ABD 3 Ocak 2026 tarihinde Venezuela devlet başkanı Nicolás Maduro’yu yatak odasında eşi Cilia Flores ile uyurken Delta Force komandoları tarafından kaçırdı. Maduro ve eşine müdahalesi ile birlikte bir kez daha “emperyalizm” kavramı yoğun biçimde tartışılır hâle geldi.
Emperyalist-kapitalist devletlerin, siyasal krizler yaşayan, ekonomik olarak çökmüş ve toplumsal olarak parçalanmış ülkelere yönelik müdahaleleri, yalnızca bu devletlerin egemen sınıfları tarafından değil; paradoksal bir biçimde, kimi zaman bu müdahalelere doğrudan maruz kalan veya tarihsel olarak ezilmiş ulusların belirli kesimleri tarafından da desteklenmektedir. Bu destek, çoğu zaman “demokrasi”, “özgürlük”, “insani müdahale” ve “diktatörlükten kurtuluş” gibi kavramlarla gerekçelendirilse de, özünde ciddi bir tarih bilinci, sınıf perspektifi ve emperyalizm çözümlemesi eksikliğini yansıtmaktadır.
Emperyalist müdahalelerin indirgemeci yaklaşımı
Bu yaklaşım, siyasal gerçekliği indirgemeci bir ikili karşıtlık üzerinden okumaktadır: kötü yerli iktidarlar ve onları tasfiye eden “ilerici” dış müdahaleler.
Oysa tarihsel deneyimler göstermektedir ki emperyalist müdahaleler, hiçbir koşulda halkların özgürleşmesini sağlamamış; tersine devletlerin çökertilmesi, toplumsal çözülme, mezhepçilik, mafyalaşma, savaş ekonomisi ve daha derin bağımlılık ilişkileri üretmiştir.
Kaos stratejisi ve IŞİD gerçeği
Yakın tarihin en çarpıcı örneklerinden biri Irak’tır. IŞİD adıyla ortaya çıkan, ortaçağ artığı, gerici, kadın düşmanı ve kafa kesmeyi siyasal yöntem haline getiren bu örgütlü yapı, kendiliğinden gelişmiş bir “sapma” değil; emperyalist müdahalelerin yarattığı kontrollü kaos ortamının ürünüdür.
Irak’ın işgaliyle birlikte devlet aygıtının dağıtılması, ordu ve bürokrasinin tasfiye edilmesi, mezhepsel fay hatlarının bilinçli biçimde derinleştirilmesi, bu tür yapıların gelişmesinin nesnel zeminini oluşturmuştur.
IŞİD’in güçlenme sürecinde:
- Bölgesel güç dengelerinin emperyalist çıkarlar doğrultusunda yeniden dizayn edilmesi
- Silah, finans ve lojistik ağlarının denetimsiz ya da bilinçli biçimde açık bırakılması
- Gerici ideolojik akımların “denge unsuru” olarak kullanılması
başta ABD olmak üzere bölge üzerinde etkili olan emperyalist güçlerin bilgisi ve denetimi dışında düşünülemez.
Emperyalizm, çıkarları söz konusu olduğunda, en gerici ve insanlık dışı yapılarla dahi taktik ilişkiler kurmaktan imtina etmemektedir.
Bu sürecin bedelini ödeyenler ise başta ezilen Kürt halkı olmak üzere, Êzidîler, kadınlar, çocuklar ve bölgedeki farklı mezhepsel, dinsel ve etnik topluluklar olmuştur. Kadınların kaçırılması, “cariyeleştirilmesi” ve köleleştirilmesi yalnızca IŞİD’in barbarlığıyla değil; emperyalist müdahalelerin yarattığı siyasal ve toplumsal çöküşle doğrudan bağlantılıdır. Bugün hâlâ akıbeti bilinmeyen binlerce kayıp insan, bu politikaların kalıcı sonuçlarını göstermektedir.
Politik körlük
Bu tarihsel gerçekliklere rağmen, emperyalist müdahaleleri savunmak siyasal olarak kör, teorik olarak yüzeysel ve ahlaki olarak sorumsuz bir tutumdur. Bu tür savunular, halkların yaşadığı yıkımı açıklamak yerine görünmez kılar; en fazla, savunanların kendi çaresizlik ve çıkışsızlık duygularını geçici olarak tatmin eder.
Daha da dikkat çekici olan, bu müdahaleleri savunan kesimlerin bir bölümünün geçmişte sol ve sosyalist hareketler içerisinde yer almış olmasıdır. Bugün “ideolojik bakmamak gerekir”, “realist olmak lazım” gibi söylemlerle konuşan bu kesimler, aslında kendi ideolojik kopuşlarını ve siyasal teslimiyetlerini meşrulaştırmaya çalışmaktadır.
“İdeolojik bakmamak” mı gerek?
“Kürt sorununa ideolojik bakmamak gerekir” iddiası, bizzat ideolojik bir iddiadır. Üstelik bu iddia, egemen güçlerin söylemiyle örtüşen depolitize edici bir işlev görmektedir.
Kürt sorunu:
- Tarihsel bir ulus sorunudur
- Ulus sorunu doğası gereği politik ve ideolojiktir
- Emperyalizmle ilişkilendirilmeden anlaşılamaz ve çözülemez
Bugün Ortadoğu’da, Venezuela’da ya da dünyanın herhangi bir kriz bölgesinde ideolojik olmayan tek bir gelişme yoktur. Ekonomik görünen her süreç politiktir; güvenlik söylemiyle sunulan her hamle sınıfsaldır; “istikrar” adına yapılan her müdahale emperyalisttir. Kürt sorununu ideolojiden arındırmaya çalışmak, onu emperyalist pazarlık masalarının edilgen bir nesnesi hâline getirmekten başka bir anlam taşımaz.
Ezilen uluslar ve “dış kurtarıcı” yanılsaması
Ezilen uluslara mensup kimi kesimlerde görülen emperyalist müdahale sempatisi, ulusal sorunun çözülememişliğiyle yakından ilişkilidir. “Amerika gelirse kurtuluruz” düşüncesi, ulusal özgürlük mücadelesinin emperyalizm eliyle çözülebileceği yönündeki tarihsel olarak defalarca çürütülmüş bir yanılsamadır.
Emperyalizm, ezilen ulusları özgürleştirmez; onları kendi bölgesel ve küresel çıkarları doğrultusunda araçsallaştırır. Gerekli gördüğünde terk eder, pazarlık konusu yapar veya tasfiye eder. Irak Kürtlerinin 1970’lerde, Suriye Kürtlerinin 2019’da yaşadıkları deneyimler, bu ilişkinin yapısal karakterini açıkça ortaya koymaktadır.
Kuyu–kurbağa metaforu ve tarih bilinci sorunu
Kurbağanın dünyayı kuyunun ağzı kadar görmesi metaforu, emperyalist müdahaleleri meşrulaştıran bilincin sınırlarını çarpıcı biçimde açıklar. Bu bakış açısı, tarihi parçalı ve seçmeci biçimde okur; emperyalizmi güncel söylemlerle değerlendirir; Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbesinde ABD’nin rolü gibi tarihsel gerçekleri hızla unutur.
Oysa emperyalizmin yöntemleri ülkelere göre değil, çıkar ilişkilerine göre değişir. Demokrasi ve insan hakları söylemi ise çoğu zaman bu çıkarların ideolojik örtüsünden ibarettir.
Tutarlı ve zor olan yol
İzlenecek tutarlı olan yol nettir:
- Yerli baskıcı, mafyatik ve halk düşmanı iktidarlara karşı çıkarken
- Emperyalist müdahalelere karşı da net ve ilkesel bir tutum almak
Bu tutum kolaycı değildir; halkların gerçek kurtuluşunu hedefleyen yegâne ilerici çizgidir.
Anti-emperyalist mücadele, diktatörlüklerin savunusu değil; halkların kendi kaderini tayin hakkının savunusudur. Bu bilinç gelişmediği sürece, emperyalizm her krizden yeni bir müdahale, her müdahaleden yeni bir yıkım üretmeye devam edecektir.
