Ortadoğu’da -ya da daha doğru bir kavramsallaştırmayla Batı Asya’da- kalıcı, adil ve sürdürülebilir bir barışın mümkün hâle gelmesi, bölgeyi belirleyen emperyal düzen varlığını korudukça yapısal olarak engellenmektedir. Bu durum, tek tek çatışmaların şiddetiyle ya da diplomatik girişimlerin başarısızlığıyla açıklanabilecek bir sorun değildir. Aksine mesele, bölgenin siyasal mimarisinin baştan itibaren barışı değil, çatışmayı yönetilebilir kılacak biçimde örgütlenmiş olmasıdır. Ortadoğu, bu anlamda, barışın geçici olarak bozulduğu bir coğrafya değil; barışın hiçbir zaman kurucu ilke hâline gelmediği bir tarihsel-siyasal alan olarak şekillenmiştir.
İran, İsrail, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Suudi Arabistan gibi bölgesel güçler; ideolojik referansları, rejim biçimleri ve tarihsel kökenleri bakımından farklılaşsalar da aynı yapısal işleyiş mantığı içinde konumlanmaktadır. Bu mantık, içeride otoriterlik, baskı ve devlet şiddetine; dışarıda ise müdahaleciliğe, askerî yayılmacılığa ve bölgesel nüfuz mücadelelerine dayanır. İç siyasal alanın daraltılması ile dış politikanın militarizasyonu birbirini tamamlayan süreçlerdir. Böylece Ortadoğu, halk egemenliğine dayalı demokratik düzenlerin gelişebileceği bir zemin olmaktan çıkar; iktidarların kendi sürekliliklerini güvenlik ve tehdit söylemleri üzerinden yeniden ürettiği bir coğrafyaya dönüşür.
Bu emperyal düzenin merkezinde, sorunları çözmek değil, sürekli kriz hâlinde tutmak vardır. Kriz, bu bağlamda bir arıza değil; yönetim tekniğidir. Halkların eşitlik, özgürlük ve kendi kaderini tayin talepleri, demokratik bir yeniden kuruluşun imkânları olarak değil; bastırılması ve sınırlandırılması gereken riskler olarak kodlanır. Siyasal meşruiyet, özgür rıza üretimi üzerinden değil; korku, tehdit ve “beka” söylemleri üzerinden inşa edilir. İçerde bastırılan toplumsal çelişkiler, dış düşman imgeleri aracılığıyla yönetilir; dış politika, iç siyasetin süreklileştirilmiş bir güvenlik aygıtına dönüşür. Bu nedenle çatışma, olağanüstü bir durum değil; emperyal düzenin işleyişine içkin, kalıcı bir olgudur.
Ortadoğu’daki çatışmaların sürekliliği, yalnızca ulus-devletler arası rekabetle açıklanamaz. Bölge, uzun süredir iktidarların kendi varlıklarını sürdürme ihtiyacına dayalı, rejimler arası süreklilik kazanmış bir güç mücadelesi alanıdır. Mezhepçilik, etnik kimlikler, güvenlik tehditleri ya da “terörle mücadele” söylemleri bu mücadelenin asli nedenleri değil; ideolojik örtüleridir. Asıl belirleyici olan, bölgesel hegemonya arayışlarıyla iç içe geçmiş siyasal iktidarların, kendi iktidarlarını koruma ve derinleştirme ihtiyacıdır. Bu nedenle savaş ve çatışma, sistemin başarısızlığı değil; onun kendini yeniden üretme biçimidir.
Bu emperyal düzenin küresel ölçekteki başat taşıyıcısı Amerika Birleşik Devletleri’dir. İran istisnası dışında, bölgedeki siyasal iktidarların neredeyse tamamı ABD ile askerî, stratejik, ekonomik ve diplomatik ilişkilere sahiptir. Bu ilişkiler ağı, insan hakları ihlallerini, savaş suçlarını ve kitlesel yıkımı ikincil, hatta göz ardı edilebilir maliyetler olarak konumlandırır. “Düzen”, “istikrar” ve “güvenlik” söylemleri altında yapılan tam da budur: Halkların özgürlük ve demokrasi taleplerini bastıran iktidarların korunması ve krizlerin çözülmesi değil, denetlenebilir hâle getirilmesi.
Avrupa Birliği ise bu tabloda çoğu zaman normatif bir maske işlevi görür. Demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti söylemleri, evrensel ve bağlayıcı ilkeler olmaktan ziyade seçici ve konjonktürel araçlar olarak devreye sokulur. Pratikte ise Ortadoğu’daki otoriter iktidarlarla ekonomik, askerî ve stratejik işbirlikleri sürdürülür; bu iktidarların yol açtığı yıkım karşısında sistematik bir sessizlik tercih edilir. Bu sessizlik, yalnızca ahlaki bir çöküşü değil; emperyal düzenle uyumlu bir siyasal tercihi ifade eder.
Bu emperyal düzen, sahada taşeron iktidarlar aracılığıyla işler. Emperyal merkezlerin doğrudan askerî müdahalesinin maliyetli ve siyasal olarak riskli olduğu alanlarda, bölgesel aktörler devreye sokulur. Askerî operasyonlar, siyasal tasfiyeler, demografik müdahaleler ve zorunlu göç politikaları bu aktörler aracılığıyla hayata geçirilir. Böylece hem sorumluluk dağıtılır hem de şiddet görünmezleştirilir. Egemenlik, tekil devletlerin mutlak yetkisi olmaktan çıkar; askerî, siyasal ve hukuki yükümlülüklerin farklı aktörler arasında paylaşıldığı taşeronlaşmış bir iktidar ilişkisine dönüşür.
Rojava’ya ve Suriye Demokratik Güçleri’ne yönelik bugün yürütülen saldırılar, bu yapının en güncel ve en berrak örneklerinden biridir. Suriye’de savaşın yarattığı siyasal boşlukta iktidarlaşan, ideolojik kökleri itibarıyla IŞİD zihniyetinden kopmamış olan HTŞ yapısı, artık yalnızca yerel bir aktör değildir. Türkiye’nin açık desteği, ABD ve İsrail’in örtük onayı ve Avrupa’nın sessizliği eşliğinde, emperyal düzen açısından işlevselleştirilmiş bir taşeron iktidar konumuna yerleştirilmiştir.
Paris mutabakatı sonrasında Suriye’nin güneyinin fiilen İsrail’in kontrol alanı olarak kabul edilmesi ile Gazze’ye yönelik zorunlu göç ve imha planlarını içeren Trump planına HTŞ ve diğer bölgesel aktörler tarafından verilen zımni onay, emperyal düzenin nasıl işlediğini açıkça göstermektedir. Bu onay karşılığında Rojava’ya yönelik saldırıların önünün açılması, söz konusu düzenin bölgeyi yeniden paylaşmaya dayalı siyasal mimarisinin tamamlayıcı bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır.
Daha düne kadar IŞİD’e karşı mücadelede SDG’yi “sahadaki en güvenilir müttefik” olarak tanımlayan ABD ve İsrail’in bugün sergilediği sessizlik, bir çelişki değil; emperyalist aklın sürekliliğidir. Emperyalizm açısından ittifaklar ilkesel değil, araçsaldır. SDG’nin temsil ettiği demokratik, seküler, kadın özgürlükçü ve çok halklı siyasal model, bu kez fazla özerk, fazla örnek teşkil eden ve fazla denetlenemez bir siyasal deneyim olarak kodlanmıştır.
Bu nedenle Rojava hedef alınmaktadır. Rojava’nın “fazlalığı”, askerî değil; siyasal bir fazlalıktır. Halkların eşit ve birlikte yaşayabildiği, kadınların siyasal özne hâline geldiği, merkeziyetçi ve tekçi ulus-devlet modelinin aşılabildiği bir deneyim, Ortadoğu’daki emperyal düzen ve taşeron iktidarlar açısından kabul edilemezdir. Rojava, bu nedenle yalnızca bastırılması gereken bir alan değil; tasfiye edilmesi gereken bir ihtimal olarak görülmektedir.
Bugün Rojava’ya karşı kurulan ortak sessizlik, yalnızca bir kayıtsızlık hâli değil; aktif bir siyasal tutumdur. Bu sessizlik, emperyal düzenin kendisiyle uyumlu olmayan her siyasal ihtimali boğmaya yöneliktir. Sessizlik burada bir yokluk değil; bir iktidar tekniğidir. Hangi ölümlerin görünmez kılınacağına, hangi yıkımların “kaçınılmaz” sayılacağına, hangi siyasal deneyimlerin tarihten silinmeye çalışılacağına bu sessizlik karar verir.
Bu nedenle Rojava’da hedef alınan yalnızca bir coğrafya ya da bir askerî güç değildir. Hedef alınan, Ortadoğu’nun geleceğine dair başka bir siyasal olasılıktır. Bu sessizlik teşhir edilmedikçe ve bu emperyal mimari kırılmadıkça, Ortadoğu’da barış bir hedef değil; sürekli ertelenen, sürekli vaat edilen ama asla kurumsallaştırılmayan bir söylem olarak kalmaya mahkûmdur.
