Röportaj: Mirzam İrem Kabataş, İZMİR
DEM Parti MYK üyesi Musa Piroğlu, Halep’te Kürt mahallelerine yönelik saldırıları, Rojava’daki dengeleri ve bölgesel gelişmeleri değerlendirdi.
HDP eski milletvekili ve DEM Parti MYK üyesi Musa Piroğlu, siyasi haberden Mirzam İrem Kabataş’a konuştu. Piroğlu, son dönemde Rojava’da yaşanan olaylara değindi.
Rojava’da yaşanan gelişmeleri siz nasıl okuyorsunuz? Bu süreci nasıl tanımlamak gerekir?
Rojava’da, özellikle Halep’te yaşanan son gelişmeleri doğru analiz etmek gerekiyor. Olan bitene şu şekilde bakıyorum: Rojava’yı anlamak için Ortadoğu’yu, Ortadoğu’yu anlamak için ise dünyanın içinden geçtiği küresel krizi anlamak gerekir.
Hemen herkesin kabul ettiği temel bir gerçeklik var. Dünya bir yeniden paylaşım sürecinin içerisinden geçiyor. Emperyalizmin yeniden paylaşım sürecine dair tarihsel çerçeveyi Lenin, 1914’te yazdığı Emperyalizm kitabında ortaya koyar. Lenin, emperyalizmi dünyanın büyük güçler arasında paylaşılması olarak tanımlar. Yeni güçler ortaya çıktıkça bu paylaşım yenilenmek zorunda kalır ve her yenilenme çatışma ve savaş anlamına gelir.
Dünya bu süreçte iki büyük paylaşım savaşından geçti. Bugün ise yeni bir evreye girilmiş durumdadır. Çin’in ekonomik ve siyasi bir güç olarak dünya pazarına girmesiyle birlikte emperyalizm yeni bir paylaşım evresine girmiştir. Bu süreç, özellikle ABD ile Çin arasındaki kutuplaşma ve sertleşme üzerinden ilerlemekte; dünyanın bloklaşması farklı coğrafyalarda kendini tekrar etmektedir.
Ortadoğu’daki gelişmeleri de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Rojava meselesi ve Halep’te yaşanan çatışmalar, ABD’nin Ortadoğu politikalarıyla, İran siyasetiyle ve bu siyasetin Çin’in kuşatılması projesiyle olan ilişkisiyle doğrudan bağlantılıdır.
Halep’in kuzeyindeki Şeyh Maksud ve Eşrefiye’den SDG güçlerinin çekilmesi, “Üçüncü Yol” yaklaşımını sahada nasıl etkiledi?
Türkiye siyasetinde kullanılan “üçüncü yol” söylemi ile Rojava ve Kuzeydoğu Suriye’de savunulan üçüncü yol anlayışı aynı yerden gelmemektedir. Üçüncü yol kavramı, egemen iki kutup arasında sıkışmadan, herhangi birine taraf olmadan, kendi doğrularını ve gerçeklerini öz gücüne dayanarak hayata geçirme stratejisidir.
Rojava’da bu anlayış, ABD ile Rusya arasındaki gerilime tabi olmadan kendi doğrularını hayata geçirme biçiminde şekillendi. Suriye iç savaşının ilk dönemlerinde de bu çizgi izlendi; ne cihatçı yapılardan yana olundu ne de Esad rejiminin yanında duruldu. Kürt halkı, kendi öz çıkarları ve doğruları doğrultusunda bir siyaset geliştirdi.
Bugün gelinen noktada, üçüncü yol siyasetinin ne kadar hayati olduğu bir kez daha açığa çıkmıştır. Çünkü Halep’te direnenlerin karşısında artık tekil bir güç değil, birleşik bir saldırı hattı bulunmaktadır.
Bu gelişmelerin Ankara ile Şam arasında konuşulan güvenlik başlıklarıyla bağlantısı var mı?
Yaşananlar açık biçimde gösteriyor ki, ABD, Avrupa Birliği ve İsrail’in onayı olmadan HTŞ’nin Halep’e bu ölçekte bir saldırı gerçekleştirmesi mümkün değildir. Bu güçlerin desteği olmadan yaşanan katliamların ve saldırıların ortaya çıkma ihtimali yoktur.
Türkiye’nin desteğini alan bu yapıların Halep’teki iki Kürt mahallesine saldırması, sürecin bölgesel bir mutabakatla yürütüldüğünü göstermektedir. SDG’ye Fırat’ın doğusuna çekilme yönünde baskı yapılmış, bu baskı ABD’nin desteğiyle sürdürülmüştür.
Katliamlar devam ederken Avrupa Birliği’nin Şam yönetimiyle görüşmelere devam etmesi, dünyanın bu sürecin arkasında nasıl konumlandığını açıkça ortaya koymuştur.
Halep’ten ayrılan sivillerin Afrin’e yönelmesi sahada nasıl bir tablo yaratıyor?
Halep’e saldıran güçler, yaklaşık 150 bin insanı göçe zorlamış, toplamda 1,5 milyona yakın insanın yaşadığı iki Kürt mahallesini kuşatmıştır. Bu saldırılar sırasında tanklar, toplar ve roketlerle sivil yerleşim alanları ve hastaneler hedef alınmıştır.
Hastaneler işlevsiz hale gelmiş, Kürt mahalleleri büyük ölçüde boşaltılmıştır. Bugün Rojava’da yaşananlar, bu saldırıların doğrudan bir sonucudur.
Türkiye’nin sınır ötesi güvenlik politikalarının Rojava’daki dengeler üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hemen herkes bilmektedir ki HTŞ çeteleri doğrudan Türk hükümetiyle istişare ve iletişim halinde hareket etmektedir. Bu yapılar, Türkiye tarafından silahlandırılmış ve büyük oranda Türkiye’nin kontrolü altında faaliyet yürütmektedir.
HTŞ’nin gerçekleştirdiği her katliamın arkasında Türkiye’nin açık ya da örtük onayı bulunmaktadır. Çatışmalar büyük ölçüde vekil güçler eliyle yürütülmekte; bu güçler aracılığıyla siviller ve kadınlar özellikle hedef alınmaktadır.
Rojava’daki yönetim modelinin kadınlar açısından taşıdığı anlam bu süreçten nasıl etkilendi?
Halep’te saldıran güçler, IŞİD artıklarından başka bir şey değildir. Bu yapılar, Kobane’de, Şengal’de ve Halep’te insanları katleden, kadınları köle pazarlarında satan yapılardır.
Onlara karşı verilen mücadele, yalnızca askeri bir mücadele değil; insanlık değerlerinin savunusudur. Rojava’ya bu perspektiften bakmak gerekir.
Rojava’daki her gerilimin Türkiye’deki Kürt siyasetini de etkilemesini nasıl açıklıyorsunuz?
Kürt sorunu, yalnızca Türkiye’de yaşayan Kürtlerin sorunu değildir. Irak’ta, Suriye’de ve İran’da yaşayan Kürtlerin ortak sorunudur. Kürt coğrafyası uzun bir süredir dört parçaya bölünmüş bir sömürge niteliği taşımaktadır.
Bir yerde Kürtlere karşı savaş yürütülürken, başka bir yerde Kürtlerle barış kurmak mümkün değildir. Aynı durum Aleviler açısından da geçerlidir.
DEM Parti, sahadaki bu askeri hareketliliği Kürt sorununun çözüm perspektifi açısından nasıl okuyor?
DEM Parti, Halep’e yönelik saldırıları, devletin çözüm sürecini askıya alması ya da sonlandırması anlamına gelen gelişmeler olarak değerlendirmektedir. Halep’te yaşananlar, barış beklentilerinin ciddi biçimde zedelendiğini göstermiştir.
Biz barışta ısrarlıyız. Her iki yakada da silahların susmasını savunuyoruz. Ancak bunun için demokratik bir müzakere sürecinin inşa edilmesi gerektiği konusunda da ısrarcıyız.
ABD ve diğer uluslararası aktörlerin Rojava’daki Kürtlerle kurduğu ilişki bugün hangi noktada duruyor?
Dünya düzeni olarak adlandırılan yapı: uluslararası hukuk, Birleşmiş Milletler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve evrensel insan hakları metinlerinden oluşmaktadır. Ancak yeni paylaşım sürecinde bu hukuk düzeni fiilen devre dışı bırakılmıştır.
Bugün yaşanan hukuksuzluk, gücü elinde bulunduranın yaptığının hukuk haline gelmesi anlamına gelmektedir. Rojava’da yaşananlar da bu sürecin bir yansımasıdır.
Rojava’da yaşanan sivil kayıplar ve zorunlu göç konusunda sorumluluk kimlerde?
Halep’te sivil yerleşim alanlarının ve hastanelerin hedef alınması, uluslararası hukukta açıkça yasaklanmış bir savaş suçudur. Bu uygulamalar, baştan hukukun tanınmadığını göstermektedir.
Bugün dünya halklarının uluslararası hukuka ya da küresel güçlere yaslanarak kendini koruma şansı kalmamıştır. Halkların sığınabileceği tek güç, ortak mücadele ve enternasyonal dayanışmadır.
SON SÖZ
Son söz olarak eklemek gerekirse, bugün Halep’te yaşananlar bir bütün olarak Suriye politikasını ve bir bütün olarak Ortadoğu politikalarını belirlemektedir. İsrail saldırganlığına itirazın ana temellerinden biri de, aslında Ortadoğu’nun tamamına yönelik bir tutum almakla ilgilidir. Ortadoğu bir savaş cenderesine çekilmektedir.
İran’daki ayaklanma, baskıcı hükümetlerin halkların karşısında ne kadar çaresiz kalabildiğini; halkların meşru direnişinin en baskıcı iktidarları bile geri adım atmaya zorlayabildiğini ya da onları sarsabildiğini göstermiştir. Bugün gelinen noktada ya halklarla birlikte, emperyalizmin tam tahakkümü altına girmiş ve bir savaş coğrafyasına dönüştürülmüş bir bölgede yaşayacağız ya da bu gidişata karşı halkların birliklerini sağlayacağız.
Bu aynı zamanda Türkiye’nin de bu coğrafyanın ve bu savaşın bir parçası haline gelmesi anlamına gelmektedir. Buna karşılık, izlenen devlet politikalarının halklara yönelik baskı ve zulüm koşullarına karşı, halkların ortak mücadelesini ve birliğini örgütlemek mümkündür. Buradan bir bölgesel barışın ve belki de dünya barışının imkânları doğabilir.
Bu noktada tekrar vurgulamak gerekir ki, görev büyük ölçüde her ülkede yaşayan demokratik güçlere düşmektedir. Sorumluluk da, bu ülkelerdeki demokrasi ve emek güçlerinin, halkların özgürlük mücadelesiyle yan yana durmasından geçmektedir.
