Bir barbarlık çağındayız. ABD’nin Venezuela’yı bombalaması ve devlet başkanı Nicolás Maduro ile eşi Cilia Flores’i “yargılamak” üzere kaçırması, uluslararası ilişkiler tarihinde açık bir kırılma anıdır. Bu artık örtük operasyonlar ya da vekâlet savaşları değil; doğrudan, pervasız ve hukuksuz bir haydutluktur. Bugün Maduro’ya yapılan, yarın başka birine yapılabilir. Yarın Çin Tayvan’a saldırdığında ya da Rusya Ukrayna devlet başkanını kaçırdığında, “dur” diyebilecek bir ilke, bir norm, bir düzen kalmamıştır.
Burada Maduro için ağıt yakmaya gerek yok. Maduro bir diktatördü; sosyalist falan değildi. Olsa olsa yozlaşmış bir sol-popülistti. Bolivarcı devrimin tarihsel meşruiyetini tüketti, renklerini soldurdu. Öte yandan, Maduro’nun rejim içindeki güçler tarafından satılıp satılmadığı da ayrı bir tartışma başlığıdır. Bu yönde ciddi iddialar var ve hiçbiri hafife alınacak nitelikte değildir.
Ancak mesele Maduro değildir. Meksika’nın 19. yüzyıldaki ünlü diktatörlerinden Porfirio Díaz’ın dediği gibi, “Zavallı Meksika, Tanrı’ya çok uzak, ABD’ye ise çok yakın.” Latin Amerika’nın tarihi kalemle değil, kanla yazıldı. İki yüz yıldır; Monroe Doktrini’nden bu yana… ABD, dün de bugün de sayısız otoriter rejimi, diktatörlüğü ve gerici monarşiyi destekledi, destekliyor. Sorun rejim tipi değil; sorun güç paylaşımıdır, kaynaklara ve zenginliklere kimlerin çökeceğidir.
ABD, Çin’e açıkça “arka bahçemde yerin yok” dedi. Çin’i kuşatmak istiyor. Tam da bu yüzden sıranın İran’a da gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Aynı durum başka coğrafyalar için de geçerli. Bu, çoktan başlamış bir paylaşım savaşıdır.
Venezuela, ABD müdahaleciliğine karşı Çin ve Rusya’ya yaslanarak bir denge kurmaya çalıştı. Ancak artık eski SSCB yok. Bu gerçek, sol, sosyalist, devrimci ve ulusal kurtuluşçu hareketler açısından tarihsel bir ders içeriyor: Emperyalizme karşı SSCB’nin varlığının ne anlama geldiği, ancak onun yokluğunda tam olarak anlaşılabiliyor. Ne var ki komuta sosyalizmi, bürokratikleşmiş bir sosyalizm, emperyalist kuşatmayı yaramadı; SSCB’yi yıkan süreç bizzat bu çelişkilerin ürünü oldu. Kimse şunu unutmasın: Bir süper gücü yıkan mantık, küçük ve orta ölçekli devletleri hayli hayli ezer.
Bu tartışmayı bir kenara koyarsak, ABD’nin hukuki niteliği zaten uzun süredir tartışmalı olan uluslararası hukuku fiilen yerle bir ettiği açıktır. Nicedir söylüyorum: 1945’te kurulan uluslararası hukuk düzeni şimdi gerçekten çöküyor. Ve emperyalizm, en çıplak, en vahşi hâliyle geri dönüyor.
Üstelik yalnızca uluslararası sistem değil, devlet formu da değişiyor. Artık burjuva liberal demokrasi biçimi çözülüyor; faşist biçimler alan bir kapitalist devlet karşımızdaki. Bu artık Leviathan değil, Behemoth’tur. Ünlü Alman hukukçu Franz L. Neumann’dan mülhem söyleyecek olursak; Güçlü ama yine de hukukla sınırlandırılmış bir yapı değil; hukukun çöktüğü, çıplak zorun egemen olduğu, parçalı ve keyfî bir iktidar biçimi. Trump şahsında karşımıza çıkan şey, demokrasi ve özgürlük götürme maskesi taşıyan liberal emperyalizm değil; açık, saldırgan ve faşizan bir emperyalizmdir.
Bu yüzden ihtiyaç duyduğumuz şey açıktır: Faşizme ve emperyalizme karşı daha fazla demokrasi, daha fazla enternasyonalizm ve daha fazla sosyalizm. Başka bir çıkış yolu yoktur.
