HDP Onursal Başkanı Ertuğrul Kürkçü ANF’nin, İran-İsrail ve ABD arasındaki savaşın Türkiye’ye ve demokratik toplum ve barış sürecine olası etkilerini ve iç siyasetteki baskılara ilişkin sorularını yanıtladı
Kürkçü, İran ile ABD-İsrail arasındaki savaşın Türkiye iç siyasetini doğrudan etkileyeceğini vurgulayarak şunları söyledi: “İran ve ABD–İsrail arasındaki savaşın nasıl sonuçlanacağı meselesi, Türkiye iç siyasetini de doğrudan etkileyecek bir gelişmedir. Çünkü Türkiye, dolaylı olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin yanında konumlanmış durumda. Evet, Türkiye’de doğrudan, açık bir Amerikan yönlendirmesi görülmüyor; ancak Donald Trump’ın ‘Türkiye, yapmasını istemediğimiz hiçbir şeyi yapmıyor’ şeklindeki ‘veciz’ değerlendirmesi, bu dolaylı ittifakı açıkça ortaya koyuyor.
***
“İran ABD’yi geri çekilmeye zorluyor ve bunda kısmen başarılı oldu”
“Elbette dünyada kimse Türkiye’nin doğrudan Amerikan bayrağını taşımasını beklemiyor. Ancak genel çatışma hattına bakıldığında, Türkiye’nin ABD’nin bölgedeki askeri ve siyasi stratejilerine açık bir şekilde karşı duran bir pozisyonda olmadığı görülüyor. Türkiye bir NATO ülkesi ve ABD ile ilişkileri Körfez ülkeleri üzerinden de NATO’ya paralel bir şekilde yürüyor. Özellikle Katar merkezli ilişkiler Türkiye’nin bölgesel pozisyonunda belirleyicidir. ABD ise hem Suudi Arabistan hem de Katar ile ilişkilerini dengede tutma çabasında.
“Bu çerçevede, yaşanan çatışmanın ABD’nin aleyhine sonuçlanması, Türkiye’nin de bölgedeki manevra alanını daraltacaktır. Ortadoğu’daki ABD–İsrail ittifakına karşı gelişen dengeler ise İran ve müttefikleri lehine okunacaktır. Ben İran’ın ABD’yi doğrudan askeri olarak yenmeye dayalı bir strateji izlediğini düşünmüyorum. Daha çok ABD’nin bölgesel etkisini sınırlamayı, onu geri çekilmeye zorlamayı ve küresel politikadaki hareket alanını daraltmayı hedefleyen bir strateji yürüttüğü görülüyor. Şu ana kadar da bu stratejinin kısmen başarılı olduğu söylenebilir.
Hürmüz Boğazı’ndaki sonuç belirleyici olacak
“Ancak önümüzdeki süreçte ABD’nin uzun süredir kaçındığı bir adımı atma ihtimali doğdu: İran egemenliğindeki bölgelere doğrudan asker çıkarma. Bu noktadan sonra yaşanacak gelişmeler belirsiz; çünkü böyle olursa iki güç, ilk kez bu ölçekte doğrudan karşı karşıya gelmiş olacak. İran daha önce Irak ve İsrail ile çatışmalar yaşadı, ama ABD ile bu düzeyde bir doğrudan savaş tecrübesi yok. İran İslam Devrimi’nin ilk dönemlerinde yaşanan rehine krizinde ABD’nin uğradığı başarısızlığı da akılda tutmak gerekir.
“Bu nedenle İran, ABD açısından kolay bir hedef değildir. Öte yandan, ABD için olası bir yıpranma sürecinin ardından İran’ın çatışmadan daha yüksek bir kapasiteyle çıkacağı da değerlendirilebilir. Ya da ABD, belirli hedeflerine ulaştığını ilan ederek savaşı sonlandırıp geri çekilebilir. Özellikle Hürmüz Boğazı gibi stratejik bölgelerdeki gelişmeler, sürecin seyrini belirleyecektir. Bu nedenle çatışmanın ağırlıklı olarak bu hat üzerinde yoğunlaşması bekleniyor.”
Savaşın ekonomik/siyasi etkileri hükümeti daha çok baskıya sevk edecek
Bu süreçte Türkiye’nin, tıpkı Avrupa ülkeleri gibi, enerji ve ticaret zorunlulukları nedeniyle ABD ile aynı hatta kalmak durumunda kalacağına dikkat çeken Kürkçü, şöyle devam etti: “Çünkü küresel enerji akışının önemli bir kısmı bu bölgelerden geçiyor. İran’ın Türkiye’ye yönelik enerji akışını tamamen kesmemesi kısa vadeli bir denge politikası olsa da yapısal sorunu çözmüyor. Önümüzdeki dönemde savaşın şiddetlenmesi ve ardından belirli bir noktada çatışmadan dönülme sürecine girmesi muhtemel. Bu süreç, Türkiye açısından ekonomik olarak olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Özellikle petrol fiyatlarının yükselmesi, enerji maliyetlerinin artması ve buna bağlı olarak ekonomik baskılar Saray’ı zorlayacak. Bu durum, 2026–2027 döneminde Türkiye iç siyasetinde yaşanabilecek olası seçim süreçleri açısından da ciddi bir baskı ve elverişsiz bir ekonomik ortam yaratacak.”
AKP CHP’yi siyaset dışına itmek üzere baskılarını yoğunlaştıracak
“Erdoğan’ın, esasen bir seçimden kaçınma ya da rakiplerini saf dışı bıraktığı bir seçimi dayatma yönünde hareket etmeye mecbur kaldığını görüyorum” diyen Kürkçü, CHP’ye yönelik baskıların da bu durumla bağlantılı olduğunu işaret ederek şunları söyledi:
“Özellikle yargının bir araç olarak kullanılması ve CHP’ye dönük yargı sürecini yöneten kişinin Adalet Bakanı yapılması, planın açık bir göstergesi. Cumhuriyet Halk Partisi’ni, daha doğrusu Özgür Özel yönetimini, hukuk dışı uygulamalarla siyaset dışına itmeye dönük girişimler henüz sonuçlanmadı. Bu nedenle önümüzdeki süreçte CHP üzerindeki baskıların daha da artması muhtemel.
Kürt toplumunda derin bir hoşnutsuzluk var
“Aynı zamanda, Türkiye’deki muhalefet güçlerinin ortak hareket etmesini engellemek de AKP açısından stratejik bir önem taşıyor. Bu noktada, demokratik toplum ve barış süreci kapsamında somut ilerlemeler sağlanamazsa, Kürt halkının muhalefetinin de giderek daha görünür hale gelmesi beklenmelidir. Çünkü Kürt toplumunda iki temel nedene dayanan derin bir hoşnutsuzluk var.
“Birincisi, ekonomik ve siyasal krizlerin hem Türkiye’yi hem de Kürdistan’ı aynı ölçüde etkilemesi. İkincisi ise Kürt meselesinin çözümüne dair beklentilerin karşılanmamış olması. Pozitif barışa yönelik umutlar büyük ölçüde boşa çıkmıştır.
“Adadaki koşullar bakımından da yalnızca sınırlı bir temas artışı söz konusu olsa bile bunun yetersizliği apaçık ortada. Öcalan’ın yaşam ve çalışma koşullarında, talep edilen hukuki güvencelere dayalı bir iyileşme sağlanmış değil. Bunun ötesinde, Kürt dili, kültürü, yerel yönetim talepleri, kayyımlarla el konulan belediyelerin iadesi, cezaevlerindeki hasta tutuklular ve siyasi mahkûmlar -Demirtaş başta olmak üzere- gibi başlıklarda da kayda değer hiçbir ilerleme yok.”
Kürt Sorunu’nda beklentiler karşılanmadı
Kürt sorununun çözümüne ilişkin, Kürtlerin tarihsel ve güncel talepleri doğrultusunda bir gelişme yaşanmadığını belirten Kürkçü, şunlara dikkat çekti:
“Evet, meselenin daha fazla konuşulduğu bir ortam oluştu. Ancak bunca fedakarlık ve çatışmasızlık zemininin ardından bu zaten beklenen asgari düzeydi. Tarihi bir adım atılmasına rağmen, karşılığında gerçek bir ilerleme hâlâ sağlanamadı.
Müzakere ve mücadele süreçlerinin birlikte yürütülmesi kritik önemde
Öte yandan, Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelik saldırıların hiçbir meşruiyeti olmadığı açık. Bu saldırılara muhalefetin ortak bir yanıt verememesi ise ciddi bir zafiyet yaratıyor. Oysa CHP’nin kazandığı büyükşehir belediyeleri, büyük ölçüde kent uzlaşısı ve geniş tabanlı bir halk ittifakının sonucudur. Bu başarıda Kürt seçmenin ve Kürt siyasi hareketinin önemli bir payı var. Belediyelerde görev alan Kürt siyasetçilerin özellikle büyük şehirlerdeki etkisi bunu açıkça göstermektedir.
Dolayısıyla bugün yaşananlar yalnızca CHP’ye yönelik bir saldırı değil, aynı zamanda tabanda oluşmuş halk ittifakına karşı da bir müdahale. Bu nedenle bu saldırıların etkili olmasına izin verilmemelidir. Müzakere ve mücadele süreçlerinin birlikte yürütülmesi bu açıdan kritik önemdedir.”
ABD ile mesafelenme taktiksel, Ankara stratejik olarak Tahran’ın karşısında yer alıyor
Türkiye’nin bugüne kadar izlediği, doğrudan Amerikan yanlısı olmayan politikaların belirli ölçüde bölgesel çıkarlarıyla uyumlu olduğuna da değinen Kürkçü, şöyle konuştu:
“Ancak bu daha çok taktik düzeyde geçerliydi. Stratejik düzeyde gerilim arttıkça, Türkiye’nin Körfez ülkeleriyle birlikte İran karşısında konumlanmaya hazır olduğuna dair işaretler giderek belirginleşiyor. Özellikle ABD’nin bölgeye doğrudan askeri müdahalesi ve Hürmüz Boğazı üzerinden gelişecek bir çatışma durumunda, Türkiye’nin üzerindeki baskı artacak.
Bu süreçte Türkiye’ye, Amerikan üslerinin aktif hale getirilmesi gibi talepler yönelebilir ve Erdoğan hükümetinin bu taleplerden tamamen kaçınması söz konusu olamaz. Böyle bir senaryoda Türkiye, kendisini doğrudan İran’ın hedefinde bulabilir. Bu ise ülkenin güvenlik, siyaset ve ekonomi dengelerini köklü biçimde değiştirecek bir gelişme olur. İçinde bulunduğumuz konjonktür bu nedenle son derece kritik bir eşiktir.
Trump yönetimi kısa vadede Türkiye’yi de içine kattığı bu süreçten bir anda geri çekilebilir. Ancak Türkiye için ortaya çıkabilecek sonuçlar çok daha uzun vadeli ve derin etkiler yaratabilir. Türkiye, bu sürüklenişle kendisini onlarca yıl sürebilecek bir açmazın içinde bulma riskiyle karşı karşıyadır.”
‘Öcalan’ın açıklamaları hükümete yönelik bir uyarı
Öcalan’ın son açıklamalarını da değerlendiren Ertuğrul Kürkçü, şunlara dikkat çekti:
“Öcalan’ın konuşmasındaki en kritik husus, aslında demokrasi vurgusudur. Baştan beri izlediği stratejiyi, karşı karşıya kalınan bazı eksikliklere mukabil yeniden formüle ettiğini ve kendi değerlendirmeleri doğrultusunda daha da netleştirdiğini görüyorum. Çok açık bir şekilde, silahlı çatışmanın durdurulması ve farklı bir mücadele zeminine geçilmesiyle birlikte, ‘Cumhuriyetle bir sorun olmadığını’ ortaya koymuş oluyor.
“Ancak bununla birlikte vurguladığı temel nokta şu: Cumhuriyetin varlığı ancak demokrasiyle teminat altına alınabilir. Dolayısıyla bugün gündemde olan esas konu, bir demokrasi mücadelesidir ve talep de bu yöndedir. Bu vurgunun altını çizmesi önemli; çünkü bize şunu hatırlatıyor: Silahlı çatışma, mücadelenin yalnızca bir biçimiydi. O biçim geride kalmış olabilir, ancak mücadelenin amacı ve hedefi değişmiş değildir. 50 yıl önce de hedef demokrasiydi, bugün de demokrasidir.
“Ve bu yönde kayda değer bir ilerleme sağlanmadığına göre, Kürt Özgürlük Hareketi’nin yeni koşullara uygun yeni bir yönelim geliştirmesi kaçınılmazdır. Öcalan’ın açıklamalarında bu yönelim açıkça görülüyor. ‘Silahlı çatışmaya geri dönüş gibi bir perspektifin olmadığını’ ifade ederken, mücadelenin farklı araç ve yöntemlerle devam edeceğini işaret ediyor.
Aynı zamanda sürecin yalnızca müzakereyle sınırlı kalmayabileceğini; koşullara bağlı olarak yeniden bir mücadele hattına evrilebileceğini de ima ediyor. Bu nedenle Öcalan’ın açıklamalarını yalnızca kamuoyuna dönük değil, esas olarak hükümete ve Türkiye’yi yönetenlere yönelik bir uyarı olarak okumak gerekir. Bu açıklamalar, iktidara, başlatılmış olan süreci yarım bırakmama ve bu yolu sonuna kadar götürme sorumluluğunu hatırlatan bir niteliktedir.”
