeni birikim alanları açılmasına dayanır. Türkiye’de bunun yansıması devletin Ortadoğu’da, özellikle Suriye’de üstlendiği alt-emperyal rollerdir. İkincisi, her ülkede geç faşizmi besleyen pratikler ırksal kapitalizm ve sömürgecilik mirası tarafından biçimlenir. Türkiye’de bu dinamik, tarihsel olarak iç sömürge niteliği taşıyan Kürt coğrafyasında uygulanan baskı mekanizmalarında görünür. Son olarak, klasik faşizmden farklı olarak geç faşizm seçimleri askıya almaz; sık sık yapılan seçimler sağ-popülist liderlerin yeniden üretimine hizmet eder. Bu bağlamda Türkiye’de öne çıkan temel mekanizma, seçimleri iptal etmeksizin yargı yoluyla sonuçlara müdahaledir.
Son dönemde bu yapısal dinamiklerde bazı değişimler yaşanmaktadır. İlk olarak, devletin Ortadoğu’da alt-emperyal bir rol üstlenme çabası sürerken, Trump’ın iktidara dönüşü, İsrail’in Gazze saldırıları sırasında savaşın Suriye ve İran’a genişlemesi ve Esad rejiminin yıkılması Türk devletini emperyal işleyiş mekanizmalarında kullandığı Kürt karşıtı politikalarda modifikasyonlar yapmaya zorlamıştır. Burada özellikle “modifikasyon” kavramını kullanıyorum; çünkü Marksist literatürde modifikasyon, bir yapının kendi iç işleyişinde meydana gelen ikincil değişimlerdir, fakat bu değişimler onun yapısal nedenselliğini dönüştürmez. Bu dış dinamiklerin içeriye yansıması ise Erdoğan’ın “iç cephenin tahkimatı” vurgusu ve Bahçeli eliyle başlatılan “terörsüz Türkiye” süreci olmuştur. Gelinen noktada bu süreç, DEM Parti’nin mücadelesiyle Meclis’te bir komisyon kurulmasına kadar varan yeni bir siyasal zemin yaratmıştır. Bu zemininin ortaya çıkardığı açılmalar arasında iktidarın muhalefeti “terör” ile ilişkilendirerek kriminalize etme kozunun zayıflaması, onurlu bir barış için siyasal çözüm ihtimalinin doğması ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin yeni bir sosyalizm anlayışını yüksek sesle dile getirmesi sayılabilir. Kapanmalar ise devletin güvenlikçi reflekslerinin sürmesi, aşağıdan gelen milliyetçi tepkilerin artması ve DEM Parti’nin iktidarla uzlaştığı yönünde bir algının yayılmasıdır. Bu karşıt eğilimler muhalefetin önüne belirli yönelim zorunlulukları çıkarmaktadır. CHP ulusalcı kesimlerde oluşabilecek bu algıyı boşa çıkarmak için yeni söylem ve pratikler geliştirme, DEM Parti 19 Mart direnişinin özneleriyle daha sıkı bağlar kurma, sosyalistler ise Kürt Özgürlük Hareketi’nin açılımıyla yapıcı bir diyaloga girme ihtiyacıyla karşı karşıyadır.[6]
Faşizmin ikinci yapısal dinamiği olan iç sömürgede uygulanan baskı mekanizmaları açısından ise önemli bir kırılma yaşanmaktadır. Martinikli devrimci Aimé Césaire’in “sömürgeci bumerang etkisi” olarak adlandırdığı süreç bütün ağırlığıyla devreye girmiştir.[7] Bu etki, sömürgede uygulanan baskı tekniklerinin bir süre sonra merkeze dönmesi anlamına gelir. Nitekim Kürt halkının iradesini hiçe sayan kayyum uygulamalarının CHP belediyelerine de yayılmasıyla, bu mekanizmalar artık merkezde de işletilmeye başlanmıştır. Bu gelişme hem açılmalar hem de kapanmalar yaratmaktadır. 19 Mart direnişiyle sokak hareketinin canlanması, gençlik hareketinin yükselişi ve toplumun geniş kesimlerinde korku duvarının kırılması önemli açılmaları işaret eder. Buna karşılık DEM Parti’nin tüm gücüyle sahada yer alamaması, CHP’nin toplumsal muhalefeti “erken seçim” gibi geç faşizm bağlamında işlevsiz bir hedef etrafında mobilize etme eğilimi ve sosyalistlerin dağınıklığı siyasal alanı daraltan kapanışlardır. Bu tablo, her üç aktörün de konjonktürel zorunluluklarını ortaya koyar.
Son olarak, geç faşizmin üçüncü dinamiği olan seçimleri askıya almadan iktidarı sürdürme mekanizmaları son dönemde çeşitlenmiştir. Kayyum atamaları ve tutuklamalara ek olarak, bu dönemde “quisling” olarak adlandırılabilecek yeni bir yöntem devreye girmiştir.[8] Kavram, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgaliyle işbirliği yapan Vidkun Quisling’den* gelir ve otoriter iktidarlarla işbirliği yaparak kendi halkına ihanet edenleri ifade eder. Türkiye’de “quisling mekanizması”, iktidarın seçilemediği yerlerde seçilmiş temsilcileri baskı, teşvik ya da pazarlıklarla kendi partisine transfer etmesidir. Böylece seçmenin iradesi doğrudan kazanılamasa da temsilciler “quisling”leştirilerek iktidara bağlanmakta, muhalefetin toplumsal tabanı içeriden parçalanmaktadır. 31 Mart yerel seçimlerinden bu yana belediye yönetimlerindeki değişimlere bakıldığında bu mekanizmanın öne çıktığı görülmektedir.[9] CHP’li Aydın Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’nun AKP’ye geçişi gibi örnekler halkın “quisling”lere duyduğu öfkenin büyümesine yol açmıştır. Bu öfke önemli bir açılma yaratırken, faşist pratiklerin olağanlaşması siyasal alanın kapanışını derinleştirmektedir. Muhalefet açısından mesele, bu halk öfkesini bireylere değil rejime yönlendirecek stratejiler geliştirmektir.
Sonuç
Bu yazıda geç faşizm koşullarında baş döndürücü bir hızla değişen gündemi ve gelişmeleri anlamlandırmak ve ortaya çıkan direniş imkânlarını değerlendirmek için konjonktürel analizin nasıl kullanılabileceğini göstermeye çalıştım. Bu analiz her siyasal özne tarafından başka türlü yapılabilir, verilen örnekler çoğaltılabilir, başka biçimlerde sunulabilir. Önemli olan, hızla gelişen olaylar karşısında yapısal süreklilikleri gözden kaçırmadan konjonktürün ürettiği çelişkileri, açılan ve kapanan alanları tekrar tekrar değerlendirebilmeyi sağlayacak bir anlamlandırma yöntemi geliştirebilmektir. Böyle bir yöntem, olup bitenler karşısında yolumuzu kaybetmeden, kolektif bir bilinçle geç faşizme karşı geniş bir barış, demokrasi ve emek cephesi inşa etmemize katkı sağlayabilir.
Görsel: Bombing Babylon, Julie Mehretu, 2001
* SH’nin notu: Norveç’te Alman isgalinin basladigi gun, 9 Nisan 1940’ta, fasist Nasjonal Samling (Ulusal Derlenis) partisinin baskani Vidkun Quisling bir darbeyle iktidarı ele geçirdi. Ancak halkın ve kurumların desteğini alamadığı için bir hafta sonra istifa etmek zorunda kaldı. Gene de Alman yetkililer nezdinde önemli bir rol oynadı. 1942’de işgalciler onun yeniden iktidara gelmesine izin verdi: o zaman NS üyelerinden oluşan işbirlikçi bir hükümetin “bakan-başkanı” oldu. Norveç’in kurtarılmasından sonra tutuklandı ve vatana ihanet, cinayet ve cinayete iştirak, hırsızlık ve zimmete para geçirme suçlarından yargılanıp ölüm cezasına çarptırıldı ve kursuna dizildi.
Dipnotlar:
[1]“Demokrasi İçin Birlik Tartışma Daveti”, 6 Ağustos 2024, https://blog.demokrasiicinbirlik.com/2024/08/demokrasi-icin-birlik-tartisma-daveti/
[2]“Siyasal bir rejim olarak geç faşizme karşı mücadele”, 23 Eylül 2024, https://blog.demokrasiicinbirlik.com/2024/09/siyasal-bir-rejim-olarak-gec-fasizme-karsi-mucadele/
[3] Bu konuda politik bir örnek için bkz. Vijay Prashad, “How to Do a Conjunctural Analysis: The Forty-Second Newsletter”, 11 Ekim 2024, https://thetricontinental.org/newsletterissue/conjunctural-analysis/ Teorik bir yaklaşım için bkz. Gillian Hart, “Modalities of Conjunctural Analysis: “Seeing the Present Differently” through Global Lenses”, 1 Eylül 2023, https://onlinelibrary.wiley.com/doi/full/10.1111/anti.12975
[4] Günümüzde farklı ülkelerdeki sosyalist stratejileri tam da bu “açılma” ve “kapanma” kavramları çerçevesinde ele alan bir derleme için bkz. Greg Albo and Stephen Maher, “Openings and Closures: Socialist strategy at a crossroads” Socialist Register 2025, Merlin 2024.
[5]Bu dönemi Türkiye devrimci hareketi açısından değerlendiren anlamlı bir çalışma için bkz. “Yeni Dönemin Mecburiyetleri”, https://birlesiksiyaset.org/yeniden-yapilanma/
[6] Bu konuda anlamlı bir çağrı için bkz. Emirali Türkmen, “Kürt özgürlük hareketinin yeni perspektifi karşısında Türkiye sosyalistleri”, 15 Ağustos 2025, Kürt özgürlük hareketinin yeni perspektifi karşısında Türkiye sosyalistleri | Praksis Güncel
[7]“Sömürgeci bumerang etkisi” konusunda Özgür Sevgi Göral ile yapılan önemli bir röportaj için bkz. https://birartibir.org/somurgeciligin-bumerang-etkisi/
[8] Bu kavramı içinde bulunduğumuz konjonktüre uyarlarken şu yazıdan esinlendim: Özay Göztepe, “Özgür Özel’i bekleyen tehlike: CHP’nin Quisling’leri”, Birgün Gazetesi, 20 Temmuz 2025, https://www.birgun.net/makale/ozgur-ozeli-bekleyen-tehlike-chpnin-quislingleri-641980
[9] Bu konuda bkz. Murat Yetkin, “AK Parti’den yeni tarzı siyaset: seçmeni kazanamıyorsan seçileni kazan”, 22 Ağustos 2025, https://yetkinreport.com/2025/08/22/ak-partiden-yeni-tarzi-siyaset-secmeni-kazanamiyorsan-secileni-kazan/