Suriye’de yaşananlar artık yalnızca bir iç savaşın değil, derin bir toplumsal ve siyasal yıkımın ifadesidir. Savaş öncesinde yaklaşık 23 milyon nüfusa sahip olan ülkede bugün milyonlarca insan yerinden edilmiş durumdadır. 6–7 milyon kişi ülke dışına göç etmiş, 5–6 milyon insan ülke içinde yer değiştirmiş, yüz binlerce insan yaşamını yitirmiştir. Bu tablo, bölgede siyaset yapmanın soyut hedefler değil, somut gerçeklikler üzerinden yürütülmesi gerektiğini bir kez daha ortaya koymaktadır.
Güney Kürdistan deneyimi ve somut koşulların tahlili
Bu bağlamda, “somut koşulların somut tahlili” ilkesine dayalı siyasal yaklaşımın Kürt siyaseti açısından ne anlama geldiği, Mesut Barzani’nin yaklaşık 15–20 yıl önce Güney Kürdistan Federal Bölgesi’ne ilişkin yaptığı değerlendirmede açık biçimde görülür. Barzani, her Kürt’ün gönlünde bağımsız bir Kürdistan idealinin yattığını kabul etmekle birlikte, mevcut tarihsel, siyasal ve bölgesel koşulların Irak halkı ve Irak yönetimiyle federatif bir yapı içinde, özerk bir statüyle yaşamayı zorunlu kıldığını ifade etmiştir. Bu yaklaşım, ideallerden vazgeçmeden, siyasal kararların reel güç dengeleri ve somut gerçeklikler üzerinden belirlenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Rojava’da yeni dönem ve müzakere süreci
Benzer bir durum bugün Rojava’da yaşanmaktadır. Son bir yıl içinde yaşanan gelişmelerle birlikte Rojava yeniden tartışmaların merkezine yerleşmiş, koalisyon güçlerinin desteğiyle şekillenen yeni Şam yönetimi ile Kürtler arasında bir müzakere süreci başlamıştır. Özellikle 29 Ocak’ta yapılan anlaşmanın ardından kamuoyunda “Kürtler Rojava’yı kaybetti” yönünde yaygın bir algı oluşmuştur. Ancak sahadaki gerçeklik bu kadar basit değildir.
SDG’nin sahadaki konumu ve Arap bölgelerinden çekilme
Suriye savaşı boyunca SDG öncülüğündeki Kürt güçleri yalnızca Kürt nüfusunun yoğun olduğu bölgelerde değil; Rakka ve Deyrizor gibi Arap nüfusun çoğunlukta olduğu alanlarda da varlık göstermiştir. Bu bölgeler IŞİD’den alındıktan sonra Araplar, Kürtler ve diğer toplulukların katılımıyla yönetilmiştir. Ancak son dönemde Arap aşiretlerinin siyasal tercihlerinin Şam yönetimi yönünde şekillenmesi, Kürtleri bu alanlarda fiilen yalnız bırakmıştır.
Bu noktada Kürtler zor bir tercihle karşı karşıya kalmıştır: Ya Şam yönetimiyle ve eski müttefikleriyle yeni bir savaşı göze alacaklar ya da daha fazla kan dökülmesini engellemek için geri çekileceklerdi. Kürtler ikinci yolu tercih etmiştir. Bu nedenle SDG; Rakka’dan, Deyrizor’un özellikle güney ve doğu kırsalından ve Fırat hattındaki Arap ağırlıklı bazı bölgelerden çekilmiştir.
Rojava’nın çekirdek bölgelerinde durum
Ancak bu geri çekilme, Rojava’dan bir çekilme değildir. Kobani, Kamışlo, Haseke, Derik ve Amude gibi Kürt nüfusunun yoğun olduğu Rojava’nın çekirdek bölgelerinde Kürt varlığı ve siyasal yapı varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla Kürtler Rojava’yı kaybetmemiş; savaş koşullarında fiilen yönettikleri ancak Kürtlerin çoğunlukta olmadığı Arap bölgelerinden geri çekilmiştir.
Bağımsızlık tartışmaları ve gerçekçilik sorunu
Buna rağmen Kürt kamuoyunda, özellikle siyasi ve ekonomik risk almayı tercih etmeyen kimi birey ve çevreler şu soruyu sormaya devam etmektedir: Eğer Kürtler baştan itibaren bağımsız bir devlet hedefi koymuş olsalardı, sonuç farklı olur muydu? Bu yaklaşım gerçekçi değildir. Rojava Kürtleri başından beri bağımsız bir devlet hedeflemediklerini, Suriye’de yaşayan halklarla birlikte eşit ve demokratik bir yaşam istediklerini açıkça ifade etmişlerdir. Ancak bunun tersini savunsalardı bile, yani bağımsız bir Kürt devleti talebini yüksek sesle dile getirmiş olsalardı, bölgesel ya da uluslararası güçlerin bu talebi destekleyeceğini düşünmek ciddi bir yanılgı olurdu.
2017 Güney Kürdistan referandumu ve uluslararası tutum
Bunu görmek için yakın tarihe bakmak yeterlidir. 2017 yılında Güney Kürdistan’da yapılan bağımsızlık referandumunda halkın yüzde 97’si bağımsızlık yönünde oy kullanmış, buna rağmen başta bölge devletleri ve ABD olmak üzere uluslararası kamuoyu bu iradeye sert biçimde karşı çıkmıştır. Üstelik Güney Kürdistan o döneme kadar birçok ülkeyle güçlü diplomatik ve ticari ilişkiler kurmuş olmasına rağmen, Kürtlerin bağımsızlığı küresel sistem tarafından bilinçli biçimde reddedilmiş; Kürtler fiilen cezalandırılarak Kerkük Irak hükümetine devredilmiştir.
Küresel sistem ve Kürtlerin statü mücadelesi
Gerçek şu ki, küresel egemen sistem Kürtlerin bırakın bağımsızlığını, en sınırlı özerklik biçimlerini bile ancak zorla ve isteksiz biçimde kabullenmektedir. Rojava’da yaşananlar da bu genel tablonun dışında değildir. Kürtlerin fiili bir özerk yönetim oluşturması dahi hâlâ birçok güç açısından tahammül edilmesi zor bir durum olarak görülmektedir.
Ortadoğu’da değişen dengeler ve ortak bilinç
Bugün Orta Doğu’da sınırlar yeniden tartışılırken, Suriye’de Dürziler ve Aleviler kendi geleceklerine dair taleplerini daha açık dile getirmeye başlamışken, Kürtlerin Rojava’daki statüsünün nasıl şekilleneceği hâlen belirsizliğini korumaktadır.
Ancak şu açıktır: Bu süreci yalnızca bir geri çekilme olarak okumak eksik olur. Rojava etrafında yaşananlar, Kürdistan tarihinde belki de ilk kez dört parça Kürdistan’da ve diasporada yaşayan Kürtlerin güçlü bir duygu ve kader ortaklığı etrafında birleşmesine yol açmıştır. Bu ortak bilinç, Rojava’da yaşanan kayıplardan çok daha kalıcı ve stratejik bir kazanıma dönüşme potansiyeli taşımaktadır.
Sürecin geleceği
Suriye ve Rojava meselesi henüz kapanmış değildir. Kürtler açısından asıl mesele, bu ortak bilincin kalıcı bir siyasal iradeye dönüşüp dönüşemeyeceğidir. Bunun yanıtını da önümüzdeki süreçte yaşayarak göreceğiz.
