Davos’un eski özgüvenini yitirmiş salonlarında toplanan küresel elitlerin “çoklu krizler” üzerine süslü ama çaresiz cümleler kurduğu; diğer yanda ise Donald Trump’ın, küresel diplomasinin kurallarını hiçe sayan o zorba edasıyla, “Önce Amerika” bayrağı altında yerleşik dünya düzenini temellerinden sarstığı bir zaman diliminden geçiyoruz.
Büyük şeyler oluyor ve hepimiz, ayaklarımızın altındaki zeminin kaydığını hissediyoruz. Batı demokrasilerinden gelişmekte olan piyasalara kadar her yerde, herkesi esir alan ortak bir “geleceksizlik” ve “yerinden edilme” kaygısı hâkim.
Bu korku iklimini besleyen üç büyük dönüşüm var. Göç ve yaşlanma, demografiyi değiştiriyor ve kimliği kırılganlaştıran bir siyasi gerilim üretiyor. Otomasyon ve yapay zekâ, işi yeniden tarif ediyor ve birçok meslekte “gelecek” duygusunu aşındırıyor. Küresel güç ve üretim ağırlığının Asya’ya kayması ise Batı’da ayrıcalık kaybını bir jeopolitik seferberlik diline çeviriyor.
Bu üç anlatı sadece küresel gündemi belirlemekle kalmıyor; oy tercihlerini, parti sistemlerini ve dış politikayı doğrudan şekillendiriyor. Bu üç “ikame” anlatısı, tamamen uydurma oldukları için değil, gerçeğin parçalarını tek bir felaket senaryosu gibi sundukları için siyaseti zehirliyor.
Zira her bir anlatı, bir “gerçeklik” olarak somut verilere ve kurumsal eğilimlere dayanıyor. Ancak aynı zamanda her biri, bir “mit” olarak, son derece karmaşık toplumsal süreçleri tek bir faile (göçmen, robot veya Çin) ve tek bir karanlık plana indirgiyor.
Birinci katman: Nüfusun ikamesi ve Batı’nın “arınma” ayini
Batı’nın aşırı sağcıları yıllarca “Büyük İkame” (Great Replacement) teorisini fısıldadı; ancak Donald Trump bu komplo teorisini aldı, megafonla haykırdı ve Beyaz Saray’ın resmi politikası haline getirdi. Artık karşımızdaki sadece bir göçmen karşıtlığı değil; Batı medeniyetinin saflığını koruma iddiasındaki bir “arınma” ayiniydi.
Bu anlatı, göçü yönetilmesi gereken demografik bir olgu olmaktan çıkarıp, “beyaz ırkın ve Batı kültürünün sistematik olarak yok edilmesi” olarak çerçeveledi. Bu mitin sahadaki en somut yansıması, devletin şiddet tekelinin göçmenler üzerinde bir gösteriye dönüşmesi olacaktı.
Trump, vaat ettiği “tarihin en büyük sınır dışı operasyonu” için ICE’ı (Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza) bürokratik bir kurumdan çıkarıp, adeta sadık bir “milis gücüne” dönüştürdü. Sınırda askeri yığınaklar, toplama kamplarını andıran geri gönderme merkezleri ve 1798 tarihli “Yabancı Düşmanlar Yasası”nı (Alien Enemies Act) devreye sokarak, seçmene şu mesajı verdi: “Sizi istila edenlere karşı savaşıyoruz.” Bu savaş retoriği, ekonomik kaygılarla boğuşan beyaz işçi sınıfına bir düşman (göçmen) ve bir kurtarıcı (Trump) sunarak eşsiz bir seçmen mobilizasyonu sağladı.
Ama Batı’nın demografik sorunu göç yüzünden ortaya çıkmadı. Avrupa ve ABD’de doğurganlık düşüyor, nüfus yaşlanıyor, çalışma çağındaki nüfusun payı geriliyor. Emeklilik ve bakım sistemlerinin sürdürülebilirliği giderek daha fazla “çalışan sayısı” sorununa bağlanıyor. Bu koşullarda göç, mitin anlattığı gibi dışarıdan gelen bir “istila” değil. Yaşlanan toplumların açtığı boşluğu dolduran bir ağ. Göçmenleri hedefe koymak bu ihtiyacı ortadan kaldırmıyor. Sadece tartışmayı demografi ve kamu maliyesinden alıp kimlik savaşına taşıyor.
İkinci katman: Emeğin ikamesi ve “çalınan gelecek” miti
Göçmenler kültürel bir ikame korkusu yaratıyorsa, robotlar ve yapay zeka çok daha derinden işleyen bir varoluş krizini, yani “lüzumsuzlaşma” kaygısını tetikliyor. Buradaki endişe, sadece gelir kaybı değil; statü, kimlik ve gelecek kaybı.
Ancak Donald Trump’ın bu korkuya cevabı, makineleri kırmak, algoritmaları yasaklamak ya da yapay zekaya savaş açmak değil. O, teknolojinin yarattığı yıkımı, ihanet ve gurur kavramlarıyla yeniden paketleyip satıyor.
Bu mitin gücü, teknolojik değişimi bir dönüşüm olmaktan çıkarıp geri çevrilebilir bir siyasi ihanet hikâyesine çevirmesinde yatıyor. Ana akım siyaset yıllarca işçilere “teknoloji gelişiyor, uyum sağla, yeni beceriler edin” dedi ve böylece işsizlik ile geleceksizliği büyük ölçüde bireysel kapasite meselesi gibi çerçeveledi. Trump ise bu dili tersine çevirdi. “Sorun siz değilsiniz, sizi satan elitler” dedi. Ona göre fabrikalar robotlar yüzünden değil, işleri dışarıya taşıyan “küreselciler” yüzünden kapanmıştı.
Oysa daha belirleyici kırılma, üretimin giderek daha az emekle yapılması. Üretim geri gelse bile, istihdam aynı ölçekte geri gelmiyor.
Goldman Sachs, üretken yapay zekânın dünya genelinde 300 milyon tam zamanlı işe denk gelen bir iş yükünü otomasyona maruz bırakabileceğini öngörüyor (aynı rapor on yıl ufkunda küresel GSYH seviyesini yaklaşık yüzde 7 büyütebilecek bir verimlilik sıçramasından da söz ediyor). IMF, gelişmiş ekonomilerde işlerin yaklaşık yüzde 60’ının yapay zekâdan etkileneceğini, bunun bir bölümünde görev dönüşümü ve verimlilik artışı olacağını, bir bölümünde ise emek talebini azaltma riski bulunduğunu yazıyor. ILO da etkinin çoğu yerde “tam otomasyon”dan çok “işi destekleme ve dönüştürme” şeklinde olacağını, baskının özellikle büro ve idari işlerde yoğunlaşacağını vurguluyor.
ABD imalatı bu dinamiği somutlaştırıyor. İmalatın reel katma değeri yükselirken imalat istihdamı 1995’ten 2025’e yaklaşık dörtte birden fazla gerilemiş durumda. Bu tablo, meselenin sadece üretimin mekânı olmadığını gösteriyor. Mesele, fabrikanın içinde emek ihtiyacının azalması.
Yani Trump gümrük duvarlarını göklere çıkarsa ve tüm fabrikalar Ohio’ya geri dönse bile, o fabrikalar artık babaların çalıştığı o kalabalık, gürültülü yerler değil; robotların vızıldadığı sessiz hayalet fabrikalar olacak.
Üçüncü katman: Batı’nın Asya ile ikamesi ve “imparatorluğun sonu” korkusu
Göçmenler sokakları, robotlar işleri “ikame” ediyorsa, Çin ve yükselen Asya çok daha büyük bir şeyi, Amerika’nın “tarihin efendisi” olma ayrıcalığını ikame ediyor. Tam da bu nedenle Asya’nın yükselişi ve Batı’nın çöküşü anlatısı bu üç korkunun en geniş ölçeklisi.
Bu mit, Batı’nın topluca çöktüğü, Asya’nın ise durdurulamaz bir şekilde yükseldiği ve bu yer değişikliğinin kaçınılmaz olduğu fikrine dayanıyor. Mit, karmaşık bir güç dengesini, kazananı ve kaybedeni net olan sıfır toplamlı bir savaşa dönüştürüyor: “Ya onlar bizi yenecek ya da biz onları ezeceğiz.”
Evet, ekonomik ağırlık merkezi kayıyor; IMF’nin verileri, küresel üretimin satın alma gücü paritesine göre Çin’in yaklaşık yüzde 19,63 ile en büyük paya sahip olduğunu, ABD’nin ise yüzde 14,65 ile onu izlediğini gösteriyor. Gelişmekte olan ekonomilerin toplam payının yüzde 60,92’ye çıkması da bu eksen kaymasının tescili.
Fakat madalyonun diğer yüzünde, “ikame” teorisini boşa düşüren devasa yapısal gerçekler var. Finansal düzenin omurgası, rezerv para (Dolar) ve yaptırım kapasitesi hala Batı’nın tekelinde. Daha da önemlisi, o korkutucu dev Çin, kendi içinde sürdürülemez bir ekonomik modelle boğuşuyor. 2025’te Çin’in ticaret fazlasının 1 trilyon dolar gibi rekor bir seviyeye oturması, aslında bir güç gösterisi değil, bir zayıflık ilanı. Bu veri, Çin’in kendi halkına yeterince tükettiremediğini ve büyümek için hala Batı’nın pazarlarına muhtaç olduğunu kanıtlıyor. Kısaca Çin, dünyayı yutmaktan ziyade, kendi “orta gelir tuzağı” ve yaşlanan nüfusuyla boğuşan, devasa ama kırılgan bir dev.
Ne var ki Trump siyaseti, Çin’in bu kırılganlığını görmek ve küresel bir uzlaşma önermek yerine, Çin korkusunu bir “seferberlik” aracı olarak kullanmayı seçiyor. “Büyük İkame”nin jeopolitik versiyonu, serbest ticaret çağını kapatıp Çin’e ayak uyduruyor ve devlet kapitalizmi çağını başlatıyor. Batı, Asya tarafından ikame edilmekten o kadar korkuyor ki, bu korkuyla içine kapanarak, kendi küresel liderliğini kendi elleriyle terk ediyor. “Bizi yerimizden edecekler” korkusu, ABD’yi kendi tahtını yakmaya iten bir kendi kendini gerçekleştiren kehanete dönüşüyor.
Ayrıcalık siyaseti: Mitin gerçek işlevi
Başta söylediğimi sonda da tekrar edeyim. Bu üç “ikame” anlatısı üç gerçek dönüşümün üstüne oturuyor. Göç akışları ve yaşlanan toplumlar demografiyi değiştiriyor. Otomasyon üretimi ve işin niteliğini yeniden düzenliyor. Küresel güç dağılımında ağırlık Asya’ya kayıyor. Ancak asıl mesele bu dönüşümlerin varlığı değil. Bu dönüşümlerin nasıl anlamlandırıldığı ve nasıl yönetildiği…
İkame dili, geleceği yönetilebilir bir süreç gibi kurmuyor. Sıfır toplamlı bir yer kapma savaşı gibi kuruyor. Birinin kazanması için ötekinin kaybetmesi gereken bir dünya resmi çiziyor. Bu resim, Batı’daki yerleşik (beyaz) sınıfların ve küresel elitlerin ayrıcalık kaybı korkusu ile toplumların gündelik güvencesizlik hissini üst üste bindiriyor. Siyasi enerji, çözüm üretmeye değil hedef göstermeye akıyor. Kurumlar devreden çıkarılıyor, savaş ve şiddet normalleşiyor.
Çıkış yolumuz “ikame” korkusunu küçümsemek değil. O korkuyu üreten maddi düzeni değiştirmek. Ücret, kira, vergi, sosyal konut ve kamusal hizmeti merkeze almak. Göçü ucuz emek düzenine bağlayan mekanizmaları kırmak. Otomasyonu sadece kârı büyüten bir araç olmaktan çıkarıp çalışma saatini azaltan ve verimlilik kazancını topluma yayan bir plana çevirmek. Küresel güç kaymasına kapanarak değil sanayi politikası, teknoloji yatırımı ve emek haklarıyla yanıt vermek.
Bu hafta Davos’ta bir kez daha açık ettiği üzere Trump’ın hedefi, ayrıcalıklarını koruyan bir düzen kurmak. Gerekirse bu düzeni mevcut olan her şeyi yıkarak kurmak.
O ayrıcalıklara hiçbir zaman sahip olmayanların bu ajandayı sahiplenmesi için bir neden yok.
Davos’ta Kanada Başbakanı Mark Carney eski düzenin bittiğini ve yeni bir siyasal hat gerektiğini söylerken yaptığı “orta güçler” vurgusunun asıl anlamı da kanımca burada yatıyor. Geleceği belirleyecek sadece devletlerin dışarıdaki konumu değil; içeride kurabildikleri yeni toplumsal uzlaşma olacak.
