Bu sorunun güncelliği var mı, varsa nedir? diye düşünülebilir. Evet, soru güncel ve cevabı da güncele ve geleceğe yön verebilmek için önemli.
Bugünlerde ardı ardına meslek odaları seçimli genel kurul yapıyorlar. Mart ve Nisan aylarında da genel kurullar sürecek. Özellikle akademik odalar olarak ifade edilen (Barolar, Mimar Mühendis Odaları, Tabip Odaları vb.) odaların genel kurulları dikkat çekmekte. Kimi odalar el değiştirmekte. Aslında meslek odalarına dönük rejimin ele geçirme ve ele geçiremediğini de etkisizleştirme uygulamaları yeni değil. Özellikle TMMOB bünyesindeki odaların denetim yetkileri ve gelirleri yapılan yasa değişiklikleriyle kısıtlandı. Barolar Birliği ikinci barolar yasasıyla etkisizleştirilmeye ve rejim yanlısı ekiplerin ele geçirme çabalarına maruz kaldı. Türk Tabipler Birliği’ne dönük saldırılar hız kesmeden sürüyor.
Son olarak 15 Şubat 2026 tarihinde yapılan Mimarlar Odası Ankara Şubesi seçimlerinde, Oda yönetimini ilk defa 2024 yılında kazanan AKP ve MHP’ye yakınlığıyla bilinen “Turuncu Grup” tekrar yönetim çoğunluğunu aldı. Yine aynı tarihte yapılan İMO İstanbul Şubesi genel kurulunda yönetimi AKP’ye yakınlığıyla bilinen “Uygarlık Mühendisleri Grubu” 42 oy farkla kazandı. Bunlar meslek odalarındaki gelişmelerin birkaç örneği. Bu örnekler de gösteriyor ki, meslek odalarının rollerine ve geleceğimize ilişkin etkilerine dair, bir kez daha söz kurmanın yeri ve zamanı.
Devletin baskı ve ideolojik aygıtları
Devlet, sermaye iktidarının kalıcılığını, sürekliliğini ve bekasını, sadece zor tekeliyle/zor aygıtları yoluyla değil, aynı zamanda rıza üretmekle/ideolojik aygıtlarıyla sağlar. Bunun için toplumsal hegemonya kurmayı önemser. Sermaye hegemonyası, kendi siyasal, sosyal, entelektüel ve kültürel değerlerini rızaya dayalı olarak topluma kabul ettirme halidir. Rejim, toplumun sermaye egemenliğini ve değerlerini kendi rızasıyla kabul ettiği durumda meşruiyetini sağlamlaştırır ve sistemin bekasını sağlar.
Bu nedenle sermaye iktidarını, salt zor aygıtlarıyla ( Ordu, polis, yargı-mahkemeler, hapishaneler vb.) sürdürmez/sürdüremez. İdeolojik aygıtlara da (dini kurumlar, okullar, aile, siyasi partiler, meslek odaları vb.) ihtiyaç duyar.
Burada göz ardı etmememiz gereken husus, baskı aygıtları ile ideolojik aygıtlar arasındaki ayrımın mutlak olmadığıdır. ”İster Baskı ister İdeolojik olsun, devletin her aygıtı hem baskı, hem de ideoloji ile işler… Ayrım, devletin (Baskı) Aygıtının, kendi hesabına baskıya tümüyle (fizik baskı dahil) öncelik verirken, ideolojinin burada ikincil bir işlevi olmasıdır (bütünüyle baskıya dayanan aygıt yoktur). Örnekler: Ordu ve polis hem kendi uyarlılıklarını ve yeniden-üretimlerini sağlamak için, hem de dışarıya sundukları “değerler” ile aynı zamanda ideolojiyi kullanarak işlerler. Aynı biçimde, fakat tersine DİA’larda ideoloji tümüyle öncelik kazanırken, aynı zamanda baskıya, en son durumda olsa bile, fakat yalnızca en son durumda çok hafifletilmiş, gizlenmiş, hatta sembolik bir baskıya (bütünüyle ideolojiye dayanan aygıt yoktur) ikincil bir işlev verildiği (Althusser, 1970)” bilinmelidir.
Sistemin rıza üretim aygıtı olarak meslek odaları
1982 Anayasası’nın 135. maddesinde meslek kuruluşları tanımı şu biçimde yapılmıştır : “Madde 135 – Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşları; belli bir mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ile ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hakim kılmak üzere meslek disiplini ve ahlakını korumak maksadı ile kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından kanunda gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında, gizli oyla seçilen kamu tüzelkişilikleridir.” Tanımda görüldüğü üzere meslek odaları özel yasayla kurulan sistem aygıtıdırlar. Meslek mensuplarının kendi aralarındaki ilişkileri ve toplumla ilişkilerini uyum ve disiplin içinde sağlamanın araçlarıdırlar.
Meslek odaları bir taraftan üyelerini devlete karşı temsil ederken, diğer yandan devlet adına onları denetim altında tutan yarı devlet kuruluşlarıdır. Bu bağlamda meslek odalarının hem devlete hem diğer meslek gruplarına karşı meslek mensuplarının çıkarlarını korudukları söylenebilir. Ama bunun sınırı vardır. Bu sınırı sermaye sisteminin genel çıkarları ve bekası belirler. Meslek odaları önce sistemin uzuvları olarak sermayenin genel çıkarlarını koruma işlevini yerine getirirler ve bununla uyumlu olarak meslektaşın haklarını korurlar. Elbette yönetimlerin ideolojik yapısı farklılık yaratır ama bir yere kadar. Bu, odaların yasayla oluşturulan yapısının doğası gereğidir. Kaldı ki diploma gerektiren ve akademik oda denilen odalarda dahi sınıfsal farklılıklar (kendi bağımsız işyeri olan -küçük burjuva, şirket sahibi olan -kapitalist- ve işgücünü satarak geçinen -işçi- ) mesleki ortaklık adına görünmez kılınır.
Sermayeye dayalı mesleklerin ve/veya sermaye şirketlerinin odalarının, sermaye devletinin toplumsal alanı dizayn ve hükmetmesinin uzantıları olduğu çıplak gözle görülebilirken, akademik odaların farklı olduğu algısı oluşabilmektedir. Bu algı yanıltıcıdır. Tekrar vurgularsam, meslektaşın çıkarlarını korumanın çerçevesini, meslek mensuplarının sermaye düzeni içinde kendilerine biçilen rolü istenilen disiplin ve sistematik içinde yerine getirip getirmemeleri belirler. Bu meslek mensuplarının sermaye düzeninin işleyişine, ilişkilerine ve bu ilişkiler içinde kendilerine verilen görevleri rıza temelinde yapmalarını sağlamanın politikasıdır. Kendilerini toplumsal yaşamda anlamlı bir özne gibi hissetmelerini sağlamanın politikasıdır.
Diğer yandan meslek odaları, meslek mensuplarını devlet adına denetler, sorumluluklarını belirler, takip ve disipline ederler. Yani aynı zamanda zor aygıtıdırlar. Bu bağlamda meslek odalarının her biri, özel kanunu olan devlet kurumlarıdırlar. Merkezi devlet kurumlarına göre kim özerklikleri olması bu niteliklerini ortadan kaldırmaz. Özerklikleri görecedir ve rıza üretiminde işlevli aparat olmalarını kolaylaştırır ve bunun için gerekli görülüp kurulmuşlardır.
Meslek Odası, demokratik kitle örgütü ve “sivil” toplum kuruluşu
Meslek odaları esas olarak demokratik kitle örgütü değildirler. Zira demokratik kitle örgütü olabilmenin birinci koşulu örgüt yapısını, işleyişini ve eylemliliğinin muhtevasını üyelerinin kolektif iradesiyle bağımsız olarak belirleyebilmeleridir. İkincisi, işleyişinin açık, şeffaf ve demokratik olmasıdır. Üçüncüsü, üyeliğin özgür iradeye dayalı gönüllülük temelinde olmasıdır. Dördüncüsü program ve tüzüğünün doğal kitlesini ayrım gözetmeden kapsama ilkesiyle hareket etmesidir.
Meslek odalarıysa, bu kriterleri taşımayan birer kuruluşturlar. Birincisi anayasal tanıma sahip kamu (devlet kurumu anlamında, toplumsal alan anlamıyla kamu değil) tüzel kişiliklerdir. Yöneticileri “devlet memuru” gibi sorumlu tutulur ve yargılanırlar. İkincisi, her birinin devletin yasama kurumu tarafından çıkarılmış özel yasası olup, yapacakları işler ve işleyişleri tüzükleriyle değil yasayla belirlenmiştir. Ayrıca ilgili devlet kurumunun vesayetinde yasayla verilen görevleri yürütmek zorundadırlar. Üçüncüsü, üyelik gönüllülük temelinde değil zorunluluk temelindedir ve bu zorunluluğun sınırları üyelerin iradesiyle değil, yasa ile belirlenmiştir.
Bu bağlamda meslek odaları aslında örgüt değil “kurum”/”kuruluş”lardır. Bu kuruluşların kuruluş amacı, devletin ideolojik aygıtı (zor aygıtı boyutlarını da ihmal etmeyelim) olarak rıza üretmektir. Diğer tüm amaç ve işlevi bu temel işlev merkezinde şekillenir ve buna endekslidir. Meslek kuruluşları sisteme rıza üretme aygıtları olarak, görünüşte “STK”, özünde devlet kurumlarıdır. Yarı devlet kurumu olmaları bu özü değiştirmemektedir. Ama hiçbir durumda demokratik kitle örgütü değildirler. Belirtmek gerekir ki, özel yasası olmayan kendi tüzükleri olan STK’lar da vardır. Sermaye tarafından fonlanan ve projelerle toplumsal alanı sermaye için örgütleyip yönlendiren dernekler bunlara örnek olarak verilebilir. Bunlar da “sivil” görünümlü sermaye güdümlü kuruluşlardır. Gerçek anlamda sivil olmadıkları gibi, demokratik kitle örgütüyle de ilgileri yoktur.
Son yıllarda DKÖ ile STK ayrımını, sermaye ve temsilcisi rejimler “Sivil Toplum Kuruluşları” kavramını öne çıkararak silikleştirme ve giderek ortadan kaldırmaya yönelmişlerdir. Bu yönelimin kimi nedenlerini şu şekilde özetlemek mümkündür. Birincisi, demokratik örgütlenmeleri itibarsızlaştırmak ve boşa düşürmektir. İkincisi, iktidarını yönetişim ilişkileriyle sürdürme ihtiyacıdır. Üçüncüsü, STK dediği kuruluşlar/korporasyonlar eliyle, Sivil Toplum-Kamu İşbirliği Projeleri (SKIP) üzerinden toplumsal yaşamı baştan aşağı sermaye tahakkümü altına almaktır.
Her dört yılda bir hazırlanan 2018 tarihli 2019-2023 yıllarına ilişkin Kalkınma sürecinde Sivil Toplum Kuruluşları Özel İhtisas komisyonu Raporundaki “Türkiye’de STK’lar, ulusal ve uluslararası mevzuatta kabul edilen düzenlemeler, Avrupa Birliği, Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşların destekleri ile yaygınlaşmaktadır. Diğer taraftan gelişmiş ülkelerdeki STK sayısı ve finansal boyutları ile mukayese edildiğinde geliştirilmesi gereken bir alan görünümündedir” ifadeleriSTK’ların kimlerin desteği ve eliyle oluşturulup yaygınlaştırıldığını işaret eden bir örnektir.
Yine, Cumhurbaşkanlığı, “Strateji Ve Bütçe Başkanlığı On İkici Kalkınma Planı (2024-2028) Kalkınma Sürecinde Sivil Toplum Kuruluşları Özel İhtisas Komisyonu Raporunun” AB’nin, Türkiye’nin de dâhil olduğu genişleme bölgesinde yer alan ülkelerdeki sivil topluma yönelik çeşitli hedefler ve göstergeler bölümünde “Kamu otoriteleri ve kurumları, karar verme ve politika oluşturma süreçlerine STK’ları dâhil eder… STK’ların iç yönetişim yapıları, iyi yönetişim ilkelerine uyum sağlar” ifadeleri STK’ların işlevinin ekonomik, siyasal ve toplumsal alanda sermaye örgütlenmesine hizmet olduğunun bir başka örneğidir.
Ne yazık ki, demokratik toplumsal mücadele dinamiklerinin anlamlı bir kısmı da, STK kavramını olumlu görür hale gelmiş ve kendilerini STK olarak adlandırmakta beis görmemektedirler. Terk edilmesi gereken hususlardan biri de, bu eklemlenme yaklaşımından uzaklaşmak olmalıdır.
Korporatizm ve meslek odaları
Emperyalizm çağıyla birlikte kapitalist devlet yapılarında kimi istisnalar dışında korporatizm anlayışı egemendir. Korporatizm, ekonomik ve toplumsal yaşam ve ilişkilerin liberal piyasa kapitalizmi kurallarına göre oluşumuna karşı geliştirilmiş bir ideolojik duruştur. Korporatizmi, devletin resmi kurumları eliyle ekonomik, siyasal ve toplumsal yaşamın düzenlenmesini, denetimini ve disipline edilmesini yetkinleştiren ama bununla yetinmeyen, “sivil” korporasyonları devreye alarak toplumsal yaşamı bir bütün olarak sermaye lehine hareket eder hale getirmenin/ örgütlemenin ideolojisi olarak tanımlayabiliriz. Korporasyonun sözcük anlamı ‘şirket’ olsa da, korporatizm ideolojisinde ortak çıkar temelli davranan tüm organizasyonları tanımlar. Latince corpus (vücut-insan bedeni) sözcüğünden üretilen korporatizm, devletin karakterine göre toplumu sermayenin bütünsel çıkarlarına uyumlu kurumların toplamı olarak örgütlemekten başlayıp, tek beden-vücut/organizma şeklinde bir bütün olarak örgütlenmeye kadar gidebilen bir yaklaşımdır. Korporatizm, sınıfları ve sınıf mücadelesini yadsırken, toplumu mesleklere dayalı çıkar gruplarının toplamı olarak görür. Onların hem kendileri, hem de devlet ile aralarındaki ilişki tarzını ortaya koyar.
Bu bağlamda meslek odaları da korporatizm anlayışıyla işlevlendirilmek üzere kurulmuşlardır. Faşizm dışındaki burjuva diktatörlükleri ( burjuvazi için demokrasidirler) meslek odalarıyla meslek yasasını belirlemekle yetinirler. Onları doğrudan ele geçirmekle uğraşmazlar. Zira onlar zaten yarı devlet kurumudurlar. Yasasını (işlev ve işleyişini) devlet belirlemektedir. Ve bu durum korporatizm anlayışına uygun hareket etmeleri için yeterlidir. Çizgi dışına çıktıklarında gereği yapılır. Türkiye’deki bu işleyişe solidarist-korporatizm denmektedir. Solidarist sözcüğünün anlamı “dayanışmacı” olmakla birlikte, burada dayanışmacılık; sınıfların reddine dayanır, toplumu farklı meslek gruplarının toplamı olarak görür ve bunların uzlaşı temelinde birlikte davranmalarını ifade eder. 10. Yıl Marşındaki “İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz” dizesi tam da bu solidarizmi/”dayanışmacılığı” ifade etmektedir. Tek parti döneminde mutlak olan devlet vesayeti, çok partili dönemde kısmen kimi yasal düzenlemelerle esnetilmiştir. Ancak odaların öz nitelikleri korunmuştur.
Ancak faşist devlet örgütlenmesinde durum farklıdır. Faşist devlet tam anlamıyla insan vücudu-organizması gibi bir bütün olan toplumsal bedene/korporatist bir toplum yapısına ihtiyaç duyar. Bunu oluşturmak için meslek odalarının basit rıza üretme aygıtı olmalarıyla yetinmez. Korporatist yapıyı oluşturmaları için doğrudan faşist devlete ve sermayeye eklemlenmelerine de gerek duyar. AKP başından beri bunu çabalamakta ve geçmişten farklı olarak meslek odalarında faaliyeti ve ele geçirmeyi önemsemektedir. Bu farkı (solidarist-korporatizm ile faşist-korporatizm) fark ederek davranmak gerekir.
Bir de muhtemeldir ki, önümüzdeki süreçte faşist-korporatizm, “meta-korporatizm” eşliğinde hüküm icra edebilecektir. Bu bağlamda da meslek odalarına müdahaleler yapılabilecektir. Nitekim AKP’nin yıllar önce (2007) hazırladığı anayasa taslağının 102. maddesinde meslek odaları tanımı: “Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşları, kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından kanunda gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında, gizli oyla seçilen kamu tüzelkişilikleridir” şeklindeydi.
Taslaktaki tanımda, mevcut anayasanın 135.maddesindeki tanımda yer alan “belli bir mesleğe mensup olanların” ifadesi çıkarılmıştır. Bunun anlamı; meslek odalarına üye olabilmek için meslek mensubu olma zorunluluğu aranmayacağı, yani aynı meslek odasına sektörel bazda, işçilerin, serbest çalışanların ve işverenlerin -şirketlerin- üye olmalarının yolunun açılacağıdır. Böylece sermaye meslek odalarında doğrudan söz sahibi olabilecek ve yasal üye olarak, ekonomik ve siyasi gücüyle yönetimleri belirleyebilecektir. Tam boy meta-korporatizm yaşam bulacaktır.
Özetle meslek kuruluşları özleri itibariyle, solidarist-korporatizmden, meta-korporatizme ve faşist-korporatizme uzanan sermayenin ekonomik, siyasal ve toplumsal örgütlenmesinin icracı kurumlarıdır.
Meslek odlarında demokratik unsurların zayıflamasının nedenleri
Öncelikle belirtmek gerekir ki, özel olan, genel olandan bağımsız değerlendirilemez. Bu bağlamda siyasal mücadele dinamiği muhalif ve karşı iktidar yapısı örgüt/partilerin toplumsal yaşamdan kopukluğu, yaşamla/ezilenlerle temas alanları oluşturamama hali, gündelik yaşamın çetrefilli sorunları temelinde siyaset yapamama hali, salt doğruları tekrarlayan “sembolik” siyasete sıkışmışlık hali, meslek odalarına da doğrudan yansımaktadır.
Birinci nedenle bağlantılı olarak özellikle gençlerin meslek odalarına olan aidiyetlerinin zayıflaması ve odalara mesafeli durmaları demokratik unsurları zayıflatmaktadır. Ancak burada şunu eklemek gerekir. Sermayenin asimetrik düzeyde toplumsal hegemonyasının artışıyla doğru orantılı olarak giderek artan sayıda genç sisteme entegre olmakta ve çoğunlukla sisteme entegre olan gençler meslek odalarıyla ilişki kurmaktadırlar. Gündelik yaşamını sürdürmekte zorlanan, gelecek kaygısı ağır basan, kendini yalnız, terk edilmiş, güvencesiz hisseden ve tükenmişlik içinde olan gençler ilişki kurmayı gereksiz bulmaktadırlar. Sistem muhalifi ve hak mücadelesi içinde yer alan gençlerin sayısının giderek azalmakta olduğu da ayrı bir gerçek.
Meslek odalarını demokratik kitle örgütüne yaklaştırmanın sınırları ve karşı hegemonyayı oluşturmanın siyaset tarzı
Bütün bu gerçeklere rağmen demokratik siyasal ve toplumsal dinamikler bu kuruluşları, demokratik kitle örgütüne yaklaştırmak için çaba sarf eder/ediyor/etmelidir. İşlev çubuğunu da, rıza üretiminden hiç olmazsa meslektaşların çıkarlarını koruma ve geliştirmeye doğru bükmeye çalışır. Toplumun salt sermayenin çıkarları temelinde değil, ezilenlerin çıkarlarını da gözeten bir yerden örgütlenmesinde işlevli kılmaya çalışır. Bir nebze toplumsal mücadeleye katmaya da çalışır. Ötesi yok. Ötesi kuruluşun doğası gereği olamaz.
Dolayısıyla meslek odaları sermaye hegemonyasının tesisi için devletin rıza üretim yapıları olmalarına (“sivil” görünümlü yarı devlet kuruluşları) rağmen, belirli kısıtlar içinde ezilenlerin karşı hegemonyasının tesisi için de değerlendirilebilirler. Bunun imkan dahilinde olduğu özellikle 70’li yılların pratiğiyle görülmüştür.
Bu imkânın somut hayatta karşılık bulabilmesi için yapılması gerekenleri özetlersek…
Meslek Odaları üye/meslektaş haklarının mücadelesindeki öncülüğünü etkinleştirmelidir. Toplumsal sorunlara karşı duyarlılık ve mücadele olmazsa olmazdır. Ancak Odalar, meslektaşın işsizlik sorununa, iş güvencesi sorununa, düşük ücretle çalışmak zorunda kalma sorununa vb. karşı mücadeleyi öne çıkarmalıdır. Sermayenin talanının zirvede olduğu mevcut koşullarda, hak mücadelesinden kısa sürede kapsamlı sonuçlar beklemek zor. Ama ısrarlı bir mücadele meslektaş ile olan mesafeyi ortadan kaldırır ve dayanışma duygusunu güçlendirir. Bir de bu faaliyetler, bizzat meslektaşlarla doğrudan temas kurarak onlara dokunarak yapıldığında güven iklimi yeşerir.
Bu bağlamda meslek odalarının özellikle genç meslektaşlarla giderek sınırlanan ilişkilerini tekrardan canlandırmaları bir zorunluluktur. Bunun için meslek odaları/yönetim ve diğer kurullarıyla birlikte; birincisi, var olan üniversite öğrenci kollarını etkinleştirmeli ve yok ise oluşturmalıdır. İkincisi, meslektaş ile doğrudan ve sürekli temas içinde olunmalı ve bunun sürekliliğini sağlayacak kanallar işlevsel kılınmalıdır. Üçüncüsü, meslektaşların güncel ekonomik ve sosyal sorunlarına ilişkin yaşama değen çözüm önerileri oluşturup gerçekleşmesi için yoğun bir mücadele yürütülmelidir. Genç meslektaşların mesleklerinde uzmanlaşmaları ve entelektüel seviyelerinin yükseltilmesi için ücretsiz eğitimler ve çalışmalar yapılmalıdır.
Yapısal sorunların çözümüne dair etkin mücadele edilmelidir. Yapısal sorunların kimileri yasa değişiklikleri gerektirmektedir. Örneğin ilgili devlet birimlerine/bakanlıklara bağımlılık, vesayetleri altında olmak ve onların verdiği görevleri yapmak zorunluluğunun kaldırılması yasa değişikliği gerektirir. Yasa değişiklikleri olabildiği durumda, meslek odaları, devletten bağımsız, meslektaşın yararına, meslektaşın söz, yetki ve kararıyla belirlenen yapılara dönüşebilir. Bunun kapitalist demokrasi sınırları içinde başarılması neredeyse imkansız gibi görülebilir. Yine de bu yönlü mücadele karşı hegemonya için ihmal edilmemeli ve gerçekçi ol, imkansızı iste ilkesiyle sürdürülmelidir.
Yasa değişikliğine gerek olmayan kimi iyileştirmeler, yönetim anlayışını değiştirmekle mümkün hale gelebilir. Meslek mücadelesinde yer alan gruplar çalışma programlarını demokratik, çoğulcu ve kolektif iradeyi öne çıkaracak biçimde oluşturmalıdırlar. Faaliyetler şeffaf ve denetlenebilir olmalı ve dönemsel olarak meslektaşa rapor edilmelidir. Aynı kişilerin yönetime üst üste adaylıkları iki dönem ile sınırlandırılarak yöneticilik meslek olmaktan çıkarılmalıdır. Meslektaşa verilecek hizmetler bedelsiz olarak aidatlarla karşılanmalı ve kimi özellikli hizmetler ise maliyet bedeliyle verilmelidir. Yönetim adaylıkları istisnasız ön seçimle belirlenmelidir. Bunlar vb. işler grupların yasa değişikliğine gerek olmadan yapabileceği işlerdendir.
Sonuç olarak, meslek odalarının durumu ve geleceği sadece meslek odalarını ilgilendirmiyor. Tüm ezilenler ve halkları, özcesi toplumu ilgilendiriyor. Dolayısıyla toplumsal ve siyasal mücadele özneleri meslek odaları meselesine toplumsal mesele olarak ciddiyetle yaklaşmalı ve sorumlu davranmalıdır. Grupçu ve rekabetçi davranışlar terk edilmelidir. İdeolojik ezberlerin ayrıştırıcılığı yerini çoğulcu ortak davranış biçimlerine bırakmalıdır. Özcesi, kimilerini özetlediğimiz yapılması gerekenler bellidir ve ivedilikle yapılmalıdır. Aksi durumda meta-korporatizm ve devamla faşist-korporatizmin yürüyüşü durdurulamayacaktır.
