İran ile ABD arasındaki müzakerelerde arabuluculuk yapan Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamad el-Busaidi, Cuma günü Washington’da verdiği röportajda şunu söylüyordu: “Barış ellerimizin içinde.” Kırk sekiz saat önce Cenevre’de biten üçüncü tur müzakereleri, Busaidi’nin “daha önce hiç ulaşılamamış” dediği bir kırılma noktası ile sonuçlanmış, İran, zenginleştirilmiş uranyum stoku biriktirmeyeceğini taahhüt etmişti. Teknisyenler Viyana’da buluşmak için takvim ayarlıyordu. Diplomasi koridorları “yapıcı” ve “olumlu” kelimelerinden geçilmiyordu.
Pek çok analistin öngördüğü şey tam da o sırada oldu. Müzakere masasını İran rejimini sıkıştırmak için kullanan, rejimin kabul edemeyeceği taleplerle masaya gelen ABD ve İsrail’in uçakları aynı saatlerde İran semalarına girdi; Donald Trump, Truth Social‘da yayımladığı videoda saldırının başladığını ilan etti. Müzakere masası devrilmemişti. Daha kötüsü olmuştu: masa, işlevini tamamladıktan sonra geride bırakılmıştı.
İsrail ve ABD’nin İran saldırısı bize bir şeyi bir kez daha çok net gösterdi: Trump dış politikasında diplomasi masası hem meşruiyet zemini üretmek hem de karşı tarafı son ana kadar hareketsiz tutmak için kuruluyor; müzakereler, karşı tarafı son ana kadar beklemeye zorlayan, bölgesel ve uluslararası kamuoyunu hazırlayan, askeri hamlenin meşruiyet zeminini önceden döşeyen bir ara istasyon işlevi görüyordu.
Saldırının anatomisi
Bu saldırıyı yalnızca vurulan hedeflerin teknik dökümü gibi okumak eksik kalır. Karşımızda basit bir askeri hedef listesi değil, birbirine eklemlenmiş üç katmanlı bir müdahale var. İlk katmanda doğrudan askeri kapasite hedef alınıyor. Nükleer tesisler, balistik füze altyapısı, deniz unsurları ve komuta zincirini ayakta tutan kritik düğüm noktaları. Ama mesele yalnızca bunların imhası değil. Amaç, İran’ın savaşma kapasitesini azaltmak kadar, yeniden toparlanma kapasitesini de felce uğratmak.
İkinci düzlemde hedef, rejimin yalnızca güvenlik aygıtı değil, siyasal omurgası. Hamaney’in çevresi, hükümet kompleksi ve Devrim Muhafızları’nın üst kademesi bu yüzden kritik. Bunlar yalnızca karar alan isimler değil, rejimin sürekliliğini, emir komuta zincirini ve iç dengeyi taşıyan figürler, yani öldürülmeleri teknik bir kayıp değil, varoluşsal bir sarsıntı. Şu ana kadar teyit edilen kayıplar rejimin ağır topları olan Savunma Bakanı Amir Nasirzadeh ve Devrim Muhafızları komutanı Mohammad Pakpour. Hamaney’in akıbeti ise belirsizliğini koruyor. Dışişleri Bakanı Araghchi “bildiği kadarıyla” hayatta olduğunu söyledi; İsrail kanalları ise vurulduğunu öne sürüyor.
Üçüncü düzlem ise sembolik ve psikolojik. Trump’ın doğrudan Devrim Muhafızları’na seslenip silah bırakanlara dokunulmazlık, direnmeye devam edenlere ölüm vadetmesi, saldırının yalnızca imha etmeyi değil, rejimi çözmeyi amaçladığını gösteriyor. Burada hedef yalnızca rejimin iç bağlılığı, emir komuta sadakati ve korku dengesi. Netanyahu’nun İran halkını “tiranın boyunduruğunu atmaya” çağırması da aynı stratejinin parçası. Amaç yalnızca vurmak değil, rejimin içindeki hesapları değiştirmek ve işbirliğine açık bir grupla pazarlık etmek.
Bu formülün Trump açısından bir iç siyasi mantığı var. Ocak 2026’daki Venezüella operasyonundan bu yana Trump çevresinin askeri müdahaleler için kullandığı dil aynı: Trump’tan önceki başkanların yaptığı gibi sonsuz savaşlardan değil, ‘cerrahi müdahale’den yanalar.
İran rejimi ne yapacak?
Elbette Trump’ın evdeki hesabı İran’ın hamleleri ile çarşıda bozulabilir.
İlk aşamada rejimin savaşı tırmandırması neredeyse kaçınılmaz görünüyor. Zaten ilk saatlerde İran İsrail’e balistik füze saldırıları başlattı, aynı anda Körfez’de ABD askeri varlığının bulunduğu ülkelere atış yaptı ve Hürmüz Boğazı’nda gemilere geçişe izin verilmeyeceği yönünde uyarılar yayıldı. İran 2025’teki 12 günlük savaşta fırlatıcılarının yaklaşık üçte ikisini kaybetse de hâlâ Ortadoğu’nun en büyük balistik füze stokuna sahip. Böyle anlarda rejimler önce ne kadar hasar aldıklarını değil, hâlâ ayakta olduklarını göstermek ister. İlk cevap bu yüzden daha fazla füze ve daha fazla tırmanma olacak.
Asıl yanıt ise ilk misilleme dalgası geçtikten sonra netleşecek. Rejimin önünde iki yol var. Birinci yol, dış saldırıyı içeride milliyetçi bir tahkimata çevirmeye çalışmak. İran yönetimi bunu geçmişte de yaptı. Tahran dış tehdit anlarında Saddam Hüseyin’in Irak’ına karşı verilen savaşın hafızasını yeniden dolaşıma sokarak ya da ABD ve İsrail’e karşı direniş ekseni kurarak toplumsal dayanışma üretebiliyordu.
Bugünün İran’ı ise artık daha kırılgan. Ülke son aylarda İran Devrimi’nden bu yana en ağır iç direnişlerden birini yaşadı. Güvenlik güçlerinin kanla bastırdığı protestolarda binlerce kişi öldü. Bu gösterilerde “Ne Gazze ne Lübnan, canım İran’a feda” sloganı öne çıkıyor ve bu slogan toplumun yalnızca ekonomik sıkıntıya değil, rejimin bölgesel öncelikleri ile kendi gündelik hayatı arasındaki kopuşa dönük bir itirazı ifade ettiğini gösteriyordu. Bu nedenle “savaş milliyetçiliği” belki rejime zaman kazandırabilir. Ama otomatik bir toplumsal kenetlenme üretmesi artık garanti değil.
İkinci yol, rejim içi manevra arayışı ve ABD ile uzlaşma. Bu ihtimal özellikle rejimin hareket alanını daraltan Hamaney öldürülürse artabilir. Zira rejim sadece toplumsal tabanda değil elitler düzeyinde de bir meşruiyet aşınması ve artan kaygıyla karşı karşıya. Ama burada da dikkatli olmak gerekiyor, zira kaygı ile kopuş aynı şey değil. Reuters’ın haberine göre CIA’in saldırı öncesi değerlendirmesi, Hamaney öldürülse bile yerini büyük ihtimalle daha sert Devrim Muhafızları unsurlarının alacağı yönünde. Yani Hamaney’in ölümü otomatik olarak uzlaşma anlamına gelmeyecek.
Orta vadede en belirleyici olan rejimin iç bütünlüğü değil, savaşın uzayıp uzamaması olacak. Bu noktada Tahran da Trump’ın sınırlarını görüyor. Trump hızlı, sınırlı ve yüksek etkili askeri hamleleri siyasi olarak taşıyabilir, ama uzayan bir savaş ve özellikle kara gücü ihtimali kendi tabanında ciddi maliyet üretebilir. Bu yüzden İran rejimi Washington’ın vurabileceğini, ama kolayca işgal edemeyeceğini ve saldırının uzun süremeyeceğini de hesaplıyor. Hesabını düşmanının zaman sınırı üzerinden kuran rejim daha sert kapanabilir.
Washington’ın en zayıf halkası
Washington’ın bir diğer zayıf halkası ise saldırı sonrası siyasetin kim tarafından ve hangi meşruiyetle taşınacağı sorusu. Trump’ın İranlılara “hükümetinizi elinize alın” çağrısı, bir geçiş planından çok dışarıdan sahne kurma arzusunu yansıtıyor. Ama bu çağrının dayanacağı hazır bir siyasi özne yok. İran muhalefeti parçalı, ideolojik olarak bölünmüş ve ülke içinde örgütlü varlığı sınırlı. Rıza Pahlavi görünür bir figür olsa da İran içinde bir karşılığı yok. Nitekim son protesto görüntüleri, “Ne Şah ne molla” çizgisinin hâlâ güçlü olduğunu gösteriyor. Washington bu dağınık alan içinden bir aktörü öne çıkarmaya kalktığında, o ismin içerideki meşruiyet sorunu daha da büyüyebilir.
Bu yüzden asıl açık, savaşı başlatmak ile sonrasını yönetmek arasındaki boşlukta ortaya çıkıyor. Dış müdahalelerin tarihi bunu defalarca gösterdi. Afganistan’da rejim haftalar içinde çöktü, ama yerine kurulan düzen yirmi yıl boyunca dış desteğe bağımlı kaldı ve ilk büyük sarsıntıda dağıldı. Irak’ta Saddam devrildi, ama devletin çözülmesi mezhepsel ve milis temelli yeni bir parçalanma üretti. Libya’da Kaddafi sonrası boşluk, hızlı zaferin nasıl uzun bir otorite krizine dönüşebileceğinin en çıplak örneklerinden biri oldu.
İran bu örneklerin hiçbirine tam olarak benzemiyor. Daha büyük, daha kurumsal, daha kentli ve çok daha ağır bölgesel sonuçlar üretebilecek bir ülkeden söz ediyoruz. Sorun da burada başlıyor: Washington askeri baskıyla bir kırılma yaratabilir, ama o kırılmanın içinden çıkacak siyasi düzeni taşıyacak meşru bir ortak, birleşik bir muhalefet ya da hazır bir geçiş çerçevesi yok. Bu yüzden en büyük risk, saldırının başarısız olması değil. Askeri olarak etkili olan bir operasyonun, siyasi olarak yönetilemeyen bir boşluk üretmesi.
İsrail merkezli bir Ortadoğu mümkün mü?
Son olarak bu saldırının en geniş stratejik hedefinin, yalnızca İran’ın askeri kapasitesini zayıflatmak değil, İsrail’i bölgesel düzenin merkezine yerleştiren yeni bir Ortadoğu mimarisini tamamlamak olduğunu söylemek lazım. Bu projenin ilk büyük eşiği 2020’de İbrahim Antlaşmaları ile geçildi. BAE ve Bahreyn, ardından Fas ve Sudan, Filistin meselesi çözülmeden İsrail’le normalleşti. Böylece Arap-İsrail yakınlaşması, Filistin dosyasından çıkarılıp, İran karşıtı güvenlik mimarisinin parçasına dönüştürüldü.
İkinci aşama, 7 Ekim sonrasında İran’ın askeri-siyasi nüfuzunun doğrudan azaltılmasıydı. 2024 sonundan itibaren İran’ın bölgesel dayanakları sistemli biçimde zayıfladı. Esad’ın devrilmesi İran’ın Suriye’de kurduğu nüfuz ağını parçaladı. 2025 ortasında Hamas ve Hizbullah büyük ölçüde zayıflatılmış, İran’ın “direniş ekseni” ciddi darbe almıştı.
Üçüncü aşama ise savaş sonrası siyasal-ekonomik düzenin kurulması çabasıydı. Burada da hedef, İsrail’in bölgesel meşruiyetini askeri üstünlükle değil, yönetim ve yeniden inşa mekanizmalarıyla kalıcılaştırmaktı. Trump’ın “Board of Peace/Barış Kurulu” girişimi ve Gazze’nin yeniden inşası için kurulan düzenek, ABD, BAE, Mısır ve İsrail denetimi altında yeni bir çerçeve üretmeye çalışıyordu.
Bugünkü saldırı bu projenin son halkası: amaç artık çevre aktörleri değil, merkezi vurmak. Temmuz 2025’teki 12 günlük savaş ve bu operasyon, aynı daha büyük hesabın parçası: İran’ın caydırıcılığını kırmak, rejimini yıkmak ya da ağır darbe vurmak, vekil ağını tamamen budamak, İsrail’i güvenlikten ticarete kadar bölgenin vazgeçilmez merkezi hâline getirmek.
Kısa vadede tabloya bakıldığında Körfez’in ilk refleksi bu projeyi destekliyor gibi görünüyor. Körfez hükümetleri İran’ın karşı saldırısını kınıyor, ABD-İsrail operasyonunu değil. Suudi Arabistan, İran’ın Riyad ve doğu bölgesine yönelik saldırılarının “hiçbir gerekçeyle meşrulaştırılamayacağını” vurguladı. Asıl test ise bölge ülkelerinin ABD operasyonları için hava sahalarını açıp açmayacağı olacak.
Ama bütün bunlara rağmen “İsrail merkezli bölgesel mimari” hâlâ belirsiz bir proje. Güvenlik anlaşmalarının ötesinde, meşruiyet, siyaset ve kimlik sorunlarını kapsayan bir düzen için bölge yönetimlerinin yalnızca İsrail ile değil, kendi kamuoylarıyla da bir zemin kurması gerekiyor. Bugün Dubai’de sığınak arayan, Palm Jumeirah’ın üzerinde patlayan füze parçalarını izleyen insanlar, bölgesel normalleşmenin bu bedeli ödemesi gerekip gerekmediğini sorgulamaya başlıyor. İsrail merkezli mimari ancak İsrail’in bölgede meşruiyet zemini olan bir aktör olarak algılandığı koşullarda inşa edilebilir; ve o zemin kurulmaya çalışıldığı anda aşınıyor. İran’a saldırı bu algıyı güçlendirmiyor, tam tersine saldırganlık çerçevesini derinleştiriyor.
* * *
İran’a yönelik ABD ve İsrail saldırısı ani bir savaş değil. Haftalar boyunca adım adım kurulmuş bir krizin son perdesi. İşaretler açıktı, niyet görünürdü, zemin sistemli biçimde hazırlandı. Ama bir savaşın öngörülebilir olması, sonucunun yönetilebilir olduğu anlamına gelmez. Savaş başladıktan sonra hesaplar dağılır. Aktörler kendi planlarının tutsağı olur. Beklenmeyen ittifaklar doğar, eski dengeler çöker, sahaya çıkan toplumlar dışarıdan yazılmış senaryoları bozabilir. İran halkı da Washington’ın biçtiği rolü oynamak yerine kendi siyasal anını yaratabilir.
Bilinen şu: Ortadoğu değişti. Bilinmeyen ise şu: Neye doğru?
