Epstein davası bize tek bir adamın suçunu anlatmıyor. Aslında çok daha büyük bir şeyi, bir dünya düzenini gösteriyor. Bir avuç insanın akıl almaz servetlere ve neredeyse sınırsız imkânlara sahip olduğu; dünyanın geri kalanının ise yoksulluk, güvencesizlik ve muhtaçlık içinde yaşamaya zorlandığı bir düzeni. Bu düzende para sadece konfor anlamına gelmiyor, doğrudan güce dönüşüyor. Güç de adalet dahil her şeyin satın alınabileceği yönünde küstah bir inanç yaratıyor. İnsanların, çocukların, kadınların, doğanın, hayvanların metaya dönüştüğü; alınıp satılabilir, kullanılabilir, tüketilebilir görüldüğü bir düzen bu ve Epstein bu düzenin istisnası değil bir ürünü.
Kadınların ve çocukların bedenlerini tahakküm altına alan patriyarka ve kapitalizmin ortaklığından, arzunun sınır tanımadığı, her şeyin haz nesnesi olabildiği, şiddetin sıradanlaştığı ve suçun örgütlü biçimde üretildiği bir sistem ortaya çıktı. Sınırsız para yalnızca lüks sağlamıyor, aynı zamanda cezasızlık duygusu da yaratıyor. “Bana bir şey olmaz”, “istediğim her şeyi yapabilirim” hissi buradan besleniyor. Bu düzende, özellikle parası ve gücü olan erkekler için rıza bir sınır değil, aşılması gereken bir engel. Beden dokunulmazlığı bir hak olmaktan çıkıp pazarlık konusu haline geliyor; yaşam hakkı bile “sonuçlarına katlanılabilir” bir maliyet gibi hesaplanıyor. Patriyarkal kapitalizmin ürettiği yoksulluk, güvencesizlik ve göçmenlik gibi kırılganlıklar, güç sahipleri için erişilebilirlik anlamına geliyor.
Epstein dosyası; finans dünyasından siyasetçilere, kraliyet çevrelerinden akademiye, eğlence sektöründen spor dünyasına uzanan geniş bir ağı ortaya seriyor. Bu ağ; paranın dolaşımıyla, siyasal korumayla ve “saygınlık” kalkanıyla örülmüş durumda. Işıltılı davetler, vakıflar, bağışlar, özel uçaklar, adalar… Gücü olanın suç üretebildiği ve buna rağmen saygınlığından hiçbir şey kaybetmeden görünmez kalabildiği bir düzen var karşımızda. Adalet mekanizması bu güç karşısında eğilip bükülebiliyor. Hukuk, ahlak, günah gibi kavramlar bu düzende zenginler ve güç sahipleri için değil; yoksul halk yığınlarını kontrol altında tutmak için kullanılıyor.

Epstein dosyasına dair milyonlarca yazışma, fotoğraf ve belgenin bağlamından kopuk biçimde, herhangi bir tasnif yapılmadan, ciddi bir işçiliğe tabi tutulmadan ortalığa saçılması, hakikatin açığa çıkması anlamına gelmiyor. Aksine, her şey konuşuluyormuş gibi yapılıyor ama hiçbir şey netleşmiyor. Kim suçlu, kim korundu, kim susturuldu soruları cevapsız kalıyor. Dosya, hakikat arayışı olmaktan çıkıp bir “skandallar dizisi”ne dönüşüyor. Hakikatin bu şekilde parçalanması, sorumluların ve bu suçları mümkün kılan sistemsel ilişkilerin sisin içinde kaybolmasına hizmet ediyor.
Şiddetin pornografik biçimde anlatılması ve magazin diliyle sunulması onu tüketilebilir bir şeye, izleyeni ise iştahlı bir seyirciye dönüştürüyor. İnsan izlerken rahatlıyor; çünkü olan biten, başkalarının başına gelen, “korkunç ama uzakta” bir hikâye haline geliyor. Egemenler için büyük bir konfor alanı yaratıyor bu. Dehşet bu şekilde sunulduğunda ve tartışıldığında politik olmaktan uzaklaşıyor. Fail bulanıklaşıyor, şiddete maruz kalanlar yeniden yaralanıyor. Ayrıntılar, hayatlar didiklenip konuşuluyor ama bu sistemi üreten ilişkiler konuşulmuyor. Komplo teorileri de bu bulanıklığın bir parçası. Her şeyi “gizli akıllara” ya da “büyük güçlere” bağlamak, somut ilişkileri ve somut sorumluları görünmez kılıyor. İnsanlar ya her şeye inanır hale geliyor ya da hiçbir şeye. Öfke yönsüzleşiyor, sorumluluk duygusu aşınıyor. “Bu kadar büyük bir şeyle ben ne yapabilirim?” hissi yerleşiyor, bu şiddet sarmalı ve suç örgütleri unutulup gidecek dosyalara, insanlar da edilgen seyircilere dönüşüyor. Bu yaşananların gerçek anlamda konuşulabilmesi, suçluların yargılanabilmesi ve bu suç organizasyonlarının yeniden oluşmasını engelleyecek mücadelenin kurulabilmesi için bu tuzaklara düşmemek gerekiyor.
Bu dosya tek bir “skandal” değil; üst üste binmiş, birbirini besleyen ve yıllardır kurulan bir düzenin açık hali. Bu yüzden ancak patriyarkal kapitalizmin içinden bakıldığında anlam kazanıyor.
Türkiye’de cezasızlık ve “susturulan itirazcılar”
Türkiye bu tabloya yabancı değil. Tarikatlar, vakıflar, medya, yargı ve siyasetle örülmüş ilişkiler ağı burada da karşımıza çıkıyor. Bütün köyün bildiği sistematik tecavüzlerden, sosyal medya olmasa tutuklanmayacak kadın katillerine; çocuk tecavüzcülerinden ikiyüzlü ilişkilere uzanan bir zincir var. Zengin ailelerin çocuklarını ailelerinden koparıp kurduğu sisteme dahil eden ve cinsel istismar, şantaj, tehdit gibi suçlar ile gündeme gelene kadar korunup kollanan Adnan Oktar davası; Kur’an’a Hizmet Vakfı yöneticisinin üç yaşındaki çocuğuna cinsel istismarda bulunduğu suçlamasıyla yargılandığı davada, uzman raporları istismarı doğruladığı halde savcılığın tutuklama talebine rağmen gözaltı bile yapılmaması; Ensar Vakfı’nda çocukların yaşadığı cinsel istismarla ilgili “bir kereden bir şey olmaz” diyen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, bu istismar olayları araştırılsın önergesinin red kararından sonra birbirlerini kutlamak için sıraya girenler ve TBMM’de verilen utanç verici zafer pozları; Hiranur Vakfı’nın kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’in kızını altı yaşındayken bir cemaat üyesiyle dini nikahla evlendirmesi, çocuğun yaşadığı nitelikli cinsel istismar, depremde kaybolan çocuklar, Adana’nın Aladağ ilçesinde bir cemaat yurdunda kilitli kapılar ardında yanarak ölen kız çocukları…

Karabük’te öldürülen göçmen öğrenci Dina’nın ülkesine tabutla dönüşü, İstanbul’da öldürülen Ugandalı Jesca, daha iyi bir yaşam umuduyla geldiği bu topraklarda tecavüz edildikten sonra öldürülen Violet, bakıcı olarak çalıştığı AKP milletvekili Şirin Ünal’ın evinde ölü bulunan 23 yaşındaki göçmen işçi Nadira, eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’ın oğlu Tolga Ağar’ın evine röportaj için gittikten bir gün sonra şüpheli biçimde ölen Yeldana… Fuhuşa zorlanan öğrenciler, pavyonlarda tehditlerle sisteme dahil edilen kız çocukları, koruma kalkanının verdiği rahatlıkla hareket eden, Aleyna Çakır’ı öldüren Ümitcan Uygun, intihar ettiği söylenen Rojin Kabaiş’in şüpheli ölümü, Ayşe Tokyaz davası…
Bu davaların neredeyse hiçbirinde etkin bir soruşturma yürütülmedi. Aksine, etkin soruşturma talep edenler, kendi imkanlarıyla delil toplamaya çalışanlar, çocuk istismarını ortaya çıkaran avukatlar ve sosyal medyada ses çıkarmaya çalışanlar cezalandırıldı. Gücün sağladığı cezasızlık suçun en büyük ortağı haline geldi. Kadın ve çocuk cinayetlerinin üzerinin örtülmesi, delillerin yok edilmesi, tanıkların susturulması bu suçlara cesaret verdi. Kızı Rabia Naz’ın ölümünün peşini bırakmadığı için “deli” ilan edilen ve tutuklanan Şaban Vatan; Epstein belgelerinde de adı geçen bir otelde staj yaparken şüpheli şekilde hayatını kaybeden Burak Oğraş’ın babasının yıllardır verdiği mücadele; yetiştirme yurtlarındaki fuhuş çetelerine dokunduğu için “deli” yaftası yapıştırılan ve Osman Gökçek’in şikâyetiyle tutuklanan avukat Dilek Ekmekçi; şüpheli kadın ölümlerini haber yaptığı için yargılanan gazeteciler… Bütün bunlar yalnızca cezasızlığın varlığını değil, gerçeğin peşine düşenlerin sistemli biçimde engellendiğini de gösteriyor. Failin değil, faillerin peşine düşenlerin yargılandığı bir düzen var karşımızda. Epstein dosyasındaki “korunan erkekler” ile Türkiye’deki “susturulan itirazcılar” aynı sistemin ürünü. Kadınlara, çocuklara, lubunyalara yönelen şiddet ve gücü oranında suç işleyebilen erkekler…
Mesele skandal saymak değil. Tek bir olay bile yeterince dehşet verici olmalı. Adaletin işletilmesi, yaraların sarılması ve bir daha yaşanmaması için gerçek önlemler alınması gerekiyor. Epstein davasıyla ilgili bu kadar belge, tanıklık ve hikâye ortadayken neredeyse hiçbir şey yapılmaması, yaşananların kendisi kadar yaralayıcı.
Epstein’ı mümkün kılan dünya, yalnızca gizli dosyalarla ya da “olağanüstü kötülerle” ayakta durmuyor. Mesele daha fazla belge görmek ya da yeni skandallar duymak değil. Bu suçları mümkün kılan ilişkileri teşhir etmek ve normalleştirilmesine izin vermemek. Patriyarkal kapitalist düzen değişmeden bu hikâyeler bitmeyecek. Bu hikâyelerin bitmesi, ancak bu düzeni normalleştirmeyi reddedenlerin ve umutla mücadele edenlerin çoğalmasıyla mümkün.
Kaynak: Çatlak Zemin
