Bir ülkede gazeteciler ya tutuklu ya da toprağın altındaysa, orada sadece basın değil hakikat de yaralıdır.
Bugün adını andığımız her gazeteci, aslında bir mesleğin değil bir kamusal görevin temsilcisidir. Çünkü gazetecilik iktidara yakın olmak değil hakikate yakın olmaktır. Soru sormaktır. Belgeleri incelemektir. Görünmeyeni görünür kılmaktır.
Alican Uludağ gibi araştırmacı gazeteciler, kamunun bilme hakkı adına dosyaları açtıklarında, aslında yalnızca bir haber yapmazlar. Güç sahiplerinin denetlenmesi gereken bir demokraside anayasal bir işlev yerine getirirler. Bu nedenle gazeteciyi susturmak, sadece bir kişiyi susturmak değil, toplumun bilgiye erişim hakkını kısıtlamaktır.
Kaldı ki mesele yalnızca tutuklanan gazeteciler değildir.
Mesele, aynı zamanda öldürülen gazetecilerdir.
Son olarak Hakan Tosun, Nazım Daştan ve Cihan Bilgin ve adlarını burada tek tek sayamadığımız, mesleklerini icra ederken yaşamını yitiren gazeteciler… Onlar artık savunma yapamayacak. Yazı yazamayacak. Gördüklerini, bildiklerini, yaşadıklarını anlatamayacak. Ama biz anlatmak zorundayız.
Gazeteci öldürmek, gerçeği öldürmeye çalışmaktır
Bir gazeteci öldürüldüğünde yalnızca bir insanın hayatı değil toplumun hafızası hedef alınır; soru sorma cesareti hedef alınır, hakikatin izini sürme iradesi hedef alınır.
Tarih bize şunu gösteriyor: Gazeteciler susturuldukça karanlık büyür.
Karanlık büyüdükçe adalet zayıflar.
Adalet zayıfladıkça toplum yara alır.
Gazetecilerin öldürülmesi ya da tutuklanması bireysel trajediler değildir. Bunlar demokrasi göstergeleridir.
Tutuklama: Hukuki tedbir mi, caydırma aracı mı?
Ceza muhakemesi hukukunda tutuklama istisnai bir koruma tedbiridir. Kaçma riski, delilleri karartma ihtimali gibi somut gerekçeler yoksa özgürlüğün esas olması gerekir. Fakat gazeteciler söz konusu olduğunda tutuklamanın çoğu zaman “fiili cezaya” dönüştüğü görülmektedir.
Bir gazeteci, yaptığı haber nedeniyle aylarca, yıllarca özgürlüğünden mahrum bırakılıyorsa, bu yalnızca onun sorunu değildir. Bu, kamuoyunun haber alma hakkının ihlalidir.
Anayasa’nın 26. ve 28. maddeleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesi ifade ve basın özgürlüğünü açık biçimde güvence altına alır. Bu güvence; yalnızca hoşumuza giden görüşler için değil, rahatsız eden, sorgulayan, eleştiren yayınlar için de geçerlidir.
Basın özgürlüğü bir lüks değildir
Basın özgürlüğü bir lüks değildir.
Bir ayrıcalık değildir.
Bir siyasi görüşün tekelinde değildir.
Basın özgürlüğü, halkın haber alma hakkıdır.
Eğer gazeteciler korkuyorsa, aslında toplum korkuyordur.
Eğer gazeteciler yargı baskısı altındaysa, aslında demokrasi baskı altındadır.
Tutuklu gazeteciler için ses çıkarmak, bir siyasi pozisyon almak değildir. Bu, evrensel hukukun ve insan haklarının gereğini hatırlatmaktır.
Susturulan kalemler ve toplumsal vicdan
Ben bir gazeteci, bir insan hakları savunucusu ve bir kadın olarak şuna inanıyorum: Adalet, ancak şeffaflıkla mümkündür. Şeffaflık ise özgür basınla.
Engelli hakları mücadelesinde de bunu defalarca gördüm. Eğer gazeteciler yazmasaydı hak ihlalleri görünmez kalırdı. Eğer basın özgür olmasaydı kamuoyu oluşmazdı. Eğer kamuoyu oluşmasaydı hukuk harekete geçmezdi.
Gazeteciler yalnız değildir. Onların mücadelesi, aslında toplumun mücadelesidir.
Gerçek hapsedilemez
Gazeteciler tutuklanabilir.
Gazeteciler hedef gösterilebilir.
Gazeteciler öldürülebilir.
Ama gerçek hapsedilemez.
Bir kalem kırıldığında başka bir kalem yazmaya başlar.
Bir ses susturulduğunda başka bir ses yükselir.
Demokrasi, korkuyla değil cesaretle ayakta kalır.
Alican Uludağ için, Hakan Tosun için, öldürülen ve tutuklu tüm gazeteciler için söylediğimiz her söz; aslında hakikate verdiğimiz bir sözdür.
Biz hakikatin tarafındayız.
Ve onun bedelini ödeyenlerin yanında.
