Antalya’nın Alanya ilçesinde Sebze ve Meyve Hali’nde hamallık yaparak geçimini sağlayan ve asgari ücretle çalışan bir baba, engelli çocuğunun eğitime erişimini sağlamak için kendi imkânlarıyla bir raylı sistem kuruyor. Olay, kamuoyuna “fedakârlık” ve “insanlık dersi” başlıklarıyla sunuldu. Ancak bu anlatının kendisi, hukuki ve politik açıdan ciddi bir sorunun üzerini örtmektedir.
Zira burada tartışılması gereken mesele, bireysel fedakârlık değil, devletin açık yükümlülük ihlalidir.
I. Sosyal devlet ilkesi ve anayasal yükümlülük
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesi devleti açıkça bir “sosyal hukuk devleti” olarak tanımlar. Bu ilke, yalnızca teorik bir nitelik taşımamakta; devlete, dezavantajlı grupların yaşam koşullarını iyileştirme yönünde pozitif yükümlülükler getirmektedir.
Anayasa’nın 10. maddesi ise eşitlik ilkesini düzenler ve engellilere yönelik alınacak özel tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı sayılamayacağını açıkça belirtir. Bu hüküm, engelli bireyler için ayrımcılığı ortadan kaldırmaya yönelik aktif politika üretme zorunluluğunu ortaya koymaktadır.
Yine Anayasa’nın 42. maddesi, kimsenin eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamayacağını hükme bağlar. Bu hak engelli bireyler bakımından fiilî erişilebilirliği de kapsar.
Dolayısıyla bir ailenin çocuğunu okula ulaştırabilmek için kendi imkânlarıyla alternatif ulaşım sistemi kurmak zorunda kalması, açıkça anayasal hakların ihlali anlamına gelir.
II. Uluslararası hukuk: CRPD çerçevesinde devletin sorumluluğu
Türkiye’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi (CRPD), engelli bireylerin haklarını güvence altına alan bağlayıcı bir uluslararası metindir.
CRPD’nin:
• 9. maddesi (Erişilebilirlik), devletlere fiziksel çevreye, ulaşıma ve kamu hizmetlerine erişimi sağlama yükümlülüğü getirir.
• 20. maddesi (Kişisel hareketlilik), engelli bireylerin bağımsız hareket edebilmesi için gerekli desteklerin sağlanmasını zorunlu kılar.
• 24. maddesi (Eğitim) ise kapsayıcı birn eğitim sisteminin kurulmasını ve engelli bireylerin eğitime eşit erişimini güvence altına alır.
Bu hükümler birlikte değerlendirildiğinde, engelli bir çocuğun eğitime erişiminin aile bireylerine bırakılması, yalnızca bir eksiklik değil; uluslararası yükümlülüklerin de ihlalidir.
III. “Fedakârlık” söylemi ve hukuki sorumluluğun görünmez kılınması
Bu tür olayların “fedakârlık” ekseninde sunulması, hukuki sorumluluğun sistematik olarak görünmez kılınmasına neden olmaktadır.
Zira fedakârlık söylemi;
• devletin yükümlülüğünü bireylere devreder,
• hak ihlalini duygusal bir başarı hikâyesine dönüştürür,
• engelli bireyleri pasif ve bağımlı konumda yeniden üretir.
Bu anlatı, aynı zamanda engelli bireylerin hak temelli taleplerini de zayıflatır. Çünkü bir hak ancak ihlal edildiğinde talep edilebilir; oysa fedakârlık anlatısı ihlali normalleştirir.
IV. Bakım emeğinin özelleştirilmesi ve ailelerin kurumsal yük altına sokulması
Engelli politikalarının mevcut uygulamasında, bakım yükünün büyük ölçüde ailelere devredildiği görülmektedir. Bu durum, sosyal devletin geri çekilmesinin en somut göstergelerinden biridir.
Aileler, ulaşımı sağlamak, eğitime erişimi organize etmek ve bakım hizmetlerini yürütmek zorunda bırakılmakta; bu yük ise çoğu zaman verilen emeği görünmez kılmaktadır.
Böylelikle yalnızca engelli bireylerin bağımsız yaşam hakkını zedelemekle kalmaz; aynı zamanda aile bireylerini de sosyal ve ekonomik açıdan sınırlayan bir kurumsallaşma pratiği üretilir.
V. Bağımsız yaşam hakkı ve insan onuru
CRPD’nin temel yaklaşımı, engelli bireylerin bağımsız ve toplum içinde eşit bireyler olarak yaşamasını esas alır. Bu çerçevede “bağımsız yaşam hakkı”, yalnızca bireysel bir tercih değil, devletin aktif olarak desteklemek zorunda olduğu bir haktır.
Bir bireyin eğitime erişiminin, hareketliliğinin ve günlük yaşamının diğer aile bireylerinin fiziksel kapasitesine bağlı olması insan onuru ile bağdaşmaz.
Bu durum engelliliğin, bireysel bir eksiklik olarak değil, kamusal düzenin erişilemezliğinin sonucu olarak değerlendirilmesini zorunlu kılar.
VI. Alkışlamaktan ziyade hesabını sormak gerek
Antalya’daki olay, bir fedakârlık hikâyesi olarak değil, sosyal devletin işletilmediğinin somut bir göstergesi olarak okunmalıdır.
Sormamız gereken sorular şunlardır:
Bir baba engelli çocuğu için neden raylı sistem kurmak zorunda kalır?
Bir çocuk eğitime erişebilmek için neden ailesinin imkanlarına ve gücüne bağımlı bırakılır?
Bu sorulara verilecek her dürüst cevap bizi aynı sonuca götürür:
Olay, bir yandan kişisel bir bir fadakarlık hikayesi olsa da, öte yandan ve esas olarak kamusal hak ihlalinin ibretlik sonucudur.
