Pek sevgili diyemeceğimiz biraderimiz,
Senin, 54 yıl sonra Ertuğrul hakkında aklına gelip doğru yanlış anlattıkların bizim de aklımıza seni işkenceden Mamak Mahpusuna getirip attıkları zamandaki halini getirdi. Benzeri şeyleri yaşayanlar çok olsa bile sana yapılanlar hepimizin yüreğini dağlamıştı. O zamanki kardeşlik duygularımızla bir bebek ihtimamıyla bakmaya çalıştık sana. Çok geçmeden canlandın, top oynamaya, güreşmeye bile başladın.
Hatta hatırlar mısın, bir keresinde Mahir’le boğuşurken dilini ısırmıştın; ağzın kanayınca nasıl üzüldüğümüzü şimdi de aynıyla hatırlıyoruz.
O tarihlerde kimlerimizin başına neler geldiği elbetteki anlatılmaya değer şeylerdir ama insan yüreğimizi koruyarak ve kendimizi aklarken anlattığımız kişiyi yerin dibine sokmayacak biçimde olmalı bunlar. Hepimiz hakkında anlatılacak bir sosyaliste yaraşır meseller olduğu gibi, komşunun bahçesinden erik çalmanın ötesinde şimdi hiç birimizin çıkıp da gururla “ben bunu işte böylece yaptım!” diyemeyeceğimiz hikayelerimiz vardır. Bunlar, milli meseleden, Kemalizme, İTC’den (İttihat Terakki) Adalet Partisi’ne, kadınlara ve LGBTİ+’lara yaklaşımımızdan ekoloji ve işçi sınıfının öncülüğünü kavrayışımıza kadar uzanan yelpaze içinde akıl almaz örnekler sergilerler.
Kim diyebilir ki, sosyalist kişiliklerimizin şekillenmesi, Ertuğrul için de, senin, bizim için de, kahramanlarımız Mahir, Deniz ya da İbrahim için de geçerli olmak üzere bir anda ortaya çıkmıştır ve hiçbir evrimden, sıçramadan geçmemiştir? Hatta zıddına dönüşümler yaşanmamıştır? Kendini elit gören, “kendi kurtulmuş iken toplumun kurtarıcısı”olma anlayışından, kendisinin de kurtuluşunun işçi sınıfının kurtuluşuyla mümkün olduğunu idrak edinceye kadar hangi aşamalardan geçtik? İlk devrimci olduğumuz gündeki gibi doğrusal bir gelişimle mi bugünlere geldik?
Hepimiz insandık ve insani olan herşey bizler için de, hele daha ömrünün ilkbaharını yaşamakta olan insanlar için on kat daha geçerlidir. 1971’de muazzam bir fırtınanın içinden geçtik. Kurduğumuz hayaller paramparça olurken önderliğimizi yapan yoldaşlarımızın önemli bir kısmı idam sehpalarında, bombardıman altında yok edilirken kimilerinin de uğradığı şaşkınlık karşısında aklını yemenin eşiğine geldiğini biliyoruz. O zamanki öfkemizle bu olayın arkasında neyin olduğunu net görebilmemiz mümkün değildi. Sisler dağılıp, aklımız biraz başımıza geldiğinde her birimiz kendimize makul gelen doğrultuları seçtik ama o gün yaşanan bireysel trajediler kendi içinde ele alınıp nesnellik içinde değerlendirilemedi. Şu ya da bu yola giden birçoklarını burada ele alacak değiliz ama senin 54 yıl sonra Ertuğrul’dan istediğin nedir? Neyin öfkesi, neyin hesabıdır bu anlattıkların? İçine karıştırılan yalanları ayıkladıktan sonra Ertuğrul’un kimi hataları işlemiş olduğunu kabul etsek bile ondan sonra sen onun devrim cephesinin aleyhine olan -politik yoruma uğratmadan- benimsediği hangi gayri devrimci bir tutumu zikredebilirsin? Yoktur böyle birşey! Devrimci şerefiyle yaşamaya devam etmiştir arkadaşımız. O da yetmedi, bizzat sen, kendin onunla devrimci amaçlar doğrultusunda ÖDP’yi kurup Parti Meclisinde birlikte çalışmadın mı? Oligarşiye ve faşizme karşı aynı siperdeki arkadaşını bugün karalamak için hangi özel dürtü vesile oldu?
Olmadı, Oğuzhan; hiç yakışık almadı! Siyasi olarak yakışmadığı gibi insani olarak da hiç yakışmadı.
Elbetteki yaşadığımız tarihin gelecek nesillere ders olacak sahnelerini aktarmak gerekir ama “bu devrimcilerin hepsi de birbirinin kuyusunu kazarlarmış meğer” dedirtecek bağlamından koparılmış, sadece kendimizi “örnek insan” olarak ortada bırakmaya varacak anlatılar oluşturmamak gerekir. Hakikati, kendi bildiğimizce kurmamak gerekir; etrafa da kulak verip kendi hafızamızı da arada bir teste tabi tutmakta yarar vardır. Zira insan ulaştığı bilinç düzeyinden tarihi yeniden kurmak gibi bir hastalıkla maluldür. Bu biçimde oluşturulan anlatıların devrimcilere öğreteceği hiç birşey yoktur. Olsa olsa devrimciliğe sempati duyan insanları, yanılgılara sürüklemeye, ya da, “ihtilal önce kendi çocuklarını yer!” lafına haklılık kazandıracak biçimde “işte devrimcilik böyle olur” sakat anlayışına sürüklemeye neden olur. Yeni toplumun kurucusu olacak olan insan rekabetin değil, dayanışmanın insanı olduğunu her an sergilemelidir. Bunun yerine senden habire rekabet buharları yükseliyor; kaynamayı bir an durdurup bu yoldan dönmen biz eski iki arkadaşını ancak sevindirecektir.
İlk kez bir özeleştiri tutumu benimseyerek hadi çık, “bir sürçü lisana düştüğünü kabul et” ve politik “çatışmamıza” bu rahatlamanın içinden devam edelim!
Yapmazsan, zaten hep üzdüğün bizleri biraz daha üzmüş olacaksın. Senin için önemi var mı bilemiyoruz ama aynı siperde olduğumuzun bilinciyle bizce değeri var.
Her bakımdan sağlık ve afiyet içinde ol.
Kemal Kaçaroğlu
Mahir Sayın
