Bu anlatılanlar kimin hikâyesi? “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”, “her koyun kendi bacağından asılır”, “gemisini kurtaran kaptan” felsefesinin tutsağı bir “insan” değilseniz eğer, “çanlar kimin için çalıyor?” diye soranlardan değilsinizdir. Çünkü her zaman çanların sizin için çaldığını bilecek akıl ve bilinç berraklığına sahipsinizdir. Öyleyse çanın sesine kulak vermek, tınısının anlamını sorgulamak gerekir. Olup bitenin kurgu film olmadığını; senin, benim, bizim hikâyemiz olduğunu görmek gerekir. Görünenin ötesini de görmek gerekir. Bekleme hâlinden hareket hâline geçmek gerekir.
Çanlar çalmaya, hikâyeler yazılmaya devam ediyor… Rejim, “Terörsüz Türkiye” sürecini “terörsüz bölge” sürecine taşıyarak sürdürüyor. Rojava, çok yönlü saldırılara karşı tarihsel ve siyasal bir süreçten geçiyor. Biz yoksullara, yoksulluk “genel normal” olarak yutturulmaya çalışılıyor. Faşizmin inşasının son tuğlaları örülüyor. Yeni örücüler iş başı yapmakta. Böylesi bir durumda soru ve ikilem net: Başta Kürt halkı olmak üzere halklar, ezilenler ve sosyalistler olarak; kendi hikâyemizi başkalarının yazmasına razı mı olacağız, yoksa kendi hikâyemizi yazma iradesiyle ayağa mı kalkacağız?
Faşizmin “genel normali” koşullarında “süreç”
Emperyalist kapitalizmin siyasal ve tarihsel olarak sınırlarına dayandığı 21. yüzyılda faşizm, bir rejim/devlet biçimi olarak dünya ölçeğinde öne çıkmakta. Faşizm, hareket/parti formunda her zaman kapitalist rejimlerde yerini koruyageldi. Gündelik toplumsal ilişkilerde, birey davranışlarındaki gündelik faşizm ise daha yaygın olarak hep var olageldi. Faşizmin bu iki hâli, genel normalin unsurları olarak varlıklarını hep sürdürdüler. Bugün faşizm, faşist hareket ve gündelik faşizmle entegre biçimde devlet biçimi olarak da “genel normal” hâline gelmekte. Artık emperyalist kapitalizme yapısal olarak içkin olan faşizm, devlet biçimi olarak da “genel normal”e dönüşmekte. Emperyalist kapitalist sistemin parçası olan Türkiye de bu genel normalleşmeyi kendine özgü olarak inşa etmekte. Bu inşanın son hamlesi olarak “Terörsüz Türkiye” sürecini devreye almış bulunuyor.
Bu bağlamda rejimin süreçten beklentisini, rejim sözcülerinden Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum’un 1 Şubat tarihli yazısından yaptığım alıntılarla bir kez daha görünür kılayım:
“Bir devlet inisiyatifi olarak başlayan ve devlet politikası olarak devam eden Terörsüz Türkiye hedefine yönelik süreç, bu süre zarfında terörsüz bölge amacıyla birleşerek çok önemli bir aşamaya geldi. Görünür yönüyle 1 Ekim 2024’ten beri devrede olan Terörsüz Türkiye’ye geçiş süreci, geçen 16 aylık zamanda birçok ilerlemeyle hedefe erişmenin eşiğine ulaştı…
Gerçek duruma bakıldığında Suriye’de münfesih terör örgütünün artık unsurları, Kürtlerin yerine örgütsel fetişizmi koydu…
Artık şu net olarak ortaya çıktı: Münfesih terör örgütünün bakiye unsurları, bırakın bölgedeki Kürtlerin tamamını temsil etmeyi, Kürtlerin bir kısmını dahi temsil kabiliyetini yitirme noktasına geldi… Bu unsurların yeni bir yola girmeleri tek çareleridir. Bu yol, Terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge hedeflerine destek vermek ve demokratik bütünleşme süreçlerinde yer almaktır.”
Bu ifadelerin anlamı, rejimin “süreç” hedefinin, Kürt mücadelesini bitirmek ve Kürt hareketini tasfiye etmek olduğunun ve bu hedeften bir milim sapılmadığının bir kez daha vurgulanmasıdır. Görülüyor ki Kürtleri örgütsüzleştirerek biat ettirme çabası sürmektedir. Kürtlere demokratik bütünleşme yolu gösterilmektedir. Kürt hareketinin kolektif iradesi demokratik bütünleşmeye hayır mı diyor? Demiyor. Kürtler; kimlik, dil, kültürel, sosyal ve siyasal haklarının diğer tüm halklarla eşit olarak kabul edildiği, Kürt olmaktan kaynaklı haklarının hukuksal güvenceye alındığı demokratik toplumda birlikte yaşamak istiyorlar. Bunun için mücadele ediyorlar. Demokratik bütünleşme süreçleri somutlandı ve var edildi de elinin tersiyle iten mi var? Yok. Durum bu olduğu hâlde Kürtler neden “demokratik bütünleşme süreçlerinde yer almaya” davet edilir? Çünkü rejimin işlettiği “süreç”, demokratik hakları tesis edecek bütünleşme süreci değil. Rejim bu süreci, var olan demokratik hakları da tümüyle yok etmeyi hedefleyen, adı var kendi yok “Kürt” realitesini tesis etme süreci olarak işletiyor.
Bu bağlamda Uçum ekliyor: “Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye halkının tüm unsurlarının olduğu gibi Kürtlerin de millî devletidir. Kürtler, Türk milletinin asli kurucu unsuru ve maddeten ayrılamaz parçasıdır. Türkiye Yüzyılı, Türk ve Kürt yüzyılıdır.” Bu sözler demokratik bütünleşmeyi mi anlatıyor, yoksa Kürt olma hakkının bir hak olmadığının açık edilmesi midir? Bu sözlerin tercümesi “Kürt her şey olabilir ama ‘Kürt’ olamaz”dır. Kürtler sadece ve sadece Kürt olmak istiyorlar. Kendi dilinde konuşmak, eğitim almak, kendi kültürünü özgürce geliştirmek ve yaşamak, kendi yaşamı ve geleceği hakkında söz ve karar sahibi olmak istiyorlar. Bunlara ilişkin hiçbir adım yok. Sadece “Türk ve Kürt yüzyılı”ndan söz ediliyor. Nasıl olacak bu? Her türlü doğal hakları yok sayılarak mı Kürtler bu memleketin asli unsuru olacaklar?
Emperyalist bölge politikaları ve Türkiye’nin “terörsüz bölge” kıskacında Rojava gerçeği
Suriye’de Esed rejiminin yıkılışından bu yana sular durulmaktan öte çalkantılı akışını sürdürüyor. Şam yönetimine oturtulan HTŞ ile Rojava yönetimi arasında anlaşma ve çatışma, eş zamanlı olgular olarak varlığını sürdürmekte. ABD başta olmak üzere uluslararası emperyalist güçler tarafından Ortadoğu’nun emperyal çıkarlar temelinde dizaynının bir parçası olarak HTŞ’nin Şam’a oturtulduğu herkesin bildiği bir gerçek. Ayrıca bu gerçeği, bölge devletlerinin özellikle de Türkiye’nin bu dizayn sürecindeki rolü ve Türkiye’nin beklentileri ile “büyük abilerin” beklentileri arasındaki olası pürüzlerin varlığıyla birlikte değerlendirmek gerekir.
ABD, emperyalist çıkarlar doğrultusunda Ortadoğu’nun yeniden dizaynının parçası olarak Suriye’yi şekillendirmek amacındadır. Bunun dışında insani ve demokratik bir amacının olması doğasına aykırıdır ve böyle bir tutumu da olamaz. Bütün derdi; var olan çoklu aktörleri kendi amacı ve tahakkümü doğrultusunda birbirine eklemlemektir. Birbiriyle mutlak çatışmalı durumdan istikrarsız uyum ilişkisi sürdürmelerinin koşullarını ve zorunluluk parametrelerini canlı tutmaktır. Dolayısıyla Suriye’de iç güçlerden birini/birilerini diğeri/diğerleri lehine tümüyle gözden çıkarmak ve Rojava’nın Türkiye lehine mutlak tasfiyesinin önünü açmak, emperyalist politikanın parçası değildir. Kısa ve orta vadede belirleyici yönelim bu olacak gibi görünmemektedir. Kürtler bu realite içinde kendilerine uygun olan yolu tercih edecekler ve/veya kendilerine bir yol açacaklardır.
Bu tablo içinde Türkiye’nin “Terörsüz Türkiye ve bölge” hedefinde, yukarıda da özetlediğim üzere Kürtlere yer yoktur. Daha doğrusu “Kürt olmayan” Kürtlere yer vardır. Türkiye’nin bu hedefi, uluslararası güç dengeleri ve çıkar ilişkilerine göre ton değiştirme zorunluluklarıyla birlikte varlığını sürdürmeye devam edecektir. Yani Kürtler için var olan zorluklar, Türkiye için de vardır. Hatta uluslararası emperyalist güçler için de durum böyledir. Fark, zorunlulukların eşitsiz/asimetrik güç ilişkileriyle özgül ağırlık oluşturduğu ve oluşturmaya devam edeceği gerçeğidir.
Rojava gerçeğini bu parametreleri gören bir yerden değerlendirmek gerekiyor. Rojava yönetiminin 13–15 Şubat 2026 tarihleri arasında düzenlenen, yaklaşık 50’den fazla devlet ve hükümet başkanı ile yüzlerce uluslararası yetkilinin katıldığı 62. Münih Güvenlik Konferansı’na daveti de bu gerçekliğin bir parçası olarak okunmalıdır. Rojava’nın statüsünün tanınması olarak değil. Nasıl ki Şam rejiminin 6 Ocak 2026’da Halep’in Kürt mahallelerine saldırı ve katliamlarına sessiz kalan ABD’ye dönük olarak “ABD Kürtleri sattı ve yok oluşa terk etti” okuması politik darlığı ifade ediyorsa; Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in Münih Güvenlik Konferansı’na davet edilmesini de Rojava’nın statüsünün tanınması ve Şam ile eşit varlığının kabulü olarak okumak başka bir politik darlık ve körlük olur.
Ama bu davet, Kürtlerin emperyalizmin basit bir figüranı olmadığını, “zayıf” da olsa bölge aktörlerinden biri olduğunu, emperyalistlerin bölge dizayn politikasında yok sayamayacağı bir realite ve güç olduğunu da gösterir. Bu davet ne tarihsel dönüm noktası abartmasıyla ne de 6 Ocak sonrası süreçte Kürtlerin Rojava’ya kadar geri çekilmelerine dönük bir “teselli ikramiyesi” naifliğiyle izah edilebilir. Güvenlik Konferansı’na davet, temkinli ama bu farklı boyutları gören bir yerden değerlendirilmelidir. Zira Kürtler, bu farklı gerekçeleri gören diplomatik ilişki ve manevra alanlarını değerlendirirken geleceklerini esas olarak dirençli, örgütlü ve güçlü bir halk olmaları gerçeği üzerinden inşa edebileceklerinin farkındadırlar ve farkında olmalıdırlar. Bunun gereği, sürekli mücadele ve uyanık olmaktır. 30 Ocak anlaşması hamurunun daha çok su götüreceği açıktır. Ama bu anlaşmada Kürtlerin, Rojava, Başûr ve Bakur başta olmak üzere bir bütün olarak dünya ölçeğinde ayağa kalkmalarının payını da görmek gerekir.
Kürtlerin kolektif merkezi iradesinin bunu gördüğü ve bu bilinçle hareket ettiği açıktır. Ancak aynı açıklığın, hem kimi Kürtler için hem de sosyalist hareketin anlamlı bir kesimi için varlığı kuşkuludur. Zira rejimin 6 Ocak’ta Halep’in Kürt mahallelerine saldırısı sonrası süreçte yaşanan katliamlar ve geri çekilmeyle her şeyin bittiği hayıflanmasının içine düşmek ve ABD’ye serzenişler, kimi Kürtlerin darlığı olurken; “biz dediydik… emperyalizme güven olmaz… böyle olacağı belliydi” gibi sözler de ezen ulus sosyalisti kibirliliğinin ve körlüğünün işaretleridir. Kürtler elbette 15 yıldır yaşananlar ve gelinen süreçte kendi paylarına düşen eksiklikleri sorguluyorlardır ve sorgulamalıdırlar; bu onların işidir, bize söz düşmez. Ama kendimin de parçası olduğum sosyalist hareketin kimi unsurlarına, bu “kendinden menkul” kibir ve politik körlükten kurtulmakla başlamak gerektiğini söylemek durumundayım.
“Terörsüz Türkiye ve bölge” sürecinde sosyalist duruş
Rejimin “Terörsüz Türkiye” sürecine karşı Kürtlerin uzattığı el, “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” oldu. 16 ayı geriden bırakan süreçte taraflar aynı hedeflerinde ısrarlı. Sosyalist hareketin sorumluluğu, Kürtlerin uzattığı eli sadece sorgulamak değil; destek olmak ve dayanışma içinde hareket etmektir. Bunun gereği, enternasyonalist duruş berraklığı ve pratiğiyle hüküm ifade edecektir.
Sosyalist hareket, barış mücadelesini demokrasi, ekmek ve özgürlük mücadelesiyle birlikte sürdürebildiği ölçüde bu görevinin hakkını verebilir. Faşizmin inşasına karşı demokrasiyi, ücretli köleliğe karşı özgür üreticiler mücadelesini örebildiği ölçüde topyekûn görevlerinin üstesinden gelebilir.
Bugün faşizmin karanlığına ve sermayenin saldırılarına karşı işçi direnişleri ülkenin dört bir yanında sürüyor. Gebze Organize Sanayi Bölgesi’ndeki Smart Solar işçilerinin 114 gün sürdürdükleri grev başarıyla sonuçlandı. Migros depo işçilerinin 23 Ocak’ta ücret zammı talebiyle başlattıkları direniş yol göstericidir. Trabzon Arsin ilçesinde bulunan Şok market depo işçileri de aynı nedenle direnişe geçti. İşten atılmalara karşı mücadele sürüyor. Koç Holding’e bağlı Kolay Gelsin’deki kuryelerin mücadelesi başarıyla sonuçlandı. Tokat’ta tekstil işçileri, Divriği’de maden işçileri hak mücadelesi için direnişte. Boğaziçi öğrenci ve akademisyenleri, 2016’dan beri sürdürdükleri direnişlerini en son öğrenci kulüplerinin boşaltılmasına karşı sürdürüyorlar. Her yer direniş alanı hâline geliyor.
Bunlar birleşik direniş yolundaki çoban ateşleridir. Çoban ateşlerinin ışığından herkes payına düşeni almalıdır. Zira bu “ateşler”, korku iklimini cesaret, akıl ve mücadele iklimine çevirmenin mümkün olduğunu gösteriyor. Faşizmin karanlığının yarattığı korku iklimini cesaret iklimine dönüştüren işaret fişekleridir bunlar. Korku yukarıdan “zerk” ediliyor beden ve benliklerimize. Ama cesaret dışarıdan ve yukarıdan zerk edilemez; el ele, göz göze, omuz omuza mücadelede temasla bulaşır birbirimize. Cesaret, korku atmosferinin sert basıncına karşı birbirinin elini sıkı sıkıya tutmakla gelişir. Faşizmin korku rüzgârına karşı el ele barikat olmakla iradeleşir.
Öyleyse, nerede bir çoban ateşi varsa el birliğiyle orada olunmalıdır. Çoban ateşlerini büyütmek için, yeni çoban ateşlerinin kıvılcımını çakmak için, çoban ateşlerinin birbirine ulaşması, iç içe geçmesi ve ortak mücadeleyi örmesi için!
Sadece söylev siyasetiyle, “yüksek” siyasetle varılan yer bellidir; o yer bulunduğumuz yerdir. Çukurun dibinden bir ışık huzmesi göreceğiz diye gözümüzü kıstığımız yerdir. Artık yeter deyip ayağa kalkmalıyız. Bu “artık yeter” nidası, öncelikle kendi hâlimize isyanın “artık yeter” nidası olmalıdır ki silkinip kendimize gelebilelim.
Kendine gelenler olarak her birimiz, bulunduğu her yerde öz gücüyle mücadele edenlere el vermekle; giderek yaşamın ve somut mücadelenin içinde, buluşa buluşa, büyüye büyüye ortak toplumsal ve siyasal mücadele örgütlülüğü inşa edebiliriz. Ancak böyle bir yürüyüş hattıyla “Direne direne kazanacağız!” ve “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganları, “kendinden menkul” basın açıklamalarının klişe sloganı olmaktan çıkar. Ve sosyalist hareket hem faşizme karşı demokrasi ve sermaye sömürüsüne karşı özgürlük mücadelesinin öznesi, hem de Kürt ulusunun eşit ve özgür olarak barış içinde bir arada yaşama iradesinin enternasyonalist stratejik ortağı olabilir. Faşizme karşı demokrasiyi, ezen ulus tahakkümüne karşı halkların kardeşliğini ve sermaye sömürüsüne karşı özgür üreticiler toplumunu inşa edecek yolu açabilir.
