Kürt Sorununun çözümü yönünde tarafların farklı tanımlar yaptığı, farklı beklentiler içerisinde olduğu yeni bir müzakere süreci yaşanıyor. Her ne kadar tarafların nasıl bir yol haritasına sahip olduğu net olarak bilinmese de PKK Lideri Öcalan’ın 27 Şubat’ta ilan ettiği Barış ve Demokratik Toplum manifestosunun ardından PKK kongresini topladı ve Öcalan’ın önerdiği yönde kararlar aldı. 11 Temmuz’daki temsili silah yakma seremonisinin ardından TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un çağrısıyla TBMM çatısı altında “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” kuruldu ve çalışmalarına başladı.
Emek, kadın, LGBTİ+, ekoloji, insan hakları, halk ve inanç hareketlerinin, gençlik örgütlerinin, sosyalist parti ve siyasal çevrelerin sözcülerine bu gelişmelere ve atılması gereken adımlara ilişkin görüşlerini sorduk.
Mahir Gürz / Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF) Dönem Sözcüsü
Sorularınıza ilişkin somut yanıtlara geçmeden önce ulusal sorun, özelde de Kürt Ulusal Sorununa dair belli siyasal vurgular yapmak yerinde olacaktır. Meselenin ve sorulan soruların mahiyetinin daha iyi anlaşılması açısından buna ihtiyaç vardır.
Özetle Ulusal Sorun-Kürt Ulusal Sorunu;
Uluslar, ulusal devletler ve ulusal sorunlar edebi kategoriler değildirler. Bir tarihsel sürecin ürünü olarak tarih sahnesine çıktılar. Örneğin, kapitalizm öncesi feodal imparatorluklar ve daha önceki dönemlerde böyle olgulardan bahsedemeyiz. Uluslar, ulusal sorunlar, tarihsel gelişmenin belli bir anının ekonomik, siyasal ve kültürel sonucuydu. Uluslar, kapitalist pazarda doğdular. Pazar birliği; yaşam, dil, ruhi şekillenme, kültürde birlik için bir temel yarattı. Burjuvazi bu temel üzerine, iç pazarın birleştirilmesinde sahneye çıkan milli hareketlerin öncü gücü olarak “eşitlik-kardeşlik” bayrağını yükseltti.
Önemli bir husus olarak; ulusal hareketler her yerde, her durumda aynı taleplerle ortaya çıkmazlar. Dünya ve her bölgenin konjonktürel objektif koşulları, subjektif güç ilişkileri, ittifakların durumu, uluslararası ölçekte sosyalist bir cephenin olup olmaması gibi çok çeşitli sebeplerle ileri ve geri taleplerle sahnede yer alırlar. Kürt ulusal sorunu da belli tarihsel koşulların bir ürünü olarak kendi özgünlüğü içinde ortaya çıkmış ve belli tarihsel evrelerden, süreçlerden geçerek bugünlere kadar gelmiştir.
Uluslar, ulusal baskı, ulusal eşitsizlikler, kapitalizmin yarattığı olgulardır. Bunlar elbette sonsuz kategoriler ve olgular değil, esas olarak belli tarihsel koşulların ortaya çıkardığı sorunlardır. Bizler, yani sosyalistler; bu tarihsel ve nesnel durumun bilincinde olarak her türlü ulusal eşitsizliğin amansız düşmanıyızdır. Hiç şüphesiz ki sosyalistler ulusçu değildir fakat başka ulusu ezen egemenlere karşı kardeşlik adına seyirci kalamazlar. Ulusal hareketlerin dinsel, kültürel, federasyon, anayasal haklar biçimli yönelimlerinin kapitalizmin dışına çıkmayan gerçekliğine rağmen, ezen ulus burjuvazisine yönelen mücadelesinin haklı, meşru ve demokratik muhtevasını görmek ve desteklemek durumundayız. Tam da şimdiki durumda Kürt ulusal hareketinin kapitalizmi aşmayan ve burjuva çözümün dahi gerisine düşen mevcut siyasal paradigması ve önderlik çizgisine rağmen taleplerinin haklı, meşru ve demokratik yanının olduğunu ve ilkesel olarak bu taleplerini desteklediğimizi tekrardan vurgulamak isteriz.
Bizim, Kürt ulusal sorununda dünkü tavrımız buydu, bugün de böyledir. Dün Şeyh Said önderliğindeki Kürt Ulusal Hareketi’ne yön veren feodal dinci dokusu ve çizgisine rağmen Türk egemenlik sistemine yönelen meşru ve demokratik yanını desteklemiştik. Sosyalizm adına burjuva cumhuriyetçiliği, kapitalist uygarlığı ve burjuva aydınlanmacı çizginin kalkınmacı-ilerlemeci uygarlık siyasetini ve paradigmasını reddetmiştik. Bugün de aynı çizgi ve siyasal perspektifle reddediyoruz. Bu bağlamda kılavuzumuz Leninist UKKTH eksenli devrimci çözüm programıdır.
Bu anlamda; UKKTH’yi reddeden bir program, “enternasyonalizm, sosyalizm, komünizm” ne adına olursa olsun bir sosyal şovenizm belgesidir. İnsan hakları, bireysel özgürlükler, ulusal, kültürel özerklik, barış ve demokratik toplum biçiminde egemen ulus devlet tekelini aşmayan ve bir biçimiyle burjuva egemenlik sisteminin kendisini yeniden üretmesini koşullayan yönelimlerin mahiyetinin burjuva çözüm olduğunu çıplak biçimde ifade etmek durumundayız.
Sağa sola çekiştirmeden çıplak biçimde ifade edecek olursak; milli baskı ve zulmün hedefi olan bir Kürt ulusal gerçekliği, siyasi ve askeri olarak ilhak ve işgal edilmiş bir Kuzey Kürdistan olgusuyla karşı karşıyayız. Bu bağlamda, uluslar için tam hak eşitliği sağlanmadan, ayrıcalıklı ve imtiyazlı ulus, resmi dil ve Türk egemenlik sisteminin Kuzey Kürdistan’daki ilhak, işgal ve tahakkümüne son verilmeden gerçek anlamda bir barışın tesis edilemeyeceği çıplak bir gerçektir. Bu anlamda ne Kürt ulusu ve ne de ezilenler keyfi bir başkaldırı ve mücadelenin tarafı değildirler. Başkaldırı, direniş ve mücadeleyi dayatan egemenlerin sömürü ve savaş sistemidir. Buna karşı direnmek, başkaldırmak, mücadele etmek son derece meşru ve demokratik bir haktır.
Ulusal meseledeki temel şiarımızı bir kez daha ifade edecek olursak; bütün uluslar için tam hak eşitliği, ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı, bütün ülkelerin işçilerinin ve ezilen halkların birleşmesidir.
Somut sorulara gelecek olursak;
Devlet hiçbir zaman demokratik bir çözümden yana olmadı
Siyasi Haber: Daha önceki süreçlerin (1993-2013/1) her birini katliamları izledi. (1993’ün ardından gelen sayısız faili meçhuller ve sınır ötesi operasyonlar- 2015’te ve devamında Kürt kentlerinin havadan ve karadan bombardımanı ve sınır ötesi operasyonlar). Sözü edilen süreçlerin barışla sonlanmamasında hangi faktörler rol oynadı, bugünün koşullarındaki değişiklikler nelerdir?
Mahir Gürz: Coğrafyamızda üniter burjuva cumhuriyet, geleneksel ideolojik kodlar itibariyle tekçilik paradigması üzerinden imha, inkâr ve asimilasyon üzerine kurulmuştur. Bu durum diğer temel siyasal ve toplumsal sorunlarda olduğu gibi Kürt ulusal sorununun da varlık nedenini oluşturmaktadır. Kürt ulusal sorunu burjuva cumhuriyetin kuruluşundan günümüze dek başlıca ve başat bir sorun ve çelişki olarak her daim egemenler cephesinde bir kriz ve gerilim konusu olagelmiştir. Özellikle Kürt ulusal hareketinin 50 yıldır yürütmüş olduğu ulusal kurtuluş mücadelesi egemenlerin fay hatlarında gedikler açmış ve krizini derinleştirmiştir. Öncesi olmakla birlikte son 50 yıldır yürütülen ve önemli politik ve toplumsal maddi bir güce dönüşen ve kendi sınırlarını aşarak bölgesel ve uluslararası bir boyuta evrilen Kürt ulusal başkaldırısı hem egemenler cephesinde ve hem de genel olarak toplumsal dinamikler bakımından kesintisiz bir biçimde sürekli bir gerilim hattı yaratmıştır. Egemenler cephesinde özellikle 90’lar sonrası yaşanan birçok kriz ve gerilim tam da bu zeminde vücut bulmuştur.
Bahsini ettiğiniz süreçler ve çözüm arayışlarını kendi tarihsel koşulları içinde değerlendirmek gerekiyor. Özellikle 90’lar sonrası belli tarihsel aralıklarla Kürt ulusal hareketi tarafından tek taraflı geliştirilen ateşkesler ve çözüm arayışları hiçbir şekilde karşılık bulmadığı gibi her defasında daha büyük bir savaş, saldırı ve tasfiyeyle karşılanmıştır. Geleneksel devlet aklı ve temsilcisi siyasal iktidarlar, hükümetler, Kürt ulusal sorununun çözümünde hiçbir zaman demokratik bir çözümden yana olmamışlardır. Burjuva üniter cumhuriyetin yapısal karakteri hiçbir süreçte bu muhtevada olmamıştır. Bundan ötürü diğer tarihsel süreçlerde olduğu gibi 2013 süreci ve şimdiki adı hala tam olarak konulmamış olan barış sürecinde de egemenlerin arayışı ve konumlanışı hiçbir zaman çözüm olmamıştır. Türk burjuva egemenlik sisteminin geleneksel gerici, ırkçı, faşist kodları ve sınıfsal karakteri buna izin vermemektedir. Dolayısıyla, bu süreçlerin tümüne egemenler ve somuttaki siyasal iktidarlar hep imha, inkâr ve tasfiye konseptiyle yaklaşmıştır.
Türk egemenlik sistemi ve somuttaki temsilcisi AKP/MHP siyasal iktidarının Kürt ulusal sorununa hiçbir zaman gerçek anlamda demokratik bir zeminde yaklaşmadığını önemle vurgulamak gerekiyor. “Barış” süreçlerinin her biri egemen sınıfların Kürt ulusunu oyalama, imha ve tasfiye etme siyasetiyle karşılanmıştır. Önceki süreçlerin (1993, 2009, 2013 vb.) başarısızlığının nedeni, devletin Kürt ulusal sorununu bir “hak” meselesi olarak değil, bir güvenlik ve tasfiye meselesi olarak ele almasıdır. 1993 sonrası girilen kapsamlı savaş ve saldırı konsepti, 2015 sonrası kentlerin yıkılması ve Kürt ulusuna topyekûn imhanın dayatılması devletin geleneksel ideolojik kodlarının sürekliliğini göstermektedir.
Bugün yaşanan sürecin kendi içinde bir dizi önemli nesnel ve öznel sebepleri ve tarihsel koşulları bulunmaktadır. Önceki süreçlere göre son yıllarda ve somut olarak günümüzde Kürt ulusal sorununun politik mahiyeti, kapsamı, dinamikleri ve etkisi Kuzey Kürdistan’la sınırlı kalmamış, sorun bölgesel ve uluslararası boyutta daha ileri bir düzeye taşınmıştır. Bu anlamda şimdiki durumda girilen süreci tam da bu genel siyasal atmosfer, denklem ve koşullar içinde değerlendirmek doğru olandır. Önceki süreçlerden özgün olarak bu süreç aktörlerin kendi öznel siyasal tercihleriyle gelişen bir süreç değildir. Esasen uluslararası sermayenin değişik blokları arasında yaşanan kriz ve hegemonya savaşının koşulladığı politik ihtiyaçlar, ittifaklar ve güç ilişkileri zemininde pozisyon alma ihtiyacı ve zorunluluğunun kaçınılmaz bir sonucu olarak gelişen bir süreç olduğunu belirtmek durumundayız. Bu anlamda sürecin kapsamlı, bilimsel bir değerlendirmeye tabi tutulması tayin edici bir husustur. Bu genel karmaşık, çelişkili ve dinamik tablo içerisinde özellikle ABD emperyalizminin başını çektiği bloğun Ortadoğu merkezli dünyayı yeniden dizayn etme konseptinin koşulladığı ve kendisini dayattığı bir tarihsel olgu olarak süreç ortaya çıkmıştır.
Gerçek anlamda bir barış ve çözüm ancak sosyalist çözüm programıyla mümkündür
Mevcut iktidar ve devlet aklının bir barışa izin vereceğini düşünüyor musunuz?
Ulusal sorun, burjuvazi tarafından kendi yöntemlerince çözülebilen bir sorundur. Kesin çözüm olmamakla birlikte bir pazar sorunu olan ulusal çelişki kapitalist düzende burjuva çözüm muhtevasında bir biçimde çözüme kavuşturulmaktadır. Kürt ulusal sorunu da kendi özgünlüğü ve içinde bulunduğumuz tarihsel koşullar itibariyle bu kapsamda değerlendirilmelidir. Burjuvazi ve onun temsilcisi olan siyasal iktidarlar bu meseleyi zaman zaman imha ve tasfiyeyle zaman zaman da masada çözmektedir. Bunun sayısız somut örneği bulunmaktadır.
Bu anlamda, mevcut iktidar ve devlet aklının, “barış ve çözümden” kastı Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını tanımak değil, Kürt ulusunu ve mücadelesini tasfiye etmek ve teslim almaktır. Devlet aklı, hangi klik (AKP, CHP, MHP vs.) iktidarda olursa olsun, geleneksel çizgiye bağlı kalınarak yok sayma, tasfiye ve inkâr olmaktadır. Bu bağlamda tam hak eşitliği ve eşit koşullar zemininde gelişen bir barış ve çözümün olmayacağı çıplak bir olgudur. Gerçek anlamda ve tam hak eşitliği çerçevesinde bir barış ve çözüm ancak ve ancak sosyalist çözüm programıyla mümkündür. Başta SSCB süreci olmak üzere diğer tüm tarihsel tecrübeler bize bunu göstermektedir.
Adı sürekli değişiklikler gösteren bu “süreç”in ortaya çıkış nedenleri nelerdir? TC devleti, ABD-İsrail komplosuyla Kürtler aracılığıyla bir bölünme “tehlikesi” ile karşı karşıya olduğu propagandası yapmakta. “Ülke tehdit altında” algısı yaratarak muhalefeti susturmaya çalışmakta. Bunun somut göstergeleri nelerdir?
Mevcut AKP/MHP siyasal iktidarının sistemin bekasını koruma ve “iç cepheyi” tahkim etme siyasal ihtiyacının ürünü olarak gündeme gelen bu süreçlerin ortaya çıkışının birinci nedeni; ABD başta olmak üzere emperyalist blokların ve yine İsrail başta olmak üzere bölge gerici güçlerinin yarattığı politik basınç, gerilim, savaş maliyetlerinin yükseltilmesi ve uluslararası ve bölgesel konjonktürde politik ve askeri olarak manevra yapma ihtiyacıdır. “ABD-İsrail komplosu” söylem ve yaygarası, Kürt ulusunun haklı ve meşru mücadelesini dış güçlere bağlayarak gayri meşru gösterme çabasıdır. Somut olarak savaş politikalarının “beka” gerekçesiyle meşrulaştırılması ve demokratik, haklı mücadele ve taleplerin “terör” ile özdeşleştirilmesi bu çabanın ve siyasal yönelimin kanıtıdır.
İkinci neden ise egemen sınıfların başta Kürt ulusal mücadelesi olmak üzere bir bütün siyasal ve toplumsal mücadele dinamiklerini etkisiz hale getirme ve kontrol altına alma ihtiyacıdır.
“Devletin bekası” söylemi, Cumhur İttifakı’nın iktidarda kalma kaygısının sonucudur
Cumhur İttifakının iddia ettiği dış tehdit karşısında oluşan TC’nin beka sorununa” karşılık gelmek üzere oluşturulmaya çalışılan “iç cephenin” Cumhur ittifakının “kendi beka sorunu” ile olan bir ilişkisi var mıdır?
AKP/MHP siyasal iktidarının “Devletin bekası” söylemi, aslında Cumhur İttifakı’nın iktidarda kalma kaygısının sonucudur. Kriz derinleştikçe faşist blok, halkı “dış düşman – iç düşman” kurgusuyla hizaya sokmaya ve kendi gerici cephesini tahkim etmeye çalışıyor. Dolayısıyla iktidarın beka söylemi ile iktidar bloğunun kendi varlık sorunu doğrudan iç içedir. Yani “devletin bekası” söylemi, gerçekte Cumhur İttifakı’nın kendi iktidar bekasının maskesidir. Faşizmin klasik yöntemlerinden biri, dış düşman ve iç düşman icat ederek kitleleri faşist cephe etrafında hizalamaktır. Gerçekte beka sorunu, emperyalizme bağımlı ekonomik yapının çürümesi ve iktidarın toplumsal meşruiyetini yitirmesidir.
Devlet Bahçeli’nin başlattığı bu süreçte esas aktör olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kuşkusuz ki tarihsel olay, olgu ve süreçlerin mutlaka bir ekonomi-politiği bulunmaktadır. Sınıflar mücadelesinin nesnel durumu ve sınıflı toplum gerçekliği bize bunu emretmektedir. Dolayısıyla, özellikle belli tarihsel süreçlerde gelişen ve yaşanan köklü altüst oluşlar, olaylar ve olguların oluşmasında ekonomik-politik temel esas olmakla birlikte, buna uygun tarihsel koşullar ve kişiliklerin, figürlerin olması da önemli bir yerde durmaktadır. Her tarihsel süreç ve koşul sermayenin ihtiyacına göre aktörler ortaya çıkarırlar. Tarihsel anlamda bunun bir dizi somut örneği bulunmaktadır. Somutta yaşadığımız ve Bahçeli’nin başlattığı tarihsel süreci ve Bahçeli’nin süreçteki stratejik rolü ve pozisyonunu tam da bu siyasal muhtevada değerlendirmek gerekiyor.
Devlet Bahçeli, Türk egemenlik sisteminin son 30 yılında, özellikle de 2015 sonrası girilen yeni stratejik politik pozisyon, denklem ve kendisini uluslararası sermayenin çıkarları ve ihtiyaçlarına göre yeniden restore etme sürecinin birinci dereceden stratejik aktörlerinden biridir. Türk egemenlik sisteminin en ırkçı, gerici ve faşist kanadının temsilcisi olması, geçici ve konjonktürel bir siyasal hat ve konumlanmadan ziyade esasen sistemin “bekası” ve stratejik çıkarlarını merkeze koyan bir ideolojik ve siyasal mahiyete sahip olması MHP-Bahçeli’nin konumunu özgün kılmaktadır. Bu anlamda Ortadoğu merkezli gelişen dünyanın yeniden dizayn süreci, kriz, savaş ve kaosun egemen olduğu tarihsel bir kesitte, tamamen stratejik bir mahiyet taşıyan ve egemenler cephesinde “Terörsüz Türkiye” olarak tarif edilen sürecin Bahçeli önderliğinde inşa edilmesi egemenler açısından oldukça isabetli bir tercih olmuştur.
İktidar Kürt ulusal hareketine tasfiye ve teslimiyeti dayatıyor
TBMM Komisyonu’nun kuruluşunu, ismini, bileşenini ve ilan edilen çalışma perspektifini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Başta da özetle değindiğimiz gibi yaşanan süreç ve gelişmelerin politik mahiyeti esasen eşit şartlar ve koşullarda gelişmediği ve bu yönüyle demokratik bir zemin ve muhtevadan oldukça uzak olduğunu açıkça ifade etmek durumundayız. Bizlere göre mevcut sürecin politik içeriğinden bağımsız olmamakla birlikte en büyük zafiyetinin ve çıkmazının adil, eşit, demokratik ve şeffaf bir muhteva ve zeminde gelişmemesidir. Sürecin şimdiye kadar gelen durumuna baktığımızda esasen tek taraflı tavizlerle yürüdüğünü ve egemenlerin siyasal hassasiyetini ve beklentilerini merkeze koyan bir muhtevada geliştiğini belirtmek durumundayız. İktidar hiçbir somut adım atmadığı gibi Kürt ulusal hareketine tasfiye ve teslimiyeti dayatmaktadır. Tabii ki sürecin bölgesel, uluslararası boyutu ve başta ABD-İngiltere-İsrail olmak üzere emperyalist güçlerin çıkarları ve pozisyonu belirleyici bir noktada durmakla birlikte, bu durum hem egemenler açısından ve hem de Kürt ulusal hareketi bakımından bir dizi avantaj ve dezavantaj yaratmaktadır. Dolayısıyla süreç her bakımdan karmaşık, kaotik ve dinamik bir muhteva taşımaktadır.
Sözünü ettiğiniz TBMM Komisyonu meselesini de tam da bu bağlam içinde değerlendirmek gerekiyor. Bu anlamda Komisyon’un isminden tutalım da deklare edilmesine ve muhataplığına kadar, esas olarak da anayasal bir güvence ve zeminde ele alınmadığı için siyasal ve toplumsal bir meşrutiyetinin ve karşılığının olmadığını belirtmek durumundayız. Burada da siyasal iktidarın bir oyalama içinde olmasından, sürece nasıl baktığının siyasal mahiyetini açıkça görmekteyiz. Bu anlamda başta Kürt ulusu olmak üzere tüm toplumsal dinamikler mevcut Komisyon meselesine haklı bir zeminde temkinli ve güvensiz yaklaşmaktadır. Süreç komisyonlarla, oyalamalarla geçiştirilemez. Kürt ulusunun ve diğer tüm demokratik toplumsal dinamiklerin en acil, demokratik ve haklı taleplerinin hiçbir koşul koyulmaksızın derhal kabul edilmesi ve anayasal güvence altına alınması gerekmektedir. Bu anlamda başta Kürt ulusal hareketi olmak üzere sürecin ve komisyonun tarafı ve muhatabı olan toplumsal ve siyasal dinamiklerin temel konumlanma zemini bu olmalıdır.
Sürecin hiçbir somut karşılığı ve garantisi bulunmuyor
Bir önceki müzakereler sürecinde görüşmeci heyetler bir ortak sonuç metni yazma aşamasına gelmiş, “Dolmabahçe Mutabakatı” olarak adlandırılan 10 Maddelik anlaşma çok geçmeden Erdoğan tarafından “Ne Dolmabahçe mutabakatı? Nereden çıkmış böyle bir şey? Böyle bir mutabakat falan söz konusu değil.” Diyerek masa devrilmişti. Bu Komisyonun çalışmalarının aynı kaderi yaşamaması açısından ne yapılmalı?
Bir önceki çözüm sürecinin koşulları ve dinamikleriyle bugünkü sürecin koşulları, mahiyeti, dinamikleri bir ve aynı değildir. Bunu özellikle egemenler acısından belirtmek durumundayız. Bugün hem egemenler açısından ve hem de Kürt ulusal hareketi açısından her bakımdan farklı ve özgün bir siyasal durum bulunmaktadır. Dolayısıyla her sürecin kendine özgün dinamikleri, siyasal ve toplumsal koşulları, avantajları ve dezavantajları bulunmaktadır. Sorduğunuz soruyu bu muhtevada değerlendirmek durumundayız. Mevcut süreç ve Komisyon’un aynı akıbeti yaşamasının önünde hiçbir engel ve anayasal güvence bulunmamaktadır. Bunun hiçbir garantisi vs. bulunmamaktadır. Bu durum tamamen malum sürecin genel seyrine ve politik muhtevasına bağlıdır. Somut olarak Komisyon’un aynı kaderi yaşamaması için somut bir çözüm önerimiz bulunmamaktadır. Bunun somut politik gerçeklikte hiçbir karşılığının olmadığını da belirtmek isteriz. Ulusal sorunların çözümünde burjuva çözümün siyasal içeriği ve yöntemine tekabül etmeyen, burjuva çözüm sürecinin dahi gerisinde bir siyasal zeminde gelişen bir sürecin burjuva anlamda da olsa hiçbir somut karşılığı ve garantisi bulunmamaktadır.
Halk kitlelerinin, demokratik ve devrimci güçlerin ortak mücadele cephesi oluşturulmalı
Komisyon hem barış hem demokrasi vurgusuyla kurulmuş olsa da iktidar blokunun faşizmi kurumsallaştırma yürüyüşü kesintisiz devam ediyor. Öte yandan kamuoyu araştırmaları iktidar blokunun çoğunluğu kaybettiğini gösteriyor. Hız kesmeyen CHP mitingleri farklı kesimlerin rejimden hoşnutsuzluğunun sokaklarda dile getirildiği kitle gösterilerine dönüşüyor. Bu koşullarda muhalif güçler, özel olarak DEM Parti ve CHP ne türden bir ilişki içinde olmalıdır? Müzakere ve mücadele diyalektiğinin hayata geçirilmesi ve en geniş antifaşist güçlerin birliği açısından erken seçim talebi ön açıcı bir rol oynayabilir mi?
Önceki başlıklarda belli boyutlarıyla ifade ettiğimiz üzere içinden geçmekte olduğumuz politik süreç oldukça ağır, karmaşık, sancılı, savaş ve kriz denkleminin egemen olduğu bir durumu ihtiva etmektedir. “Barış ve çözüm” süreci de tam da bu karmaşık, sancılı ve kriz-savaş denkleminin egemen olduğu bir siyasal atmosferde gelişmektedir. Dolayısıyla her bakımdan oldukça ağır, sancılı, çelişkili, dinamik bir siyasal süreçle karşı karşıya bulunmaktayız. Siyasal iktidar bir yandan “barış-çözüm” naraları atarken öbür yandan işçilere, emekçilere, kadınlara, doğaya, Kürtlere, Alevilere, aydınlara, yani topyekûn devrimci, ilerici, demokratik dinamiklere açıktan savaş açmış durumdadır. Kürt ulusal sorunu ve somut süreç bağlamında stratejik bir konumlanma ve pozisyon alan mevcut siyasal iktidar, bütün hamlelerini ve ittifaklarını bu yeni stratejik yönelime ve ihtiyaca göre dizayn etmekte ve biçimlendirmektedir. Bu bağlamda önemli bir siyasal ve toplumsal dinamik ve güç olan Kürt demokratik hareketiyle burjuva muhalefetin başını çeken CHP’nin aynı politik zeminde buluşmaması, yan yana gelmemesi ve olası böylesi zeminlerin oluşmaması için akıllıca ve ustaca bir burjuva siyaset izlemektedir. CHP’ye dönük operasyonların ve kuşatmanın esasını klikler arası keskinleşen iktidar dalaşı oluşturmakla birlikte, ifade ettiğimiz durumun da önemli bir etken olduğunu belirtebiliriz.
Sorduğunuz sorunun kapsamı, politik muhtevası önemli olmakla birlikte hangi siyasal perspektiften meseleye yaklaştığımız ve çözüm programı, önermeler ve siyasal konumlanma gibi olgular tayin edici bir yerde durmaktadır. Bu anlamda DEM Parti ve CHP ile olan siyasal ilişkilenmeyi ve yan yana gelmeyi aynı kategorilerde ve siyasal zeminlerde değerlendirmediğimizi açıkça ifade etmek durumundayız. DEM Parti hali hazırda haklı, demokratik ve meşru bir zeminde mücadele eden dost bir kuvvettir ve bu yanıyla süreç ve gelişmelerin siyasal mahiyetini de göz önünde bulundurarak, devrimci eleştirilerimizi, uyarılarımızı ve kendi tarihsel görev ve çözüm programımızı da kapsayan bir ilişkilenme ve mücadele zeminini doğru bulmakta ve savunmaktayız. Bu anlamda ortak bir mücadele hattı ve anti faşist bir mücadele cephesinin geliştirilmesinin sürecin politik görevlerinden biri olduğunu vurgulamakla birlikte bunun nasıl, hangi zeminde ve kimleri kapsayacağı meselesi tayin edici bir durumdur. Misal, sorduğunuz soruyla bağlantılı böylesi bir ortak mücadele hattı ve anti faşist cephenin içinde CHP olmalı mıdır? Bizim cevabımız net olarak hayırdır. CHP, bugünkü mağduriyeti ve burjuva muhalefet gerçekliğine rağmen sınıfsal olarak bir sermaye partisidir. Bu anlamda CHP ile DEM Parti arasında olan, olması gereken siyasal ilişkilenme durumu esasen bizi ilgilendiren ve bağlayan bir mesele değildir. Bu en fazla politik eleştiri mahiyeti taşıyan ve DEM Parti’yle olan siyasal ilişkilenmemizi belli somut koşullarda etkileyen bir durumdur.
Bu bağlamda bizler esas olarak halk kitleleri ve onların örgütlü demokratik ve devrimci güçlerinin ortak mücadele cephesinin oluşturulmasının ve buna uygun somut politik pratik adımların ve siyasetlerin geliştirilmesinin doğru olduğunu savunuyoruz.