Gazetenin kapısı açıldığında, sevgili Aydın Ağabeyimin (Çubukçu) karşılamasıyla ilk gözüme çarpan şey Metin Ağabeyimin fotoğrafı oldu. Sanki zamansız bir bakışla “buradayım” diyordu. O sırada Sultan Ablamın (Özer), elinde çay bardağı, yüzünde sıcacık bir gülümsemeyle “Hoş geldiniz” dedi. İlknur Abla (Yılmaz) bilgisayar başında, haber yetiştirmenin telaşı içindeydi. İçimde bir hüzün dolaşıyordu ama onunla birlikte çok güçlü bir aidiyet duygusu da yerleşiyordu. Gazete kokusu ile çayın buğusu birbirine karışmıştı; beni karşılayan şey sadece bir işyeri değil, dayanışmayla örülmüş bir gazetecilik hafızasıydı. Ve bu hafızanın merkezinde, kaybettiğimiz Esmer Yürekli Dost vardı.
Bazı isimler vardır; yalnızca bir insanı değil, bir mesleğin onurunu, bir dönemin karanlığını ve hâlâ süren bir adalet arayışını taşır. Metin Göktepe, işte tam da böyle bir isimdir. Onu anmak, yalnızca bir gazeteciyi hatırlamak değildir. Gerçeğin peşinden gitmenin bedelini, tanıklığın ne anlama geldiğini ve bu ülkede gazeteci olmanın ne demek olduğunu yeniden düşünmektir.
Metin Ağabey, hiçbir zaman haberin öznesi olmak istemeyen gazeteci olarak bilinir. O, başkalarının hikâyesini anlatmayı seçenlerden idi. Bir cenazede, insanların acısına, öfkesine, isyanına tanıklık etmek için oradaydı; fotoğraf makinesiyle, defteriyle, gözleriyle… Ve tam da bu nedenle hedef alındı. Çünkü iktidarların en çok korktuğu şey tanıklıktır. Gerçeği kayda geçirmek, kimi zaman bir silahtan daha “tehlikeli” sayılır.
Gazetecilik çoğu zaman romantize edilir. Oysa Metin Göktepe’nin yaşamı ve ölümü bize çok açık bir hakikati gösterdi: Gazetecilik, konforlu bir masa başı işi değildir. Gazetecilik; kalabalıkların içine karışmak, tehditlerin ortasında kalmak ve yine de deklanşöre basabilmektir. “Buradaydım” demektir. “Gördüm” demektir. “Yazıyorum” demektir.
Metin Ağabey, bir haberin parçası olmayı değil, haberi kamuoyuna ulaştırmayı seçti. Bu seçim, ona hayatına mal oldu. Ama ironik olan şudur ki; onu susturmak isteyenler, aslında onu ölümsüzleştirdi. Çünkü Metin Göktepe artık yalnızca bir gazeteci değil, bu ülkede gerçeği yazmaya çalışan herkesin ortak hafızasında yaşayan bir vicdan oldu.
Bugün gazetecilikten söz ederken baskılardan, sansürden, oto-sansürden bahsediyoruz. Evet, bunların hepsi gerçek. Ama asıl mesele şu: Metin Ağabeyin öldürülmesinden onca yıl sonra bile hâlâ “gazetecilik suç değildir” demek zorunda kalıyorsak, kapanmayan bir yara var demektir. Bu yara yalnızca gazetecilerin değil, toplumun tamamının yarasıdır. Çünkü basın özgürlüğü, sadece basının değil; halkın doğru bilgiye ulaşma hakkının meselesidir.
Metin Göktepe bize gazeteciliğin yalnızca haber yazmak olmadığını öğretti. Gazetecilik aynı zamanda bir etik duruştur. Kimin yanında durduğunla, kime mikrofon uzattığınla, kimin sesini duyulur kıldığınla ilgilidir. Güçlünün değil, güçsüzün yanında durabilme cesaretidir. Görülmeyeni görünür kılma ısrarıdır.
Bir kadın olarak, bir engelli hakları savunucusu, bir gazeteci, bir hukukçu olarak Metin Ağabeyin hikâyesine baktığımda şunu çok derinden hissediyorum: Eğer bugün hâlâ yazabiliyorsak, hâlâ sorular sorabiliyorsak, hâlâ itiraz edebiliyorsak, bunda Metin Göktepe’nin ve onun gibi bedel ödeyen gazetecilerin payı çok büyüktür. Onlar bize susmamayı miras bıraktı.
Metin Ağabeyin ardından yıllar geçti. Ama adalet duygusu hâlâ eksik, hâlâ yarım. Çünkü adalet, yalnızca mahkeme salonlarında verilen kararlarla sınırlı değildir. Adalet; bir daha hiçbir gazetecinin görevini yaparken öldürülmemesidir. Adalet; hakikatin copla, işkenceyle, tehditle susturulamayacağının herkes tarafından kabul edilmesidir.
Bugün Metin Göktepe’yi anarken, aslında kendimize bir söz veriyoruz. Gerçeğin üzerini örtenlere, unutturmaya çalışanlara, “böyle gelmiş böyle gider” diyenlere karşı… Yazmaya devam edeceğiz. Sormaya devam edeceğiz. Tanıklık etmeye devam edeceğiz.
Çünkü Metin Ağabeyin bıraktığı yerden geri dönüş yok.
Onun anısı; her satırda, her fotoğrafta, her cesur soruda yaşamaya devam ediyor. Ve biz, bu ülkede gazetecilik yapmanın ne demek olduğunu unutmamak için, onu unutmamaya devam edeceğiz.
Metin Göktepe’ye ve gerçeğin bedelini hayatıyla ödeyen tüm gazetecilere saygıyla…
Esmer Yürekli Dost
İnsanın kahve lekesi gibi
esmer yürekli dostu olmalı
Duygu atlasında soluksuz yüzüp
ruhu sevgiyle dolmalı
Kırk yıl geçse de üstünden
O, hala esmer yürekli olmalı
Ve unutulmuş kentlere gittiğimizde
Bir uçurumun kenarında durup
“Ben Esmer Yürekliyim” diye bağırmalı
Zamanın hızına aldırmadan
unutulmuş kentlerde bulmalı beni
sımsıkı, dostça sarılıp bedenime
ben esmer yürekliyim demeli …
Şiir: Elif Gamze BOZO
