1 Ocak 2026 itibarıyla, 26 yaş üzerindeki otizmli bireylerin özel eğitim ve rehabilitasyon hizmetlerine erişiminin MEBBİS sistemi üzerinden fiilen engellendiğine dair bilgiler tam olarak bunu gösteriyor: Hukukun yerini algoritmaların aldığı bir düzen.
Ortada açık bir yasa yok.
Ortada Resmî Gazete’de yayımlanmış bir karar yok.
Ortada kamuoyuna yapılmış şeffaf bir açıklama yok.
Ama ortada çok açık bir sonuç var:
Otizmli bireylerin yaşam boyu süren eğitim hakkı, sessiz sedasız budanıyor.
Bu noktada açık konuşmak gerekir.
Türkiye’de hiçbir ulusal mevzuatta, engelli bireylerin özel eğitim ve rehabilitasyon hizmetlerinden yararlanmasına ilişkin bir üst yaş sınırı yoktur. Bu sınır ne Engelliler Hakkında Kanun’da vardır, ne Anayasa’da, ne de Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde.
Bu nedenle yaşanan şey bir “teknik aksaklık” değil; açık bir hak ihlalidir.
Üstelik bu ihlal, yalnızca iç hukukun değil, uluslararası hukukun da doğrudan ihlalidir. Türkiye, Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’ne taraf bir devlettir. Bu sözleşme, engelli bireylerin yaşam boyu, ayrımcılıktan uzak, kapsayıcı eğitime erişimini bir tercih değil, yükümlülük olarak tanımlar.
Uluslararası hukukta devletler, “bütçem yok”, “sistem böyle”, “teknik düzenleme yaptık” diyerek temel hakları askıya alamaz.
Bu tür gerekçeler, insan hakları hukukunda geçerli savunma sayılmaz.
Daha da önemlisi şudur:
Birleşmiş Milletler mekanizmaları, özellikle engelli hakları alanında, yaş temelli ayrımcılığı açıkça yasaklamaktadır. Engellilik hali çocuklukla sınırlı değildir. Otizm, çocuklukta başlayıp yetişkinlikte “sona eren” bir durum değildir. Bu bilimsel gerçeği yok sayan her politika, yalnızca hukuka değil, bilime de meydan okumaktadır.
Ama mesele sadece hukuki değil, aynı zamanda siyasidir.
Çünkü burada karşımıza çıkan şey, hakların görünmez yöntemlerle daraltılmasıdır.
Bir yasa çıkarırsınız, toplum tartışır.
Bir yönetmelik yayımlarsınız, itiraz yolları bellidir.
Ama bir yazılım filtresi koyarsanız, kim fark edecek? Kim dava açacak? Kim muhatap alacak?
İşte tam da bu nedenle bu uygulama son derece tehlikelidir.
Hakların açıkça gasp edilmesinden daha tehlikeli olan, sessizce budanmasıdır.
Bu uygulama yalnızca otizmli bireyleri değil; aileleri, bakım verenleri ve toplumu da doğrudan etkiler. Özel eğitim ve rehabilitasyon hizmetleri, bireyin işlevselliğini korur, bağımsız yaşamını destekler, toplumsal katılımını güçlendirir. Bunları kesmek, “tasarruf” değildir; sorunu erteleyip büyütmektir.
Sosyal devlet, kısa vadeli bütçe hesaplarıyla değil; uzun vadeli insan hakları perspektifiyle yönetilir. Aksi hâlde devlet, hak temelli bir yapı olmaktan çıkar; maliyet hesaplayan bir işletmeye dönüşür.
Bugün otizmli bireylerin eğitim hakkı bir yazılım güncellemesine feda ediliyorsa, yarın hangi hak hangi “teknik gerekçeyle” askıya alınacaktır?
Sağlık hakkı mı?
Sosyal destekler mi?
Bağımsız yaşam hizmetleri mi?
Uluslararası insan hakları hukukunun temel ilkesi nettir:
Haklar geri götürülemez.
Devletler, bir kez tanıdıkları hakları keyfi biçimde daraltamaz, fiilen ortadan kaldıramaz.
Bu nedenle buradan açık bir uyarı yapmak gerekir:
Eğitim hakkı pazarlık konusu değildir.
Yaşla sınırlandırılamaz.
Algoritmalarla yönetilemez.
Ve hiçbir koşulda sessizce gasp edilemez.
Eşitlik, sadece sözleşme metinlerinde yazdığı sürece değil; hayata geçtiği sürece anlamlıdır.
Aksi hâlde geriye kalan şey, imzalanmış sözleşmeler ve ihlal edilmiş hayatlardır.
Ve biz bu ihlalleri ne görmezden geliriz, ne de unuturuz.
