Planlama yazı dizisine devam ediyorum. Bu hafta ele alacağım soru şu: “1970’lerin krizine sosyalist blok ve Çin neden farklı yanıt verdi ve bu farklılık nasıl ayrışan sonuçlara yol açtı?”
Dizinin önceki yazılarında belirttiğim gibi, 1970’lerin krizleri yalnızca Batı kapitalizmini değil, sosyalist dünyayı da sert biçimde sarstı. Petrol şokları, küresel durgunluk, yükselen faizler ve teknolojik rekabet, 1970’lerin sonlarını hem COMECON ülkeleri hem de Çin için kritik bir dönüm noktası haline getirdi. Bu kritik dönüm noktasında sosyalist dünyada geliştirilen iki temel yanıt, sosyalizmin yirminci yüzyıldaki kaderini belirledi. Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği çözülürken, Çin bambaşka bir evrim sürecine girdi. Bu yazıda, Çin’in geliştirdiği politika tepkisine ve ortaya çıkan sonuçlara değineceğim.
Doğu Avrupa: Borçlanma, IMF ve çöküş
1970’lerin sonunda Polonya, Macaristan ve Doğu Almanya, üretici güçleri daha da geliştirmek ve ekonomik büyümeyi canlandırmak amacıyla Batı’dan büyük ölçekli borçlar aldı. Bu strateji teknolojik açığı kapatma umuduna dayanıyordu. Fakat ithal edilen teknolojiler yerli kapasiteyi geliştirmek yerine dışa bağımlılığı artırdı. 1980’lerde dış borçların sürdürülemez hale gelmesi ise “sosyalist kemer sıkma” politikalarını gündeme getirdi.
1980’ler boyunca kademeli olarak gıda sübvansiyonlarının kaldırılması, ücret dondurmaları ve ithalat kısıtlamaları doğrudan emekçi sınıfları hedef aldı. Aynı dönemde Sovyetler Birliği’nde başlatılan Perestroika (yeniden yapılanma) reformları, fiyatların piyasa tarafından belirlenmesi doğrultusundaki adımları içerirken, Glasnost (açıklık/şeffaflık) siyasal liberalizasyonu eşzamanlı devreye soktu. Bu reform programı ve de özellikle Perestroika, merkezi planlamanın koordinasyon kapasitesini hızla aşındırdı. Ortaya çıkan tablo ekonomik durgunluk, enflasyonist baskılar ve “kıtlık rejimi” oldu. IMF dayatmaları ve kemer sıkma, sosyalist rejimlerin işçi sınıfı kitleleri içindeki meşruiyetini erozyona uğrattı. 1989 – 1991 arasında Doğu Avrupa rejimleri çöktü, Sovyetler Birliği dağıldı. 1990’lardaki şok terapi politikaları ise sanayisizleşme, gelir kaybı ve toplumsal yıkımla sonuçlandı.
Çin: Kademeli reform ve deneysel açılım
Çin aynı dönemde farklı bir yol seçti. 1978’den itibaren kademeli piyasa reformları başlatıldı. Tarımda çiftçilerin kota fazlasını serbestçe satmasına imkân veren Hanehalkı Sorumluluk Sistemi (Household Responsibility System), tarımsal verimliliği ve kırsal gelirleri artırdı. Sanayide ise, devlet işletmeleri arasında rekabeti teşvik eden düzenlemeler yapıldı. İşletmelerin kârlarının bir kısmını elde tutmaları, yatırımlara yönlendirmeleri ve kısmi fiyat-serbestisi tanınması sağlandı. Bu, devlet mülkiyeti devam ederken farklı kamu işletmeleri arasında performansa dayalı bir yarış ortamı yarattı.
Çin Komünist Partisi, planın yerini fiyatların alması konusuna ise oldukça mesafeli yaklaştı. Plan-piyasa ikilemini aşmak için bir ara yol geliştirildi. 1980’lerde uygulanan “çift kulvarlı yol” (dual track system) sistemi ile temel girdiler plan fiyatıyla, kritik malların dışındaki üretim ise piyasa fiyatlarıyla işlem gördü. Böylece hem üretim artışı hem de fiyat istikrarı ve dolayısıyla da toplumsal istikrar korundu. Aynı dönemde seçici dışa açılma politikasıyla Özel Ekonomik Bölgeler (Special Economic Zones) kuruldu. Yabancı sermaye ihracata yönlendirildi, döviz kazandırıcı kapasite yükseltildi. IMF tipi kemer sıkmadan ve şok terapisi programından uzak duruldu. Isabella M. Weber’in “How China Escaped Shock Therapy: The Market Reform Debate” (Çin Şok Terapiyi Nasıl Atlattı: Piyasa Reformu Tartışması) kitabında vurguladığı gibi, 1986 ve 1988’de gündeme gelen şok terapi programı girişimleri, tartışmalar sonucunda reddedildi. Dolayısıyla reform çizgisi kademeli, deneysel ve geri dönüşlü olmaya devam etti.
Ayrışmanın Kaynakları
Bu farklılaşmanın nedenleri tarihsel miras ve kurumsal kapasitelerde yatıyordu. Doğu Avrupa hızlı modernleşme beklentisiyle dış borca yöneldi, Batı finansmanına bağımlı hale geldi. IMF’nin devreye girmesi siyasal alanı daralttı, emekçi sınıfların desteği eridi. COMECON içindeki iş bölümü ise ülkelerin kendi teknolojik kapasitelerini geliştirmelerini destekleyici değildi.
Çin’de ise merkezi planlamanın kurumsal çekirdeği korundu. Devlet kapasitesi, reformların temposunu belirlemeye ve sosyal maliyetleri sınırlamaya imkân verdi. Eğitim, sağlık ve istihdam alanlarında sosyalist mirasın sağladığı geniş tabanlı kazanımlar toplumsal istikrarı kolaylaştırdı.
Reform tartışmaları: Perestroika karşısında piyasa sosyalizmi
Yine Weber’in kitabında tartıştığı hususlardan biri, Doğu Avrupa’da reform fikrinin çoğunlukla merkezi planın çözülmesi ve Batı tipi piyasa kurumlarının inşasıyla özdeşleşmesidir. Buna karşın Çin’de ise reform, piyasayı sosyalizmin içinde araçsallaştırmaya odaklandı. “Piyasa sosyalizmi” (market socialism) olarak kavramsallaştırılan bu yaklaşım, fiyatların ve teşviklerin kademeli olarak piyasalaştırılmasını öngörürken, merkezi planın koordinasyon kapasitesini sürdürdü.
John Roemer, A Future for Socialism (Sosyalizm İçin Bir Gelecek) adlı kitabında, Doğu Avrupa’daki ve Sovyetler Birliği’ndeki merkezi planlama deneyiminde, yöneticiler ve işçiler açısından ciddi bir teşvik uyumsuzluğu “asıl-vekil sorunu” (principal–agent problem) doğduğunu ileri sürer. Bir başka ifadeyle vekilin (plancı/bürokrat) çıkarları ile asılın (işçi sınıfı) çıkarları farklılaşmıştır. Çin’de ise asıl-vekil sorunu ve teşvik mekanizmalarının ayrışması problemi, farklı mülkiyet biçimlerinin ortaya çıkmasıyla çözülmeye çalışıldı. Devlet işletmelerinin yanı sıra kasaba-köy işletmeleri (Township and Village Enterprises, TVEs) ortaya çıktı. TVE’ler ne klasik devlet mülkiyetine ne de tam özel mülkiyete uyan yapılar olarak işledi. Rekabetçi koşullarda üretim yapıp kârlarını yatırımlara ve hanehalkına aktardılar. Böylece sosyalizmin içinde yeni mülkiyet biçimleri ve piyasa mekanizmalarının özgün bir kombinasyonu doğdu.
Bugün Çin’in 1978 sonrası yolunun “sosyalizm” mi yoksa “devlet kapitalizmi” mi olduğu hâlâ tartışmalı. Ancak asıl önemli nokta şu: 1970’lerdeki krizlere verilen farklı yanıtlar Doğu Avrupa’da ve Sovyetler Birliği’nde çözülüşe, Çin’de ise farklı bir evrime yol açtı. Reformların sıralaması ve temposu, parti-devletin kurumsal bütünlüğü ve reformları uygulama kapasitesi, dış kısıtların yönetimi ve yeni mülkiyet biçimlerinin ortaya çıkışı gibi unsurlar, bu ayrışmayı açıklayan temel mekanizmalar oldu.
Buraya kadar süren yazılarda, planlamanın sosyalist biçimini, deneyimleri, sorunları ve ortaya çıkan dersleri ana hatlarıyla ele aldım. Bu tartışmadan çıkarılacak temel sonuç, Çin örneğinde görüldüğü gibi, merkezi planlamanın çeşitli versiyonlarının günümüz için hâlâ pratik ve uygulanabilir bir yöntem olduğudur. İleriki haftalarda fırsat bulunca bu sefer kalkınma planlaması ya da Türkiye’de daha aşina olunan şekliyle “yol gösterici” (indicative) planlama deneyimlerine değinmeye çalışacağım.