7 Nisan’da, “bütün bir medeniyet bu gece yok olacak” şeklindeki korkunç soykırım tehdidinin ardından, ABD Başkanı Donald Trump, İran’dan gelen bir dizi öneriye dayalı olduğu bildirilen geçici iki haftalık bir ateşkesi kabul etti. 8 Nisan itibariyle Hürmüz Boğazı’ndan geçişin yeniden başlaması bekleniyor, ancak şartlar belirsizliğini koruyor, ABD-İsrail saldırısının boğazda yarattığı kaos ve bölge üzerindeki tehdit devam ediyor. 7 Nisan’da ilan edilen şey barış değil; sadece iki haftalık bir ‘düşmanlıkların sona ermesi’. Gerçek ve kalıcı bir barış gerekli.
On üçüncü yüzyılda, büyük Arap coğrafyacı Yakut el-Hamavi, İran Denizi’ni (فارس) ‘Büyük Deniz’in bir kolu’ olarak tanımladı. Mu’cem el-Buldan (Ülkeler Sözlüğü) adlı derlemesinde, İran Denizi’nden ‘Hindistan, Umman ve Basra gemilerinin geçtiğini’ yazdı. Hürmüz, bu denizin adı değil, ‘Hindistan ve diğer ülkelerden tüccarların uğradığı büyük bir ticaret merkezinin adıydı.
Umman Sultanlığı’nın Musandam Yarımadası ile İran İslam Cumhuriyeti arasında elli dört kilometrelik bir geçit, yüzyıllar sonra Hürmüz Boğazı olarak adlandırılacaktı.
Boğaz hiçbir zaman izole bir coğrafi nokta olmadı. Arap dünyasını Hint Yarımadası, Malay Takımadaları ve ötesinde Çin ile bağlayan deniz yolunun bir parçasıydı. Binlerce yıl boyunca, uçsuz bucaksız Hint Okyanusu’ndaki ticaret güçlü ve çeşitliydi; tarçın ve fildişi gibi lüks mallar taşıyan gemiler, at ve daha sonra barut gibi savaş malzemeleri taşıyan gemilerin yanından geçiyordu. Yüzyıllar boyunca, Hürmüz Boğazı, ardı ardına gelen güçlerin yönetiminde açık kaldı; 16. ve 17. yüzyılların başlarında Portekizlilerden, 19. yüzyıldan 1971’e kadar Körfez’deki İngiliz egemenliğine ve modern çağda Umman ve İran’a kadar. Büyük Deniz’in kapıları, emperyal fetih ve bölgesel savaş dönemlerinde bile kapanmadı.
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun 28 Şubat’ta İran’a karşı yanlış hesaplanmış saldırganlıklarına başladıkları sırada, boğazdan geçen ticarette herhangi bir aksama yaşanmıyordu. Her şey yüzyıllardır olduğu gibiydi; dünya ekonomisini besleyen malların (çoğunlukla petrol ve doğal gaz) serbest geçişi sağlanıyordu. Süveyş ve Panama Kanalları gibi diğer geçiş noktalarının aksine ne İran ne de Umman boğazdan geçiş veya düzenin sağlanması için herhangi bir ücret talep etmedi.
Savaş başladıktan sonra, özellikle Mart sonlarında, İran, ABD ve İsrail’in İranlı sivillere ve sivil altyapıya yönelik yasadışı saldırılarına misilleme olarak Hürmüz Boğazı’ndan geçişi kısıtladı. Bu kısıtlamalar arasında, ABD, İsrail ve diğer düşman ülkelerle bağlantılı gemilerin geçişinin yasaklanması; geçiş için İran yetkilileriyle koordinasyon ve bazı gemilerden Çin yuanı cinsinden ödemeler de dahil olmak üzere geçiş ücreti benzeri ücretler alınması yer alıyordu. Dahası, ABD’nin Hint Okyanusu’nda IRIS Dena gemisine torpido atması ve boğaz üzerinden füze uçuşları, sigorta şirketlerine primleri artırma fırsatı verdi ve bu da gemilerin boğazdan geçmesini daha da caydırdı. Bu koşullar, boğazdaki deniz trafiğinin yaklaşık %95 oranında azalmasına neden oldu ve bilinen tarihte ilk kez, Büyük Deniz’e açılan kapı olan Hürmüz Boğazı neredeyse tamamen kapandı.
İran hükümetini devirmeyi başaramayan Trump, ABD’nin İran’a karşı savaşındaki yeni amacın boğazı ‘açmak’, yani savaş öncesi statükoyu yeniden sağlamak olduğunu öne sürdü.
Dünya ekonomisinde kriz: Yoksul ülkeler daha çok mali risk altında
Dünya deniz yoluyla yapılan petrol ticaretinin dörtte birinden fazlası Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor ve bunun neredeyse %90’ı Asya’ya gidiyor (Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore bunun dörtte üçünü ithal ediyor). Ham petrol, doğal gaz kondensatları ve rafine petrol ürünlerinin akışındaki aksama, sadece bu ülkeleri zorlamakla kalmıyor, küresel ekonominin her yönünü doğrudan etkiliyor. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD), “ortaya çıkan dalgalanma etkilerinin bölgenin çok ötesine uzanarak enerji piyasalarını, deniz taşımacılığını ve küresel tedarik zincirlerini etkilediğini” bildiriyor. Doğal gaz fiyatları yükseldikçe, azotlu gübre fiyatları da yükseliyor. Petrol fiyatları ve gübre fiyatları yükseldikçe, gıda fiyatları da yükseliyor. Bu arada, sigorta primleri %300 oranında artarken, tahvil getirileri de yükseliyor ve borçlanmayı çok daha pahalı hale getiriyor. Bu gerçekler, dünya ekonomisinde yaklaşan bir krizi işaret ediyor.
Uluslararası Para Fonu (IMF), “Şok küresel ancak asimetrik. Enerji ithalatçıları ihracatçılardan, yoksul ülkeler zengin ülkelerden ve kısıtlı kaynaklara sahip olanlar bol rezervlere sahip olanlardan daha fazla risk altında” diye bildiriyor. Sonuç olarak, Mart ayı başlarında UNCTAD, yüksek borç yükü altında ezilen yoksul ülkelerin mali sıkıntılarla karşılaşacağını ve bunun “hane halkı bütçeleri üzerinde baskıyı artırarak ekonomik ve sosyal baskıları yükselteceğini ve sürdürülebilir kalkınmaya yönelik ilerlemeyi zorlaştıracağını” öngörüyor.
Bu yoksul ülkelerin tamamı Küresel Güney’de yer alıyor.
IMF’nin PortWatch sistemi, Hürmüz Boğazı’ndaki gibi denizcilik aksamalarının küresel ticaret ağlarında nasıl zincirleme reaksiyonlara yol açtığını gerçek zamanlı olarak gözlemlemeyi mümkün kılıyor. Küresel ekonominin tek noktadan kaynaklanan arızalara karşı yüksek hassasiyeti, 2021 yılında Ever Given konteyner gemisinin Süveyş Kanalı’nda karaya oturması ve altı gün boyunca trafiği bloke etmesiyle zaten açıkça görülmüştü; bu durum kısa vadede yaklaşık 1 milyar dolarlık kayba ve tedarik zinciri aksamalarından dolayı uzun vadede çok daha büyük kayıplara yol açmıştı. UNCTAD’ın 2024 Deniz Taşımacılığı İncelemesi, Panama Kanalı’nda kuraklık nedeniyle su seviyelerinin düşmesinden dolayı; Kızıldeniz-Süveyş koridoru ise, İsrail’in Filistinlilere karşı soykırımı, Yemen’in İsrail’e karşı misilleme saldırıları ve Ukrayna’daki savaştan dolayı küresel tedarik zincirindeki birçok kritik “dar boğazın” zaten ciddi baskı altında olduğu uyarısında bulundu. Bu nedenle, deniz ticareti son birkaç yılda hacim olarak büyümüş olsa da bu ticaretin bağlı olduğu rotalar daha savunmasız, daha maliyetli ve savaş nedeniyle aksamalara daha açık hale gelmiştir. Hürmüz Boğazı’nda kısıtlamalar getirilmeden önce de küresel darboğazlar, dünya ekonomisinin çatışma coğrafyalarında yapısal olarak ne kadar savunmasız kaldığını zaten göstermişti.
Mart ayının son gününde, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, İran’ın savaşı kaybettiğini ve ‘rejim değişikliğinin gerçekleştiğini’ iddia etti. Bu tür söylemler, Washington’ın zafer ilan etme ve savaşı sona erdirme girişimini işaret edebilir. Ancak ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşı sona erse de ermese de yoksul ülkeler üzerindeki ekonomik zararı önemli olmaya devam ediyor. Yoksul ülkelerin çoğu için bu savaş, on yıllarca süren neoliberal yeniden yapılanma ve borç azaltma döngülerinin ardından geliyor. Savaş, bu ülkelerin çoğunu uçurumun kenarına itme tehdidi oluştururken, koordineli bir uluslararası yanıta ihtiyaç duyulmaktadır. Böyle bir eylem için siyasi iradenin olup olmadığını bilmiyoruz. Ancak, Tricontinental: Sosyal Araştırma Enstitüsü olarak, İran’a karşı savaşın asimetrik etkisini derhal ele almak için dört tematik alan altında sınıflandırılmış bir dizi olası politika önlemi öneriyoruz:
Finansal likiditeyi genişletmek
- İthalata bağımlı ülkeler için döviz kurlarını istikrara kavuşturmak amacıyla, Çin Halk Bankası gibi kuruluşlar aracılığıyla döviz takas hatlarına erişim sağlanmalıdır.
- Dünya Bankası ve Asya Kalkınma Bankası gibi çok taraflı bankalar kriz dönemleri boyunca, ödemeler dengesindeki potansiyel şoklara yönelik hızlı finansman sağlamalı.
- Hızlı Kredi Kolaylığı ve Hızlı Finansman Aracı yoluyla hem daha hızlı hem de daha büyük miktarlarda ödeme yapılması ve en önemlisi hiçbir koşula bağlı olmaması şartıyla, IMF’nin acil durum finansmanını Küresel Güney’e genişletmesi hedeflenmeli. Buna bağlı olarak IMF’nin kullanılmayan Özel Çekme Hakları (üye ülkelerin elinde bulunan rezerv varlıklar) daha zengin ülkelerden kırılgan ekonomilere yönlendirilmeli.
- Borçlanma maliyetlerini düşürmek için IMF’nin ek ücretleri geçici olarak askıya alınmalı.
Enerji fiyatları için tampon oluşturmak
- Düşük gelirli ülkeler için temel yakıt ithalatını sübvanse etmek amacıyla küresel bir yakıt fiyat istikrar fonu oluşturulmalı.
- Piyasayı istikrara kavuşturmak ve şirketlerin aşırı fiyat artışlarını ve haksız kazançlarını önlemek için stratejik petrol rezervlerinin serbest bırakılması koordine edilmeli.
- Petrol ve doğalgaz piyasalarında pazarlık gücü sınırlı olan en az gelişmiş ülkelere enerji tedarik koridorları garantisi sağlanmalı.
- Yenilenebilir ve şebeke dışı enerjiye, teknoloji transferi ve bölgesel arz çeşitlendirmesi (alternatif boru hatları ve depolama yoluyla) dahil olmak üzere, büyük ölçekli bir acil durum desteği sağlanmalı.
- Bu önlemler, enerji şirketlerine geçici bir ‘beklenmedik kâr vergisi’ (windfall tax) ve emtia piyasalarında spekülasyon karşıtı önlemler yoluyla finanse edilebilmeli.
Lojistiği desteklemek ve istikrara kavuşturmak
- Enerji ve nakliye piyasalarında şeffaflık şartları uygulanarak panik kaynaklı fiyat artışları azaltılmalı.
- Yüksek riskli rotalar için nakliye sigortası sübvanse edilerek, temel ithalat ürünlerindeki maliyet artışları azaltılmalı.
- Daha yoksul ülkelere yönelik yüksek ulaşım maliyetleri, yük dengeleme programları uygulanarak telafi edilmeli.
- Limanlarda ve önemli geçiş noktalarında temel ihtiyaç maddeleri için hızlı geçiş yolları oluşturulmalı.
Gıda fiyatlarını istikrara kavuşturmak için müdahale
- Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) Küresel Gıda İthalat Finansman Mekanizması tarafından önerildiği gibi, acil gıda ithalat finansmanı mekanizmaları aracılığıyla artan gıda ithalat faturaları karşılanmalı.
- FAO ve Uluslararası Gübre Sanayi Birliği’nin gübre dağıtım mekanizmasının küresel bir versiyonunu oluşturarak gübreye erişim güvence altına alınmalı.
- Kırılgan ülkelere tercihli erişimi garanti altına almak için, piyasaya dayalı ihracat kısıtlama disiplininin yerine büyük gıda ihracatçıları arasında dayanışmaya dayalı koordinasyon geçirilmeli.
- Kamu dağıtım sistemleri aracılığıyla savunmasız nüfus gruplarına sübvansiyonlu gıda ve yakıt sağlanmalı ve gerekirse temel mallara erişimi garanti altına almak için niceliksel karne sistemi uygulanmalıdır. Krizin derinleşmesi durumunda, toplu taşıma için sübvansiyonlu yakıt sağlamaya ve özel otomobil kullanımını caydırmaya yönelik önlemler de göz önünde bulundurulmalıdır.
Bu önerileri, mevcut sistem çerçevesinde bile, yoksul ülkelerin halklarının istemedikleri ve desteklemedikleri bir savaştan kaynaklanan acılarını hafifletmenin her zaman yolları olduğunu göstermek için listeledik. Bu önerilerin küçük bir kısmı bile uygulansa, milyarlarca insanın üzerindeki yükü hafifletecektir. Acıyı hafifletme koşulları gerçekliğimizde mevcuttur; bunların pratikte kullanılmaması siyasi bir tercihtir. Elbette, bu önerileri ilerletebilecek kurumların, (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü tarafından kontrol edilen) Uluslararası Enerji Birliği ve (Küresel Kuzey’in Küresel Güney’e göre dokuz kat daha fazla oy gücüne sahip olduğu) IMF gibi, Küresel Kuzey ülkelerinin veya çok uluslu nakliye şirketlerinin (Danimarkalı şirket Maersk ve İsviçreli şirket MSC gibi) elinde olduğunu kabul etmek de önemlidir.
Bu tür önlemleri hayata geçirecek veya savunacak siyasi liderliği kimin sağlayacağı sorusu hâlâ cevapsız kalıyor. Tehlikeli tek taraflılığın hüküm sürdüğü bir dönemde yaşıyoruz ve Küresel Güney’deki yeni hava henüz kurumsal bir biçim almadı. Küresel Kuzey dışında savaştan en çok etkilenen ülkelerden bazılarını içeren BRICS+ gibi bir süreç, yakıt, gübre ve gıda ile ilgili konularda müzakere edebilecek siyasi ağırlığa ve ekonomik ölçeğe sahip. İran’ın da BRICS+ üyesi olması ve prensip olarak Küresel Güney’e ticaret erişimini sağlamaya istekli olmasıyla, serbest ticaretten ziyade dayanışmaya dayalı anlaşmalar olasılığı ufukta görünüyor.
Yüzyıllar boyunca, (Mevlana) Celaleddin Muhammed Rumi’den (1207-1273) itibaren Fars şiiri, hayatın temel sorularına cevap arayışında olmuştur. Fars şairleri insan acısını irdelemiş ve çözümlerin doğanın gizemlerinin içinde bir yerlerde var olduğunu hayal etmişlerdir. Yirminci yüzyılda, bu geleneğin büyük modern seslerinden biri İranlı şair ve ressam Sohrab Sepehri (1928-1980) olmuştur. Sepehri’nin Hajm-e sabz (Yeşil Kitap, 1968) adlı eserinde, Rumi’ninkine benzer bir şekilde, yok olma arzusunu dile getiren Posht-e-Daryaha (Denizlerin Ötesinde) adlı bir şiiri bulunmaktadır:
Bir tekne yapacağım
ve onu suya indireceğim
ve bu yabancı topraklardan çok uzaklara yelken açacağım, burada kimse aşkın korusunda kahramanları uyandırmıyor;
ağsız bir tekne ve inci arzusu olmayan bir kalple yelken açmaya devam edeceğim ve denizin maviliğine ya da sudan çıkıp saçlarının cazibesini balıkçıların parıldayan yalnızlığına yansıtan deniz kızlarına kalbimi kaptırmayacağım.
Denizlerin ötesinde bir kasaba var,
Pencereler aydınlanmalara açık,
Çatılarda güvercinler yaşıyor,
İnsan zekasının pınarlarına bakıyorlar,
Her on yaşındaki çocuk bir bilgi dalı tutuyor,
Kasaba halkı bir tuğla sırasında bir alev
ya da narin bir rüya görüyor;
Toz, duygularınızın müziğini duyabiliyor,
Efsanevi kuşların çırpınışları rüzgarda duyuluyor,
Denizlerin ötesinde bir kasaba var,
Güneş, erken kalkanların gözleri kadar açık,
Şairler suyun, bilgeliğin ve ışığın mirasçılarıdır,
Denizlerin ötesinde bir kasaba var,
Öyleyse bir tekne inşa edilmeli.
Kaynak: https://thetricontinental.org/newsletterissue/strait-of-hormuz/
