Mehmet Kuyumcu’nun yönettiği “Iskalanmış Hayatlar: Domlar” belgeseli, Hatay’da yaşayan ve toplumun en görünmez kesimlerinden biri olan Domların tarihsel geçmişini, kültürel mirasını ve özellikle 6 Şubat 2023 depremleri sonrasında derinleşen hak ihlallerini işliyor. Belgeselde Domların tarihsel dışlanmaları ve kast sisteminden kaçışları ile başlayan, Orta Doğu üzerinden Anadolu’ya uzanıp yüzyıllar boyunca süregelen ayrımcılıkla dolu göç hikayeleri üzerinde duruluyor. Belgeselde en dikkat çekici husus ise vurguladığı çifte mağduriyet.
Domlar kimdir?
Tarihsel olarak göçebe yaşam geleneği sürdüren Domlar, bu yaşam biçimini günümüz koşulları gereği terk ettiler. Bunun yerine yerleşik toplum içerisinde müzisyenlik, demircilik, dişçilik, sepetçilik, mevsimlik tarım işçiliği gibi emek ve zanaat işleriyle uğraştılar. Hindistan’dan 6. ve 11. yüzyıllar arasında ayrılan Roman grupları; “Dom”, “Rom” ve “Lom” olarak adlandırılan üç ana koldan oluşurlar:
Domlar: Doğu kolu olarak bilinirler. Domari konuşurlar. Ağırlıklı olarak Orta Doğu, Suriye, Lübnan, Ürdün ve Türkiye’nin güneydoğusunda (ağırlıklı olarak Hatay, Gaziantep, Mardin, Şanlıurfa) yaşarlar.
Romlar: Avrupa’ya göç eden batı koludur. Romanca konuşurlar.
Lomlar: Kafkasya ve Karadeniz bölgesinde yaşayan kuzey koludur. Lomavren konuşurlar.
Hint- Avrupa dil ailesine mensup Domari dili, asimilasyon ve toplumsal baskılar nedeniyle bugün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. ‘Iskalanmış Hayatlar’da ayrıca, unutulmaya yüz tutmuş Domari dilini, topluluğun Abdallar ve diğer Roman gruplarıyla kesişen sosyal, kültürel dokularını koruma çabasına da yer veriliyor.
Kesişimsel Ayrımcılık ve Katlanan Dışlanma
Toplumun genelinde ve kurumsal yapılarda karşılaştıkları sistematik ayrımcılık, ekonomik zorluklar, bu zorluklara karşı Domların gösterdiği dayanışma pratikleri de belgeselde açıkça gösteriliyor. Belgesel Domların, Türkiye’de eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimde de ciddi engellerle karşılaştığını çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde bu durumdan en fazla etkilenen kesim de kadınlar ve çocuklar. Öteki olarak görüldükleri için toplumsal karar alma mekanizmalarında sesleri duyulmayan Domlar, kesişimsel ayrımcılığın da en geniş mağdur kitlelerinden birini oluşturuyor. Dom birey aynı zamanda kadın, engelli veya LGBTİ+ ise yaşadığı dışlanma ikiye katlanıyor.
Deprem Sonrası Barınma Krizi
Türkiye’de yaşayan çoğu Dom ailesi, yaşamını derme çatma ve tapusuz yapılarda sürdürüyor. Bu nedenle 6 Şubat depremleri onlar için ayrıca büyük bir felaket anlamına geliyordu. Çoğu evlerini kaybetti ve Domlar için ciddi bir barınma krizi baş gösterdi. Devletin deprem sonrasında organize ettiği kalıcı konut yardımlarında hak sahipliği kriteri, mülkiyetin belgelenmesine dayanıyordu. Ancak Domlar, mülklerinin tapusuz olması nedeniyle hak sahibi sayılmadılar. Bu durum onların barınma krizini derinleştiren en büyük etkenlerden biri oldu.
Domların 6 Şubat 2023 depremlerindeki kayıpları yalnızca evleriyle sınırlı kalmadı. Domların tarih ve kültürüne dair birçok belge, fotoğraf ve kaynaktan oluşan aile arşivleri de yok oldu. İşte Mehmet Kuyumcu’nun Iskalanan Hayatlar adlı belgesel filmi, tüm bu konulara eğilerek Türkiye’deki Domların seslerini duyurmaya odaklanıyor.
Filmin yönetmeni Mehmet Kuyumcu, sorularımızı Pung okuyucuları için yanıtladı.
Belgeselin adı neden “Iskalanmış Hayatlar”? Toplumun bu insanları hangi noktada ıskaladığını düşünüyorsunuz?
Belgeselin adının “Iskalanmış Hayatlar” olması aslında 2022 yılında ALİKEV’in genç sanatçılara yönelik yaptığı bir çağrıdan geliyor. O çağrının teması “Iskalamak”tı. Çağrıyı ilk gördüğümde mahalledeydim ve düşündüm: Aslında ıskalanan sadece ben değilim, bütün olarak bir topluluk ıskalanıyor.
Hayatın her alanında marjinalize edilmiş, bu yüzden sürekli izole edilen bir topluluğu düşündüm; Temel haklara erişmekte bile büyük zorluklar yaşayan, benim de öznesi olduğum bir topluluğu… Geçmişe dönüp baktığımda büyüklerimin anlattığı hikâyeleri hatırladım. Ben hikâyelerle büyüyen bir insanım. O hikâyelerin içinde tarih boyunca sürekli ıskalanmış bir toplulukla karşılaştım.
Bugüne baktığımızda ise aslında pek bir şeyin değişmediğini görüyoruz. Eğitimden sağlığa, istihdamdan barınmaya kadar birçok alanda hâlâ ıskalanıyoruz. Bu sadece benim bireysel deneyimim değil; ailemin, mahalledeki insanların ve gençlerin günlük hayatta yaşadığı ortak bir gerçeklik. Her gün yeniden üretilen yapısal bir ayrımcılıkla karşı karşıyayız. Bu yüzden aslında fark ettim ki hayatın pek çok alanında ıskalanan hayatlar var. Ben de ıskalanan bu hayatları görünür kılmak için bu belgeseli çekmeye karar verdim.

Domları “öteki” çemberinin bile dışına iten temel tarihsel sebepler sizce nedir?
Domlar, tarih boyunca yazılı kaynak bırakmamış topluluklardan biridir. Görsel arşivlerimiz de oldukça sınırlıdır. Hatta konuştuğumuz Domari dili bile yazılı bir dil değildir. Yaklaşık 1200 yıllık bir geçmişe sahip olan bu dili bugün hâlâ yaşatabiliyor olmamız aslında tarih boyunca ne kadar görünmez bırakıldığımızın da bir göstergesi; çünkü çoğu zaman kendimizi koruyabilmek için gizlenmek zorunda kalmışızdır.
Domların göçü milattan sonra yaklaşık 400’lü yıllarda Hindistan’dan başlar. Hindistan’dan ilk çıkan toplulukların Domlar olduğu bilinir ve o dönemde kast sisteminde “Dalit” olarak adlandırılan tabaka içinde yer alırlar. Dalit kelimesi “ezilen” ya da “dokunulmaz” olarak tanımlanan ve kast sisteminin en alt tabakasını ifade eden bir kavramdır.
Domlar gittikleri her coğrafyada çoğunlukla tarımsal ve hayvansal üretim mekanizmalarının dışında bırakılmıştır. Bu nedenle geçimlerini genellikle hizmet ve zanaat alanlarında sürdürmek zorunda kalmışlardır. Kuyumculuk, demircilik, kalaycılık, falcılık gibi meslekler Domların tarih boyunca yoğunlaştığı alanlar olmuştur. Bu durum ise çoğu zaman onları göçebeliğe zorlayan bir yaşam biçimini beraberinde getirmiştir.
Bugün yerleşik hayata geçmiş olsak bile Domların yaşadığı birçok yer hâlâ hazine arazileri üzerinde kurulu, güvencesiz ve dışlanmış mahallelerdir. Topluluk, birçok alanda hâlâ ayrımcılığa, dışlanmaya ve hor görülmeye maruz kalıyor. Bu tarihsel arka plan, Domların neden “öteki”nin bile dışında bırakılan bir topluluk olarak konumlandırıldığını anlamak açısından önemli bir ipucu sunar.

Çekimlere 2021’de, yani depremden önce başladınız. Deprem, hikâyenin kurgusunu ve sizin topluma bakışınızı değiştirdi mi? Değiştirdiyse nasıl değiştirdi?
2021 yılı daha çok mahallemde fotoğraflama yaptığım bir dönemdi. Asıl çekimlere 2022 yılında başladım. O dönemde amacım daha çok günlük hayatın pratiklerini kayıt altına almaktı. Topluluk büyükleriyle yaptığım röportajlarda Domların tarihi, kültürü, göç yolları ve bu göçler sırasında yaşadıkları deneyimleri kayıt altına alıyordum. Ayrıca göçebe hayattan yerleşik hayata geçiş süreci, meslekleri ve zanaatları da belgeselin önemli bir parçasıydı.
Bir diğer önemli mesele de 2022 yılında gündemde olan kentsel dönüşümdü. Aslında yerel otoriteye şunu göstermek istiyordum: “Burada Domlar da yaşıyor.” Çünkü tarihsel olarak baktığımızda egemen olan yapı çoğu zaman azınlıkları yerinden etmiştir. Bu nedenle mahalleleri, hafıza mekânlarını ve kaybolma ihtimali olan yaşam alanlarını kayıt altına almak istiyordum.
Fakat deprem her şeyi değiştirdi. O bölgelerin büyük bir kısmı yıkıldı ve deprem sonrası topluluk çok daha kırılgan hale geldi. Depremden önce bile haklara sınırlı da olsa erişebiliyorduk. Deprem sonrasında ise bu erişim neredeyse tamamen ortadan kalktı. Hatta Domlar bazı yerlerde depremden etkilenen yurttaşlar olarak değil, diğer yurttaşlara zarar veren bir grup gibi yaftalandı. Bu süreçte deprem öncesinde çektiğim yaklaşık 15 dakikalık görüntüyü kurtarabildim. Bu görüntüler üzerinden filmi yeniden kurguladım. Amacım, yıllardır toplumsal olayların içinde bile görünmeyen bu topluluğun sesini duyurabilmekti.
Deprem sonrası süreçte Domların temel haklara erişiminin neredeyse tamamen ortadan kalktığını söylediniz. Domların temel haklara erişimini engellemekte rol oynayan kurum veya yapılar hangileri?
Bunu tek tek kurumlar üzerinden söylemekten ziyade, daha çok karar alma mekanizmalarının yapısıyla açıklamak gerekir. Çünkü karar veren yerlerde neredeyse hiç Dom temsilci göremezsiniz. Bazen bireysel olarak bir Dom temsilci olsa bile toplumsal baskı o kişiyi görünmez hale getirir. Dolayısıyla sorun çoğu zaman kurumlardan ziyade temsil eksikliğinden ve egemen karar mekanizmalarının yapısından kaynaklanıyor.
Resmi kurumlarda Domlara yönelik mikro ayrımcılık örnekleri gözlemlediniz mi? Bu tutumlar hak ihlallerini nasıl besliyor?
Kurumların çoğu zaman Domların gündelik hayatta nasıl bir mücadele verdiğini gerçekten bilmediğini görüyoruz. Çoğu zaman başkalarından duyulan kalıp yargılar üzerinden hareket ediliyor. Bu da çeşitli klişeler, şakalar, küçümseyici hitaplar veya görmezden gelme gibi mikro pratikler yaratıyor. Bu tür küçük gibi görünen pratikler aslında yapısal ayrımcılığı besleyen önemli mekanizmalar.
Peki Domlar hak ihlaline uğradığında şikayet mekanizmalarını kullanabiliyor mu? Yoksa “politik iklim” onları bu anlamda da bir sessizliğe mi itiyor?
Dedemin bir sözü vardır: “Biz Domlar bayrak gördüğümüz yerde çadır kurmazdık.” Bu söz aslında tarihsel bir deneyimi anlatır. Çünkü bazı haklara erişebilmek için önce adalete erişebilmeniz gerekir. Ama adalete erişmek bile çoğu zaman belirli kaynaklara sahip olmayı gerektirir.
Derin yoksulluk içinde yaşayan birçok Dom için öncelik adalet aramak değil, günlük hayatını sürdürebilmektir. Bu nedenle ihtiyaçlar hiyerarşisinde adalet, sağlık ve eğitim çoğu zaman geri planda kalır. İnsanlar önce hayatta kalmayı düşünür. Bu da Domları çoğu zaman sessiz kalmaya ve verilenle yetinmeye zorlar.
“Tapusuzluk” meselesi belgeselde çok vurucu bir yer tutuyor. Bir kağıt parçasının, yani tapunun eksikliği deprem sonrasında bir halkın barınma hakkını nasıl yok hükmüne bağlayabildi?
1970’li yıllarda yerleşik hayata geçen Domlar Antakya’da ilk olarak Emek Mahallesi’ne yerleşir. Başlangıçta çadırlarla kurulan bir yaşam vardır. Büyüklerimizin anlattığına göre bir yangın çıkar ve çadırların büyük bir kısmı yanar. Bunun üzerine dönemin belediye temsilcileri gelerek o arazilerin hazine arazisi olduğunu ve çadır yerine baraka veya gecekondu tipi yapılar yapılabileceğini söyler. Böylece mahallede bir yerleşim başlar. Zaman içinde nüfus büyüdükçe insanlar çevredeki arazilere de muhtar senetleriyle yerleşmeye başlar. Ancak bu süreçte topluluğun büyük bir kısmı resmi tapuya sahip olamaz.
Bu durum 2020 yılına kadar devam eder. 2020 yılında TOKİ ve Antakya Belediyesi tarafından başlatılan kentsel dönüşüm sürecinde bu mahalle sakinlerinin büyük bir kısmı işgalci olarak tanımlandı. O dönemde bazı evlere çok düşük bedeller biçildi. Örneğin Emek Mahallesi’nde 80 metrekarelik bir ev için yaklaşık 6000 TL gibi bir bedel teklif edildi.
Deprem sonrası süreçte ise bu durum daha da ağırlaştı. Çünkü yeni yapılan deprem konutlarında hak sahipliği için tapu isteniyordu. Tapusu olmayan birçok Dom bu nedenle hak sahibi sayılmadı. Bugün hâlâ birçok kişi konteynerler kaldırıldığında nereye gideceğini bilmiyor.

Domari dilinin ve aile arşivlerinin kaybı, topluluğun sosyal kaynaklara erişimini ve kendini ifade etme gücünü nasıl etkiledi?
Dil ve hafıza bir topluluğun en güçlü varlıklarıdır. Domari dili yazılı bir dil olmadığı için bugüne kadar zaten sözlü aktarım yoluyla geldi. Depremle birlikte birçok aile arşivi, fotoğraf, belge ve hafıza nesnesi kayboldu. Bu kayıplar sadece geçmişe ait bir şeyleri kaybı değildi. Aynı zamanda geleceğe aktarılacak hafızanın da zayıflaması anlamına geliyordu. Bir topluluk kendini ifade ederken en çok diline ve hafızasına yaslanır. Bunlar zayıfladığında topluluğun görünürlüğü de zayıflar.
Peki Domari dili ve hafızanın kaybı Domlar açısından geleceği nasıl etkiler?
Kültür denildiğinde akla ilk gelen şey dildir. Yaşanan acı deneyimler ve yapısal sorunlar nedeniyle Domari dili giderek zayıflıyor. Bu da topluluk içinde büyük bir üzüntü yaratıyor. Hafızanın kaybı aslında topluluğun kaybı demektir. Domlar kültürlerini yaşatmaya çalışsalar da egemen sistem içinde sürekli en alt tabakada yer aldığınızda bunu sürdürmek çok zor olur.
Bu sadece Türkiye’de değil, Domların yaşadığı birçok coğrafyada benzer şekilde yaşanıyor.
Domari dili ile Kürtçe arasındaki benzerliğe bakıldığında, toplumsal iç içe geçişlerin kültür ve dil üzerinden gerçekleştiğini söylememiz mümkün mü?
Domari dili Hint-Aryan dil ailesine mensup bir dildir ve aslında birçok dilin etkisini barındırır. İçinde Arapça, Kürtçe, Farsça, Ermenice, Peştuca ve İbranice gibi farklı dillerden kelimeler bulunur. Domlar tarih boyunca göçebe yaşam sürdükleri için gittikleri bölgelerde farklı topluluklarla da temas kurmuşlardır. Bu temaslar zamanla dile de yansımıştır. Topluluk içindeki birçok kişi Arapça veya Kürtçeyi anadili gibi konuşabilir. Bu durum hem ticaret hem de zanaat faaliyetleri sırasında diğer topluluklarla ilişki kurmayı kolaylaştırmıştır.
Belgeselde bir kadın anlatıcı görüyoruz. Bu bir tercih mi? Kadın anlatıcının isminin yanında “Dom lideri” olduğuna dair bir not var. Bu liderlik neyi açıklıyor ve hiyerarşik bir yapının varlığına mı işaret ediyor? Lider olmanın şartları var mı? Liderden kastettiğiniz şey “topluluk sözcüsü” gibi bir şey mi?
Bu bilinçli bir tercih değildi; ama Dom topluluklarının yapısını anlamak için önemli bir noktaya işaret ediyor. Dışarıdan bakıldığında Dom toplumunun ataerkil olduğu düşünülür. Ancak gerçekte birçok açıdan anaerkil bir yapısı vardır. Kadınlar topluluğun merkezinde yer alır. Göçebe yaşamda da yerleşik hayatta da hayatın yükünü büyük ölçüde kadınlar taşır. Belgeselde konuşan kadın da topluluk içinde saygı gören bir figürdür. Dom topluluklarında liderlik dediğimiz şey aşiret reisi ya da kanaat önderi gibi bir rolü ifade eder. Bu kişiler topluluk içinde güvenilirliği ve saygınlığı olan kişilerdir. Aynı zamanda, farklı bölgelerde yaşayan Dom toplulukları arasında da bağ kurarlar.
Belgeselin sonunda seyircinin koltuğundan hangi duygu veya sorumlulukla kalkmasını hedeflediniz?
En azından bir vicdan yüzleşmesiyle kalkmasını isterim. Çünkü bazen istemeden, bazen de bilinçli olarak uygulanan yapısal nefretin — yani antigypsyism dediğimiz şeyin — insanlar üzerinde ne tür sonuçlar doğurduğunu görmelerini istiyorum. Film aslında 40 dakikalık bir tanıklık. Bu tanıklığın insanlara şu soruyu sordurmasını isterim: “Biz bu hayatları neden görmedik?”
Iskalanmış bu hayatların artık ıskalanmaması için size göre atılması gereken ilk somut adım nedir?
Tanımak ve tanınmak. Bir topluluğu tanımadan onun sorunlarını çözmek mümkün değil. Tanınmadan da hak talep etmek zor. Bu yüzden ilk adım görünürlük ve karşılıklı tanıma olmalı.
